İran’ın öteki yüzü (II)

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Bu topraklarda daha bir çok Şems-i Tebrizi, bir çok Abdal Musa var. Yeter ki biz Anadolu’dan yine Mevlana’lar, Hacı Bektaşi Veli’ler Ahi Evran’lar çıkarabilelim.

Erdebillilerin deyimiyle ‘konakları’ olduğumuz ailenin evinden ayrılıp İran’ın en büyük üçüncü kenti olan Tebriz’e doğru yola çıkıyoruz. Tebriz İran tarihinde ilklere sahne olmuş, ülkeyi yöneten bir çok hanedanın başkenti olmuş bir kent. Karakoyunlular, Akkoyunlular ve Safeviler Tebriz’i başkent olarak seçmiş. Tebriz’de ilk durağımız Azerbaycan Müzesi. Neolitik çağdan buyana bölgenin tarihsel serüveninin ürünleri olan eserlerin sergilendiği müze oldukça etkileyici bir içeriğe sahip. Kadim İran kültürünün yanında Türklerin bölgedeki son bin yıllık öyküsü de Tebriz Azerbaycan Müzesi’nde sergilenen eserlerin arasında yer alıyor. Selçuklu, Karakoyunlu, Akkoyunlu, Avşar ve Kaçar hanedanları dönemlerinden kalma pek çok seramik, sikke ve arkeolojik malzemenin arasında Karakoyunlu döneminden kalma koyun başlı mezar taşları bu toprakların bin yıllık özetini yansıtıyor.

TEBRİZ’DE BİR KARAKOYUNLU MİRASI: GÖY MESCİD

Müzenin hemen yanı başında bulunan ve Tebriz’in simge yapılarından biri olan Göy Mescid (Gök Camii) de tıpkı mezar taşları gibi Karakoyunlu Devleti döneminden kalma önemli bir yapı. Bugün Anadolu’da yalnızca bir boy adı olarak anılan Karakoyunlular, İlhanlılar döneminde bugünkü Kuzey Irak ile Nahcıvan arasındaki bölgeye yerleşen Türkmen gruplarından oluşuyordu. İçlerinde Yazır, Döğer, Yıva, Avşar gibi Oğuz boylarını barındıran Karakoyunlular, Moğol İmparatorluğu’nun dağılmasıyla Doğu Anadolu’dan başlayarak örgütlendiler ve başkenti Tebriz olan Karakoyunlu Devletini kurdular. 1380-1469 arasında Doğu Anadolu, İran, Güney Kafkasya, Azerbaycan ve Kuzey Irak’a hakim olan Karakoyunlular’ın Bayram Hoca, Kara Yusuf ve Tebriz’deki Gök Mescid’in de banisi olan Cihan Şah gibi önderleri hüküm sürdükleri bölgelerde çok sayıda mimari eser yaptırmış.

İRAN’DA CAMİLER YALNIZCA İBADET MEKANI DEĞİL

O eserlerden biri olan Gök Mescid 1465-66 yılları arasında inşa edilmiş anıtsal bir yapı. Selçuklu dönemi mimarisinin izlerini taşıyan ve mimarının Muhammed et-Bewâb olduğu belirtilen yapının inşasında tamamen tuğla kullanılmış. Yapıldığı dönemden sonra birçok savaşlar gören, taht kavgalarının ortasında kalan Gök Mescid bölgeyi ziyaret eden Oryantalist seyyahların da ilgi odağı olmuş. 19. Yüzyıl seyyahlarının gravürlerinde harabe haliyle çizilen yapı, 1920’lerden itibaren çeşitli onarımlar görerek bugüne ulaşmış. Etkileyici tuğla işçiliğinin her köşesine sindiği geniş avlusu, geçmişin görkemini yansıtan çinili giriş kapısı ve büyüleyici iç mekânıyla günün her saati ziyaretçilerini ağırlayan Gök Mescid, bütün İran’da olduğu gibi yalnızca ibadet için gelenleri değil, bunaltıcı sıcaklarda kısa bir dinlenme molası vermek isteyenleri de konuk ediyor.

