Irak savaşı özelleştiriliyor mu?

Irak savaşı özelleştiriliyor mu?

0
PAYLAŞ

İster günlük yaşam içinden, ister politik  ya da askeri perspektiften bakılsın Irak’ın içinde bulunduğu toplumsal, kültürel ve tarihsel yıkım artık herkes için inkar edilemez bir gerçeklik yansıtıyor.

Bush ve Irak’taki Amerikalı güçlerin komutanı general David Petraeus’un son raporunda,  “işler iyiye gidiyor” safsatasına inananların sayısı çok olmasa da, son haftalarda yaygınlaşan Irak’tan çekilme söylemleri, giderek artan bir oranda ABD ve Britanya işgal ordularının, hemen olmasa da yakın bir tarihte Irak’tan geri çekilecekleri konusunda ciddi bir beklenti yarattı.

Britanya ordusunun ciddi sayıda askerini geri çektiği ve Basra’da sadece hava alanında konuşlandığı doğru. Peki, Britanya’nın özellikle de ABD’nin Irak’ın işgaliyle önüne koyduğu hedeflere ulaşmadan bu topraklardan çekilmesi gerçekten mümkün mü?

Altı aylık politikaların bile artık “uzun  vadeli” olarak tanımlandığı ABD dış politikasında her an sürprizler yaşanabilir ancak, ABD’nin Irak’taki enerji kaynaklarını güvence altına almadan ve İsrail’in güvenliğini sağlamadan  Irak’tan çıkması imkansız görülüyor.  ABD’nin askeri güç kullanmadan bu hedeflerine ulaşma olasılığı da hayal gibi görüldüğüne göre ABD ve Britanya bu sorunu nasıl çözecek?

Son aylarda asker ve politikacılar arasındaki ilişkilere baktığımızda II. Dünya Savaşından beri ABD’de belki de ilk defa askerlerin politikacılara göre çok daha sağduyulu ve “barışçı” bir konumda olduğu görülüyor. Bu durum Britanya’da daha da belirgin. Britanya eski genel kurmay başkanı Mike Jackson geçen ay yayımlanan biyografisinde ABD’nin ‘terörle savaş’ politikasını, Irak’ta izlediği askeri ve politik stratejilerini yerden yere vurdu. ABD eski savunma bakanı Rumsfeld’i “zihnen iflas etmiş” biri olarak değerlendirdi. Şu andaki genel kurmay başkanı Richard Dannatt ise, daha da ileri giderek daha görevdeyken, Britanya ordusunun Irak’taki varlığının, güvenliği sağlayacağına tersine, şiddeti artırdığını açıkladı. Basra sarayından geri çekilmelerinin, bırakın Irak halkının can güvenliğini, kendi güvenliklerini sağlayamadıkları için zaten kaçınılmaz olduğunu söyledi. Mehdi Ordusu tarafından her gün saldırıya uğrayan Britanyalı  askerlerin Basra çevresindeki konuşlanmasını da, “Kovboy-kızılderili” oyununa benzetti.

Zaten Britanya güçlerinin, sarayı terkedip hava alanına sağ salim geri çekilmeleri de ancak Mehdi ordusuyla yapılan anlaşmayla mümkün olmuştu. Britanya, tutuklu bulunan üst düzeyde milis üyelerini serbest bırakarak, askerler sarayı terkederken Mehdi ordusundan gelecek saldırılar önlenmişti. Tabii, askerlerin güvenliğinden daha önemli bir konu daha vardı: O da, saraydan çekilirken basının fotoğraf çekmesiydi.

Amerikan halkının bilinçlerine kazınan ve hala yenilginin bir sembolü olan, Vietnam’daki Amerikan elçiliğinin çatısından havalanan son Amerikan helikopterinin ve panik içindeki  Amerikalı askerlerin görüntülerine benzer bir imgenin dünya basınına yayılmaması için her çabayı gösterdiler. Bu amaçla savunma bakanlığı, milliyetçi ve bağnaz tabloid ‘Sun’ gazetesiyle bir anlaşma yaptı. Sun gazetesinin savaş muharibi Tom Newton Dunn Basra’dan geri çekiliş sırasında orada bulunan tek Britanyalı gazeteciydi. Ertesi günkü Sun gazetesinin başlıkları böylece garanti altına alınmış oldu: “Görev başarıldı”, “Basra Aslanları”.

***

Askerlerin politikacıların önlerine koydukları hedefleri yerine getirmede giderek gönülsüz davranmaları, savaşa harcanan paraların inanılmaz boyutlara gelmesi, halkın her gün yükselen ölü sayısından ve savaştan bıkkınlığı, binlerce kilometre uzaktaki ülkelerde süren savaşlarla kendi günlük yaşamı arasında bağlantılar kurmakta zorlanmaları, buna bağlı olarak tepkilerin artması nedeniyle ABD, 21. yüzyılda belirlediği ‘önleyici saldırı’ stratejini hayata geçirmekte gittikçe daha fazla zorlanıyor.

