Irvin Yalom ve varoluşun anlamı üzerine…

Günümüz dünyasında her şey öylesine çabuk, öylesine temelsiz ve alışmadan, yerleşmeden, kurumsallaşmadan değişiyor ki, insan olarak sağlam bir değerler sistemi ve kişilik bütünlüğü oluşturmak gerçekten zorlaşıyor… 

Bazılarımız  birtakım etik ve kalıcı değerler olması gerektiğine ilişkin inancımızı halen sürdürsek bile, bu inancı, popüler kültürün kolaycı, göz kamaştırıcı, aldatıcı çekiciliğine kapılarak hızla yitiren, kişiliksiz, kimliksiz, benliği  boşaltılmış yığınlar haline dönüşen kitleler karşısında her zaman için savunmak ve korumak pek kolay olmayabiliyor. Özellikle de çağımızın her geçen gün yozlaşan değerler sistemi ve anlam karmaşası içinde. Bazılarımız için bu mücadele akıl sağlığımıza bile mal olabiliyor. Kaçınılmaz olarak ruhsal sarsıntılar, depresyon, karamsarlık hayatımızın bir parçası haline geliyor.

Bu gidişatın sonucu olsa gerek, Batı toplumunun çok önceden keşfettiği ve önem verdiği psikiyatri bilimi, artık toplumumuzda da yükselen bir değer olarak hak ettiği yeri almış durumda… İnsanlarımız psikiyatriste gitmekte ya da bir psikiyatriste gittiğini söylemekte halen daha çekimser davransa bile, psikayatri alanına olan ilgi sokaktaki insan için bile artık aşikar bir olgu olarak karşımızda duruyor. Bu alanda yazılmış eserler eskisine oranla daha geniş kitleler tarafından takip ediliyor, okunuyor… Ben de bu gerçekten yola çıkarak bugünkü yazımda, günümüz psiko-analiz türü yazınında önde gelen isimlerden biri olan, hatta popülerleştiğini inkar edemediğim halde severek okuduğum Irvın Yalom ve onun ‘Varoluş Felsefesi’ üzerinde duracağım. 

Popüler kültüre konu olan diğer eserler gibi hızla tüketilmesine rağmen halen Irvın Yalom diyorum çünkü Yalom hakkındaki tüm olumsuz yargı ve eleştirilere rağmen, açık, anlaşılır ve ilgi çekici bir yorumla sokaktaki insana bile psiko-analizi sevdiren kişi olarak haklı bir üne sahip bana göre…

Değişik psikoterapik öykülerin yer aldığı eseri, Aşkın Celladı,  Nietzsche gibi çağında anlaşılamadan öldüğü bilinen zor bir düşünürün, mahallemizdeki Ahmet amcayı okumak kadar rahat algılanabildiği ve daha önce adını duymayan bir okura bile onun düşüncelerini, yaşam felsefesini, acılarını, insani zaaflarını ve dehasını kolayca kavratan kurgu harikası Nietzsche Ağladığında, Psikiyatri biliminin kendi içerinde taşıdığı problemler ve psikiyatrislerin yöntem olarak neyin doğru neyin yanlış olduğu konusundaki çelişkilerini sorgulayan, hatta bazen psikiyatrislerin kendilerinin de psikiyatrik bir vaka olabilecekleri gerçeğiyle okuyucuyu yüzleştirerek psikiyatri bilimine kuşkucu bir açılım sağlayan Divan ve diğerleri; örneğin daha bilimsel olarak ele alınmış “Varoluşun Felsefesi” üzerine yazdığı eseri, bütün bu kitapların  her biri günümüz insanının karmaşık dünyasına ışık tutan, net çözümler önermese de,  varoluşu algılamak veya anlamlandırmak açısından ciddi ipuçları sunan ve aslında tek bir gerçek olmadığı konusunda okuyucuya ince bir uyarıda da bulunan eser niteliğindedir…

Bu arada Yalom’a olan bu ilgide, yukarda sözünü ettiğim günümüz değer karmaşası içinde sarsılan kişilik ve benlik sorunları karşısında psikiyatri bilimine ve psikoterapik öykü ve kitaplara  duyulan ilginin artmasına paralel bir dönemde önemli bir boşluğu doldurmasının büyük payının olduğunu vurgulamak gerekir. Peki neden ‘psikoterapik’ öyküler veya ‘psikiyatri’ ağırlıklı kitaplar sorusuna gelince, bunun sebeplerini  anlamak da hiç zor değil aslında… Birincisi, kapitalist sistemin yükselen değerlerinin yarattığı düşler dünyası insanların sürekli başlarını döndürürken, bir yandan da altı oyulan gerçek dünyalarının yarattığı sorunlarla yüzleşmek, yüreklerinde derin  yaralar açmakta… insanlar zenginlik, umut, gelecek peşinde koşarlarken bugünlerini yaşayamamakta ve dün anlamlı olan şeyler, hayatta karşılığı olmayan şeyler haline dönüştükçe, varoluşu yeniden sorgulama ihtiyacını her zamankinden daha fazla hissetmekteler…