ANADOLU’YA VE İRAN’A DAĞILAN KARAKOYUNLULAR

Bir başka Türkmen devleti olan Akkoyunlular tarafından yıkılan Karakoyunlu devletinin bekası olan halk bugün Anadolu’nun yanısıra İran, Azerbaycan, Kuzey Irak ve Suriye’de varlığını sürdürüyor. Iğdır’ın Karakoyunlu ilçesi adını bu devletten alırken Erzincan, Van, Antalya, Burdur, Isparta gibi bir çok kentte Karakoyunlu birliği içerisinde yeralan boyların kurduğu köyler varlığını sürdürür. Antalya’nın kilimleriyle ünlü Kovanlık köyü, Serik’in Deniztepesi köyü Karakoyunlu Türkmenlerinin bugün de yaşadığı köylerdir.

HER AÇILIŞ MEHTER MARŞINA BOĞULMADAN…

Yaz aylarında Isparta’daki Dedegöl Dağı’nda bulunan Melikler Yaylası’na çıkan Serik Karakoyunluları, yüzlerce yıldır bu bölgede keçi ve koyun yetiştiriciliği yapmayı sürdürür. Anadolu’nun inanılmaz zenginlikteki kültürel dokusunun tektipleştirmeye çalışıldığı, her taşın altında Osmanlı’nın arandığı bu dönemde her açılış, her şölen, her festival Mehter marşına boğulmadan geçmişin ortak mirasına daha güçlü sahip çıkmak gerektiğini Tebriz’de bir kez daha anlıyoruz. Bu, her şeyden önce orduyu savaşa hazırlamak için oluşturulan ve askeri tarih için önemli bir kurumsal yapı olan Mehteran’ın anısına saygı için bile olsa gerekli.

ERZİNCAN’DAN TEBRİZ’E KOYUN BİÇİMLİ MEZAR TAŞLARI

Yeme-içme birikiminden dokumacılığa, mimariden tarım ve hayvancılığa kadar yaşamın bir çok alanında izi olan bu zengin kültürel kökleri, bugünün donmuş tarih algısı içine hapsetmeye hakkımız yok. Karakoyunluların koyun biçimli mezar taşlarının, Erzincan’dan Tebriz’e, Iğdır’dan Erdebil’e, Tunceli’den Van’a, Erzurum’dan Ahlat’a geçmişin öykülerini anlatmayı sürdürdüğünü düşünerek Tebriz gezimize devam ediyoruz.

İPEK YOLU’NUN EN GÖRKEMLİ ÇARŞISI

Tebriz’in en önemli tarihi yapılarından biri de Tebriz Kapalı Çarşısı. İstanbul’daki kapalı çarşıyı gözünüzde canlandırıp, onun en az on kat daha kapsamlı halini düşünün. Onlarca kapısı, binlerce dükkanı, camileri, hamamları ve kervansaraylarıyla bir bütün oluşturan kapsamlı bir yapı topluluğu. En önemli yanı ise halen tüm canlılığı ile ayakta durması. Geleneksel üretimin bütün canlılığıyla yansıdığı tezgahlar, vitrinler ve kapı önlerindeki seyyar satıcıların yarattığı renklilik, bir zamanlar İpek Yolu’nun en önemli duraklarından biri olan Tebriz Kapalı Çarşısı’nı masalsı bir Ortaçağ kentine dönüştürüyor. Tebriz Kapalı Çarşı da İran’ın UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınan tarihi yapılarından biri.

İPEKTEN DOKUNMUŞ ORYANTALİST TABLOLARLA KUYRUK YAĞI YAN YANA

Doğu’nun zıtlıklarla dolu olan ve olağanüstü zengin sosyo-kültürel yaşamı bu kapalı çarşılarda kendini gösteriyor. Burada ipekten dokunmuş Oryantalist tabloların halılarının yanıbaşında sadece taze kuyruk yağı satan bir dükkan, ya da doğunun binbir çeşit baharatlarının yanında bağırsakları şişlere takan bir arasta kebapçısı görmek mümkün.