ABD ve Britanya’nın bu sorunu nasıl çözmeğe başladığı konusundaki belirtiler  aslında son üç yıldır hissedilmeye başlanmış, basında ve bazı internet haber kaynaklarında ipuçları belirmişti. (Bunlar arasında www.theSpyWhoBilledMe.com sitesi ciddi bir kaynak olarak görülüyor)

2004 Mart ayında Felluca’da öldürüldükten sonra, yakılıp parçalanarak köprüye asılan dört Amerikalı, işgal ordularının daha sonra bu şehirde yaptıkları katliamı tetikleyen olaydı. Ancak bu dört Amerikalı resmen Amerikan ordusunda asker değildi. Basında “sivil kontraktör” (‘Mercenary’, yani ‘paralı asker’ tanımından kaçınmak ve sözde sivil görevlerine vurgu yapmak amacıyla ‘contractor’ sözcüğünü kullanıyorlar,) olarak tanıtıldı. Bu paralı askerler Irak’ta görev yapan Amerikan Blackwater şirketinin “çalışanları”ydı.  Ancak bu olaydan sonra Irak’ta resmi askerler dışında, işgal ordularına yardım eden özel şirketlere bağlı silahlı milislerin de var olduğu dikkat çekmişti.

PARALI ASKERLER VE SAVAŞIN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

Yakın tarihte yaşanan savaşlarda sivil şirketlerin orduların bazı ihtiyaçlarını karşıladıkları bir sır değil elbette. Hatta ilk Körfez savaşında da özel şirketler bazı görevler almıştı. Ancak, bu defa durum biraz farklıydı. Özel şirketler artık sadece lojistik destek sağlamıyor, cephane ve yiyecek konvoylarının, Irak’taki Amerikalı politik liderlerin, hatta generallerin güvenliğini sağlıyor, tank, Apache helikopterleri, B-2 uçakları gibi ağır silahların teknik bakımını üstleniyor, direnişçilerle savaşıyor, yakalananları sorguluyor, resmi askerlerin çok tehlikeli olduğu için gitmek istemediği yerlerde operasyonlar düzenliyor, bazen resmi askerlerin başında kumandanlık bile yapıyordu.

Guardian gazetesi (20 Mayıs 2006) Irak’ta ABD ordusundan sonra en büyük “ordu”nun bir kumandanıyla bir görüşme yaptığında şüphesiz Tim Spicer’ı henüz kimse tanımıyordu. Eski SAS komandosu, Falkland savaşında binbaşı ve birinci Körfez savaşında ‘Çöl Fırtınası’ operasyonunu planlayanlar arasında bulunan Spicer, 1996 yılında ordudan ayrıldıktan sonra, 2002 yılında, şimdi İngiltere’nin en büyük güvenlik şirketi olan –Irak savaşı sayesinde-  ‘Aegis’i kurar. Aegis, Irak’ta güvenlik, askeri eğitim ve yeniden inşa alanlarında Pentagon’la 300 milyon dolarlık bir kontrat imzalayınca Irak’ta konuşlanan 20 bin paralı ‘Aegis’ askerinin hem patronu hem de komutanı olur.

Aslında geriye doğru baktığımızda, 11 Eylül sonrası dünyasında güvenlik şirketlerinin sayısında bir patlama yaşandığını görüyoruz. Irak’ta bugün ABD hükümetine bağlı 630 şirketin yüzden fazla ülkeden toparlanmış paralı asker ‘resmi ordu’nun yemeğini pişirmekten generalleri korumaya kadar çeşitli görevleri yapıyor. ABD hükümetinin geçen yıl yayınladığı kendi raporu bu şirketlerin 48 bin “çalışanı” olduğu açıklamasına rağmen,  toplam çalışanların 118 binle, 180 bin arasında olduğu tahmin ediliyor. Yani sayıları neredeyse 160 binlik ABD  ordusundan daha fazla. (01.08.07-Guardian) ‘Terörle savaş’ politikalarının hayata geçirilmesinden sonra milyarlarca doların akıtıldığı bu şirketler arasında en büyükleri Balackwater, (Beyaz Saraya en yakını.) DynCorp ve Triple Canopy.