‘OTEL BULAMAZSANIZ CAMİDE UYUYUN’

Kapalı Çarşı’nın bir parçası konumundaki Tebriz Cuma Camii de kentin en büyük camilerinden biri. Cuma Camisi, geçmişte Cuma günleri hutbe okunan ve minberi bulunan camileri tanımlamak için kullanılıyordu. Sultanlar ve Şahlar da Cuma namazlarını bu camilerde kılıyor, yöneticilerin halka iletmek istediği mesajlar bu camilerde okunan hutbelerle iletiliyordu. Diğer camiler ise küçük mescitler şeklindeydi ve buralarda hutbe okunmuyordu. İran’da halen Cuma Camisi ya da Mescid-i Cuma olarak anılan camiler var. Tebriz Mescid-i Cuması da bunlardan biri. Oldukça büyük olan Cuma Camisinde ibadet edenler dışında günün her saati dinlenmek ya da geceyi geçirmek için gelenleri de görmek mümkün. Kimisi koca valizleriyle gelip bir kenara koyuyor sonra da geçip bir köşede halıların üzerinde uyuyor. Bu durum İran’da oldukça kanıksanmış ve olağan karşılanıyor. İranlı arkadaşlarımız bize de yolda kalırsak ya da gidecek bir otel bulamazsak gidip bir camide geceyi geçirebileceğimizi söylüyorlar.

TEBRİZ’DE GELENEKSEL EL HALICILIĞI CANLILIĞINI KORUYOR

Tebriz denilince akla ünlü halıları gelir. Kapalı Çarşıdaki halıcıların dışında yakın çevresinde de çok sayıda el halısı satan mağaza bulunuyor. Buradaki halı mağazalarından birinin sahibi olan Tebrizli dostlarımızı ziyaret ediyoruz. Halı dokumacılığı Türk kültür ve sanatının en köklü uğraş alanlarından biriydi. Türkiye’de ne yazık ki yok edilen el dokuması halıcılığın İran’da halen canlılığını koruduğunu görmek güzel. Halıcı dostlarımıza Tebriz’deki halıcılığın durumunu soruyoruz. Kentte aşağı yukarı 4 bin civarında halıcılık yapan iş yeri olduğunu söylüyorlar. Tebriz’in kenar mahallelerinde ve kırsalda dokunan halılar hem iç piyasaya hem de ülke dışına satılıyor. Geçmişe oranla dış pazarda bir daralma varmış ancak yine de üretim direniyor. Bir zamanlar Türkiye’de de geçerli olan tücarların halı ipi ve tezgahlarını temin edip düğüm hesabı dokutma geleneği Tebriz’de sürüyor.

İRANLI YÖRÜKLER: ŞAHSEVENLER

19. Yüzyılın sonlarına doğru Anadolu halıcılığını da biçimlendiren ve Avrupa pazarına uygun model ve ebatların üretilmesine yol açan ve kısaca Şark Halı Kumpanyası olarak anılan İngiliz kökenli ‘The Oriental Carpet Manufacturers’ şirketi, İran halıcılığını da benzer şekilde etkilemiş. Anadolu kilimlerinin benzeri rengârenk desenlere sahip kalın havlı el dokuması halılar, Batılıların ve kentsoylu İranlıların beğenilerine hitap eden büyük, ince ve Oryantalist desenlere sahip halılara göre neredeyse 5-10 kat daha ucuz fiyatlara satılıyor. İran halıcılığının lokomotifi Türkmenler. Türkiye’de geçmişte konar-göçer Yörükler’in sürdürdüğü çobanlık ve dokumacılık kültürünü İran topraklarında Şahsevenler ve Kaşkaylar gibi topluluklar sürdürüyor. Şahseven’ler, Şah İsmail’e olan bağlılıkları nedeniyle bu adı almış Türkçe konuşan bir topluluk. Otun yüne, yünün ipliğe, ipliğin halıya dönüştüğü geleneksel üretim biçimin her aşamasında bu toplulukların izi ve emeği var. Özellikle ‘sumak’ adıyla bilinen ünlü halılar Şahsevenlerin elinden çıkıyor.