Bush ve şürekasına yakınlığı needeniyle “Cumhuriyet Muhafızları” (Saddam’ın ordusundan esinlenmeleri de ilginç) olarak bilinen ve 10 yıl önce küçük bir güvenlik şirketi olan Blackwater 2004 yılında aldığı Irak’taki diplomatları koruma göreviyle Bush hükümetiyle 750 milyon dolarlık kontrat imzalar.  Katrina fırtınası New Orleans’a vurduğunda Bush hükümeti, acil operasyonları korumak amacıyla yine aynı şirketi kiralar. Bugün artık Kuzey Carolina’da 7 bin dönüm arazi üzerinde yarı bağımsız bir devlet gibi çalışan Blackwater’ın 9 ülkede konuşlanmış askerleri bulunuyor. Her an görevi yerine getirmeye –önleyici darbeyi vurmaya- hazır 21 bin asker, 20 uçak, helikopter ve gemileriyle dünyanın en büyük özel ordusu Blackwater. Bu “prensliğin” kurucusu, Amerikan ordusunda eski özel timlerde asker olan ve Bush’a seçimlerde büyük bir bağış yapan Erik Prince. General ve askerlerden oluşan yönetim kurulu üyeleri arasında ise, CIA eski anti-terör bölümü başkanı J Cofer Black, yine CIA eski başkan yardımcısı Robert Richer’da var.

General David Petreaus bile bir konuşmasında bazen bu paralı askerler tarafından  korunduğunu söylüyor. Şirket öylesine büyür ki, CIA’dan bağımsız kendi özel istihbarat servisini de kurar. ABD hazinesinden bu güvenlik şirketlerine akan paranın miktarı konusunda bir bilgi bulmak elbette imkansız, ancak Amerikan Kongresinin rakamlarına göre, sadece Irak’ta bugüne kadar en az 6 milyar dolar harcanmış.

Bush hükümetinin ‘terörle savaş’ stratejinde paralı askerlerin rolü giderek artıyor. Üstelik bu rolleri dış politikayla da sınırlı değil. Görüldüğü kadarıyla ABD içinde de New Orleans örneğindeki gibi, güvenlik bu şirketlerin eline bırakılıyor. Naomi Klein’ın bildirdiğine göre, 2001 yılında Washington’da 2 güvenlik şirketi varken 2006’da sayıları 543’e çıkmış. Bunu da, 11 Eylül’den sonra Bush’un kurduğu ‘Yurt Güvenliği Bakanlığı’na borçlular. 2001 ve 2006 yılları arasında kamu hazinesinden bu bakanlığa 130 milyar dolar aktarılmış. Yani Şili ve Çek Cumhuriyetlerinin brüt milli hasılasından daha fazla bir miktar “güvenliğe” harcanmış.

Bu tabloya bakınca, paralı askerlerin resmi orduya göre daha ucuz olmadığı kesin. O zaman da akla,  neden Bush hükümeti böyle bir çözümü yeğliyor sorusu geliyor.

Bu bağlamda yanıt, pratik olmasından çok politik gibi görünüyor. Her şeyden önce, Iraklılar gibi, paralı askerler de “resmen” sayılmıyor. Yani öldürüldüklerinde ya da rehin alındıklarında basın ve kamu oyu onlarla ilgilenmiyor. Böylelikle resmi ölü sayısında bir fark yaratmıyorlar. Şimdiye kadar 1000’e yakın kontraktör öldürülmüş ve 13 bini yaralanmış olmasını eğer ilk defa buradan okuyorsanız bu nedenledir.

Yüksek rütbelilerin hepsinin Amerikalı ve İngiliz olduğu, örneğin Blackwater şirketinde çok sayıda ABD vatandaşı olmayan askerlerin de bulunduğu biliniyor. Yukarıda verdiğim kaynaklardan birine göre de, Dünyanın her yerinden toparlanmış asker eskileri içinde, Pinochet döneminde “pişmiş” yüzlerce asker de var.

Kontraktörler yani paralı askerler, özünde resmi asker olmadıkları için savaş halinde işlenen suçlardan sorumlu da tutulamıyorlar. Görev yaptıkları Irak’ta işgalin ilk yılında Irak valisi olan Paul Bremer’in çıkardığı yasa dolayısıyla orada yargılanamıyorlar. ABD’de ise, ülke dışında çalışan bazı kontraktörleri bağlayan yasalar olmasına rağmen ve şimdiye kadar paralı askerler aleyhinde çok sayıda suç duyurusu da olmasına rağmen şimdiye kadar sadece iki asker, o da, birbirini bıçaklamak ve Ebu Garip Cezaevinde görev yaparken bilgisayarında çocuk pornografisi bulundurmaktan yargılanmış. Bir anlamda resmi emir komuta zinciri içinde yer almamaları, istedikleri zaman işten ayrılabilmeleri onlara bir tür dokunulmazlık veriyor.