ALACIK’LAR TURİSTİK İLGİYE HİZMET ETMEYE BAŞLAMIŞ

Savalan Dağı’nın eteklerinde, Sareyn kenti yakınlarında karşılaştığımız bir Şahseven ailesinin ‘Alacık’ adı verilen çadırları da keçeden kolan’a dokuma kültürünün izlerini yansıtıyordu. Alacık’ta sohbet ettiğimiz Şahseven ailesi, Anadolu’nun son konar-göçer topluluğu olan Sarıkeçililerin varlığından haberdar olduklarını söylüyor. Türkiye denilince gözlerinin içi parlayan Şahsevenlerin üretim kültürleri zamana direniyor. Ancak her şeye rağmen onlar da ‘turistik’ olmaktan kaçamamışlar. Özlerini korusalar da yavaş yavaş modern dünyanın her kültürü dönüştürmeye çalıştığı plastik pastoral arzuların nesnesi oluyorlar. Kentli İranlılar da tıpkı batılılar gibi kendi coğrafyalarına turistik bir ilgiyle bakmayı deneyimliyorlar.

KENDİ ÜLKESİNE TURİST KALAN YOUTUBER’LAR

Türkiye’de elinde bir selfie çubuğu ile Türkçe-İngilizce arası bir dil ve düşük cümleler eşliğinde Anadolu kırsalından hikâye devşirmeye çalışan ‘youtuber’ bir kuşağın, kendi ülkesinin ‘turisti’ olduğu bir dönemde İranlılar için bu durum daha başlangıç aşamasında görünüyor ancak ileride yaşanacakları kestirmek hiç de çok zor değil.

İRAN TÜRKLERİNİN FUTBOL AŞKI: TRAKTÖR SAZİ TAKIMI

Tebriz İran’daki Türk nüfusun kalbinin attığı bir kent. Kentin futbol takımı olan ve İran Süper Liginde top koşturan Traktör Sazi, Türk kimliğinin sosyo-politik dışavurumu niteliğinde. 1970 yılında kurulan ve kırmızı beyaz renkleri seçen sahip olan kulüp adını Tebriz’deki Traktör fabrikasından almış. İran’da yaşayan yaklaşık 35 milyon Türk’ün desteklediği Traktör Sazi’nin maçları dil, kimlik ve politik sorunların stadyumlarda dile getirildiği bir mecraya dönüşmüş. Takımın taraftarlarının coşkuyla söylediği marşları Azerbaycan özlemini ve Türk kimliğini yansıtan ifadelerle dolu. Tebriz’deki genç nüfusun çoğunluğu futbol izleyicisi. Futbolla aramız herhangi bir Türk takımının oyuncu kadrosunu sayamayacak kadar kötü olsa da taksicisinden esnafına Tebrizli gençlerin Türk futbolu hakkındaki sorularına yanıtlar vermeye çalıştık.

TEBRİZLİ ŞEHRİYAR’IN HAYDAR BABA ŞİİRİ MİLLİ MARŞ GİBİ

Tebriz’de dil, kimlik ve kültür alanındaki bir başka birleştirici unsur da asıl adı Seyid Muhammed Hüseyin Behçet Tebriz-i olan ünlü ozan Şehriyar. Hem Türkçe hem de Farsça yazdığı şiirlerindeki coşkulu ve lirik diliyle tüm İran’da sevilen Şehriyar (1906-1988) Tebriz’de doğmuş ve ömrünün bir kısmını Haydar Baba Dağının eteklerindeki köyde geçirmiş. Haydar Baba adlı uzun şiiri adeta milli marş gibi halkın dilinde yaşıyor. Şehriyar’ın Tebriz’deki anıt mezarının dışında kentin birçok yerinde heykelleri bulunuyor.

 MOLLALAR ŞAH GÖLÜNÜ ‘EL GÖLÜ’ YAPMIŞ

Şehriyar’ın anıt mezarını ve kentin birçok başka tarihi mekânını ziyaret ettikten sonra halıcı arkadaşlarımız bizi ‘Şah Gölü’ adı verilen yapay göle götürmek istiyor. Daha önce yanından birkaç kez geçtiğimiz bu buluşma yerinin tabelasında ‘El Goli’ yani El Gölü yazdığını görünce nedenini soruyoruz. Tebrizliler, bu alanın geçmişte Kaçar hanedanlığı döneminde Şah tarafından yazlık köşk olarak kullanıldığını belirtiyor. Bu nedenle tarihi mesire yerine Şah Gölü deniyormuş. İslam devriminin ardından buraya ‘El Goli’ denilmeye başlanmış. Akşam saatlerinden itibaren gölün etrafı insanlarla dolmaya başlıyor. Gölün ortasına Tebriz’in geleneksel mimarisini yansıtan bir restoran bulunuyor. Burası da geçmişte yazlık köşk olarak kullanılmış. Geceye doğru binlerce insanın akın ettiği yapay gölün çevresindeki peyzaj düzenlemesi oldukça başarılı. Gölü çevreleyen rengârenk petunyaların kokusu rüzgârla birlikte bütün bölgeye yayılıyor. Tebrizli arkadaşlarımız her gün iş çıkışında evlerine gitmeden önce Şah Gölü’ne geldiklerini bir iki saat geçirdikten sonra eve gittiklerini söylüyor. Türkiye’nin pek çok bölgesine göre daha az yeşil olan Tebriz için Şah Gölü gerçekten de büyük bir şans…

TEBRİZ’DE AÇ KALMAK MÜMKÜN DEĞİL

Sırada Tebriz’de akşam yemeği zamanı. Arkadaşlarımızın önerisi Şah Gölü yakınındaki kebapçılardan biri. Buradaki dükkânlarda her kesime hitap eden menüler var ve oldukça da uygun fiyatlı. Türkiye’den gidenler için İran’ın hemen her yerinde hiç yemek sorunu yok. Lavaşa ve pideye benzer ekmek çeşitleri, kebaplar ve her türlü sakatattan yapılan şişler yaygın olarak tüketiliyor. Ancak Türkiye’de kokoreç olarak satılan bağırsaktan yapılan şiş kebap oldukça özel. Ayran ise Türkiye’deki kadar yaygın. İran’da ekmekten çaya hemen her şeye safran katılabiliyor. Safranlı pilav ise en yaygın olanı. Tebrizlilerin ‘yer alması’ yer elması dediği patates ise geçmişte Anadolu köylerinde tüketildiği şekliyle ‘çomaç’ yani bir çeşit dürüm olarak lokantalarda satılıyor. Dolaşmaktan yorulan ve acıkan Tebrizli gençler birer yer alması çomacı alarak turşuyla birlikte karınlarını doyururken önümüzdeki ay Türkiye’ye tatile geleceklerini söylüyorlar.

İranİran

TÜRKİYE DENİLİNCE AH ÇEKİLEN TOPRAKLAR

Giyim kuşamdan kozmetiğe birçok alanda Türkiye’ye alışverişe gelen İranlılar tatil için de en çok Türkiye’yi tercih ediyor. Bu potansiyeli fark eden Türk girişimciler Tebriz’de bir alışveriş merkezi ve otel açmışlar. İki ülke halkının özverili çabalarıyla kurulan köprüleri iki devletin de karşılıklı olarak atacakları adımlarla güçlendirmesi ve sağlıklı bir zemine oturtması hem kültürel hem de ekonomik yönden birbirini büyük ölçüde besleyecek gibi görünüyor. Çünkü çarşıda pazarda, tarlada sokakta Türkiye algısının oldukça pozitif olduğu İran’ın kuzeyinde bu durum adeta ev sahibi misafir ilişkisine dönüşüyor. Örneğin adres sorduğunuz bir dükkân sahibi işini gücünü bırakıp sizi gideceğiniz yere kadar götürmeyi kendisine görev ediniyor. Türkiye denilince hepsinin dilinden derin bir ah dökülüyor.