‘Önleyici-savaşlar’ politikası, zaten yüzü aşkın ülkede üs ya da askeri bulunan ABD ordusunu daha fazla asker bulmak konusunda iyice çaresiz bıraktı. Örneğin, ABD ordusu birinci Körfez savaşına göre yüzde 35 küçülmüş. Britanya ordusu ise, Napolyon’la yapılan savaşlardan beri en az asker sayısına sahip. Ortaya çıkan bu boşluğu da paralı askerler dolduruyor.

Direnişin ve mezhepler arası çatışmaların önleneceği retoriklerine rağmen müttefik ordularının Irak’ta son dönemde,  ‘Yeşil bölge’ olarak adlandırılan, Saddam’ın sarayının bulunduğu bölge, hava alanı ve bazı yöreler dışında, etkisi hissedilecek bir varlığı da kalmadığı yapılan araştırmalardan açık olarak görülüyor. Bu bağlamda, Irak’taki işgalin, “hayalet” bir ordunun, yani paralı askerlerin eline bırakılması, işgal güçleriyle Irak arenasında yapılanlar arasında politik bir mesafe de yaratıyor. Böylelikle, direkt sorumluluk ‘resmi’ ordunun üzerinden kaldırılmış oluyor.

En önemlisi de, kamu oyuna karşı, gerçekte savaşı özelleştirirken işgal ordularının yavaş yavaş geri çekildiği görüntüsü vermeleri. Tony Blair başbakanlıktan çekilmeden kısa bir süre önce Basra’dan 1600 askeri geri çekmek istediğini açıklamıştı. Arkasından da, hükümet bu boşluğu özel güvenlik şirketleriyle dolduracağını ekledi. Ama nedense, açıklamanın sadece birinci bölümü basında birinci sayfaları kapladı.

Ön-alıcı savaş doktrini temelinde yürütülen savaşların özelleştirme operasyonu sadece Irak’a da özgü değil. Bu güvenlik şirketlerinin Latin Amerika, Afrika yani ABD’nin çıkarları olan her bölgede konuşlandıklarını görüyoruz. DynCorp, ‘uyuşturucuyla savaş’ kisvesi altında Kolombiya, Bolivya ve diğer Latin Amerika ülkelerinde operasyonlarını sürdürüyor. DynCorp masraflarını da, ABD’nin Kolombiya’ya verdiği askeri yardımlardan karşılıyor. 630 milyon dolarlık askeri yardımın yarısı bu güvenlik şirketine aktarılıyor; yani ABD bir elinle verip diğeriyle alıyor.

Afrika’da ise, Somali, Kongo, ve Sudan’da süren mezhep savaşlarında sahnede yine Amerikan güvenlik şirketleri var. Bu defa, Birleşmiş Milletlerin bu ülkelerin güvenliği ve kalkınması için ayırdığı paraya göz dikmişler.

Kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi kapitalist sistemin neredeyse sezgisel olarak yerine getirdiği bir durumdur. Ancak ABD’nin bu konuda önünde bir sınır yok gibi. New Orleans’da konuşlanan paralı askerleri yukarıda bahsetmiştim. Şimdi de, ABD’nin sınır kontrollerinin bu şirketlere verilmesi gündeme geldi. Görünen odur ki, devletin küçük büyük her türlü kurumunu özelleştirme planları hızla hayata geçiriyorlar. Burada da bitmiyor; bu modeli, yani özelleştirilmiş devlet modelini, işgal ettikleri ya da etkisi altındaki ülkelere de dayatmaya çalışıyorlar.


* Bu yazıyı bitirirken basın, Blackwater’a bağlı paralı askerlerin 11 sivili öldürdükleri ve 13’ünü de yaraladıkları haberini geçti. Görgü tanıklarının ifadelerinden yola çıkarak haberi veren Independent’e göre, paralı askerler saldırıya uğradıklarını düşünerek  güvenliğini aldığı konvoya ait arabalardan inip ayrımcılık yapmadan halkın üzerine ateş açtı. Bunun üzerine Irak İçişleri Bakanı ve bizzat başbakan Maliki, güvenlik şirketi Blackwater’ın bu tür eylemlerine artık müsade etmeyeceklerini ve sözleşmesini iptal edeceklerini açıkladı.

Ancak Blackwater’ın Irak hükümetiyle arasında bir sözleşmesi olup olmadığı bile belli değil. Diyer bir deyişle, zaten hiç bir zaman Irak hükümetine hesap vermemişler. Bu olay, Irak hükümetinin “bağımsızlığı” ve ABD’nin Irak’taki savaşı özelleştirme planları konusunda önümüzdeki günlerde ilginç gelişmeler sunacağı kesin.

 

BİR CEVAP BIRAK

8 + 4 =