VAN’DAKİ ÜRÜNE GELEN ZAMLAR TEBRİZLİYİ DE ETKİLİYOR

Tebriz Kapalı Çarşısı’nda karşılaşıp sohbet ettiğimiz kaytan bıyıklı, ak saçlı, güngörmüş bir ihtiyar bir yandan halıları katlıyor bir yandan da Ahh Hemşin Yaylası diye haykırıyor, Karadeniz aksanını andıran şivesiyle. Gümrük kapısında sıra beklerken tanışıp sohbet ettiğimiz bir başka devlet memuru Türkiye’den tatilden döndüğünü, İzmir’e ve Gaziantep’e bayıldığını anlatıyor. Cami avlularında, türbe önlerinde, iş yerlerinde konuştuğumuz sıradan insanlar şaşırtıcı biçimde Türkiye’de olup bitenleri anlatıyor. Doların yükselişi, enflasyon, pahalılık Türkiye’deki kadar İran’daki Türkleri de etkiliyor. Yaşlı bir İran Türk’ü, “Alışverişe Van’a gidiyordum, üç ay öncesine göre her şey pahalanmış” diyor.  

‘BURADA GÖKYÜZÜ ALLAHIN, YERYÜZÜ MOLLALARINDIR’

İran denilince akla hemen Mollalar geliyor. 1979’daki İslam devriminin ardından devleti ve toplumsal yaşamı denetimi altına alan Mollalar’ın özellikle kadınlar üzerindeki baskıları eskiye göre biraz azalmış. İranlı kadınlar başlarını adeta santim santim açarak, alıştıra alıştıra örtülerini giderek birer fulara dönüştürme yolunda ilerliyorlar. Türkiye’de son yıllarda yaygınlaşan türban modasından daha sade bir örtü kullanıyor İranlı kadınlar. Kum, Meşhed gibi kentlerde Mollaların daha baskın olduklarını söylüyorlar. Halk Mollalara soğuk yaklaşıyor. Aslında dile getirilmeyen, bastırılmış bir öfke de var. Bir taksici, “Mollaların hepsi aynı değil, iyisi de var kötüsü de var” diyor. Ancak örneğin trafikte, kamuda ve başka pek çok alanda bu dini sınıfa ayrıcalık tanınıyor oluşu halkın tepkisini çekiyor. Mollaların ülkedeki nüfuzunun ölçüsünü bir İranlının şu sözleri oldukça net özetliyor:“Burada gökyüzü Allah’ın, yeryüzü Mollalarındır…”

HELVAYLA AYRAN İÇEN BİR HALKLA BAŞ EDİLEMEZ

İran tek bir bakış açısıyla değerlendirilip anlaşılmayacak kadar karmaşık ve çetrefilli bir ülke. Ama asıl özgünlüğünü de belki de bu karmaşadan alıyor. Erdebil’deki bir helvacı dükkânında kara helva yiyenlerin arasında otururken helvanın yanında ayran içtiklerine tanık olunca “Helvayla ayran içen bir halkla” baş edilemez demiştim. İran tıpkı helva ve ayran kadar birbirinin zıddıymış gibi görülen tatların, kültürlerin ve renklerin buluştuğu bir ülke. Ancak en önemlisi her türlü ekonomik zorluğa, ambargolara ve uluslar arası yaptırımlara karşı inatla “yıkılmadım, ayaktayım” diye direnen bir ülke. Evlerde, sokaklarda, iş yerlerinde otomobil ev birkaç mekanik aletten başka yabancı markalar yok. Vantilatörden televizyona, otomobilden en basit aletlere kadar birçok şeyi iyi kötü kendisi üretiyor. Ama en önemlisi de gıda güvencesi olan tohumlarını küresel tekellerin pazarına kaptırmamış durumda.

İRAN MI TÜRKİYE Mİ DAHA PAHALI

Akaryakıt İran halkına sudan ucuz. Doğalgaz ve elektrik de öyle. Yaklaşık 25-30 TL karşılığı olan İran Tümeniyle bir depo benzin alabiliyorlar. Et fiyatları Türkiye’nin yarısından daha az. Bütün gıda fiyatları Türkiye’den çok daha ucuz. Buna karşılık ortalama bir memur maaşı 3-4 milyon Tümen civarında. Türk parasıyla kıyaslarsak 1500 ila 3 bin lira arasında değişiyor. Bütün bunlara karşılık konfeksiyon ürünleri Türkiye’ye göre pahalı olduğu için İranlıların bir kısmı bu ihtiyaçlarını özelikle Nevruz tatillerinde Türkiye’den karşılıyor.

BURADA HALA ŞEMS’LER VAR, YETER Kİ MEVLANA ÇIKARABİLELİM

İran gezimiz boyunca entelektüelinden esnafına, taksicisinden köylüsüne uzun uzun sohbet etme fırsatı bulduğumuz İran Türklerinin içtenliği ve gerçekliği çok değerli. Bu topraklarda daha bir çok Şems-i Tebrizi, bir çok Abdal Musa Sultan var. Yeter ki biz Anadolu’dan yine Mevlana’lar, Hacı Bektaşi Veli’ler, Ahi Evran’lar çıkarabilelim.

İranlı gazeteci ve çevirmen Ata Erad dostumun bir sözünü gezi boyunca hep anımsıyorum: “İran’ın her yeri şehri-aşktır üstadım.”

BEDENİ İRAN’DA RUHU ANDOLU’DA YAŞAYAN BİR KÜLTÜR VAR

Bu aşk şehrinde görüp yaşanacak onlarca kent, binlerce mekân, dokunulacak milyonlarca yürek var. Bir sonraki menzillerimiz olan Gilan, Kazvin, Zencan, Horasan, Tahran, İsfahan, Şiraz ve belki de Güney İran kentlerine gitmek üzere yola ara veriyoruz. Bin yıldan fazla zamandır ortak bir yolculuğa tanıklık eden iki halkın hafızası son yüz yıl içinde çizilen sınırlar ve uygulanan politikalar yüzünden bir hayli yıpranmış. Mekânlar orada kalmış, o mekânları yaptıranlar Anadolu’ya gelmiş. Kimi zaman da bunun tam tersi olmuş. Ruh burada, beden orada. Şah Hatayi’nin 5 asır önce bu dünyayı terk eden bedeni Erdebil’deki anıt mezarda kalırken nefesleri, deyişleri ve şiirleriyle ruhu Anadolu Türkmenlerinde kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa yaşatılıyor. Asya’nın kalbinden başlayıp tüm bölgeyi saran bu büyük kültür çınarının köklerini kurutmak için yüzyıllardır sürdürülen kirli oyunları boşa çıkararak bu coğrafyayı yeniden gülün, safranın, kavunun, ipeğin, yünün, halının ve şiirin ülkesi yapmak zor değil.

Tıpkı koca ozan Şehriyar’ın dediği gibi:

“Şehriyar’ım, incinmeyin sözüme, 
Dost acı danışar dostun özüne
Gah ağlaram, gah vururam dizime
Heç elden özgeye gardaş olar mı? 
Hayından, uğrudan yoldaş olar mı?”

 

Önceki haberMÜSİAD Başkanı Bulgurcu’ya ‘Örnek Kıdemli Vatandaş’ ödülü
Sonraki haberBeton yüzünden ölen gölü kurtarmak için beton havuzlar yapılıyor!
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

4 × 1 =