İkincisi, her şeyin bir sonraki gün değersizleşebileceği, anlamını kaybedebileceği gibi bir korkuyla yaşamak ve en önemlisi böylesi bir değer erezyonu karşısında gerçek olanı, evrensel olanı bulmanın her geçen gün zorlaşması, insanların psikolojilerini de olumsuz etkilemektedir.  Bugün artık psikolojik sorunlar, birçok fiziksel rahatsızlığın temelinde yatan gerçek sebepler olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyleyse, insanların psikoterapik öykülere ve varoluşçu felsefenin vurgulandığı kitaplara ilgilerinin artması bu sürecin doğal bir sonucudur. Irvın Yalom’un bu konudaki başarılı terapi örnekleri ve çözümleyici anlatımı insanların çözümsüzlük içinde bocaladıkları bir sürü sorun için  umut verici bir rehber niteliği taşımaktadır… Özellikle ilişkileri kavramanın ve hayata karşı ‘sağlam’ ve ‘bütünlüklü’ bir benlik oluşturmanın böylesine zorlaştığı bir çağda Yalom, sanki bir yol gösterici gibi karşımıza çıkmaktadır. 

Neden varolduğumuzu, hayatın anlamını, gerçeğin gerçekten var olup olmadığını, değişen birçok şey içinde kalıcı olan değerlerin var olup olmadığını vs… soruları zihnimizde uyandırarak, bize hayatı yeniden anlamlandırmanın ipuçlarını sunmaktadır bir anlamda… Yazarın kahramanları aracılığıyla ilettiği mesajlar oldukça çarpıcıdır. Özellikle var olan değerleri yerinden oynatırken yerine neyin konulacağı konusunda uyarıları dikkat çekicidir. 

Psikoterapistin hastasına aslında kendisinin bilmediği bir şey öğretmediğini, sadece kendisiyle yüzleşmenin yollarını göstermeye çalıştığını anlatmak istemektedir Yalom. Freud’cu bir yaklaşımla, insanların dışarıya yansıttıkları benliklerinin dışında, bir de asıl kendilerini sakladıkları bir iç benlikleri olduğunu ve bu iç benliğin neler söylediğine çoğunlukla kulak tıkamalarının sebebinin, onun söyledikleriyle yüzleşememe korkuları olduğunu ve bu yüzleşme gerçekleşmedikçe de insanların psikolojik olarak sorunlu yaşayacaklarını ifade etmektedir. İşte psikoterapist bu noktada hastaya kendisinin kaçtığı o parçasına, yani iç benliğine yüzünü dönmesini ve onunla iletişim kurmasını sağlayarak, dış ve iç benlik arasındaki yabancılaşmayı tedavi eder ve kişinin bölünmüş benliğinin yeniden bütünleşmesini sağlar. Böylece kişi, daha önce yüzleşmekten korktuğu gerçek benliğinin yoksunluklarının veya ihtiyaçlarının farkına vararak, nihayet onlara cevap vermek üzere harekete geçer…

Bu iyileşmenin ilk başlangıcıdır… Yani benliğinin yoksunluklarının ve ihtiyaçlarının farkına varmak, onu kabullenmek ve karşılamak için harekete geçmek…

Fakat bu girişim her zaman için umut verici bir çaba olmayabilmektedir. Çünkü eğer kişinin yüzleştiği gerçekler, yerine bir şey koyamayacağı kadar güç çözümlemeler gerektiriyorsa, bu yüzleşme kişiyi bazen daha büyük sıkıntılara sokabilmektedir. Örneğin ölümüne bir ay kalmış bir hastanın tanrı inancının gerçek olmadığını keşfetmesi ona yarar getiren bir yüzleşme olmayacaktır. Çünkü tanrıya sığınmaya en çok ihtiyacı olduğu bir zamanda onun varlığından kendini soyutlamak, kişi için acısını hafifletici bir şey olmayacak, aksine ölüme karşı tek sığınabileceği savunma mekanizması olan öbür dünya umudunu yok ederek, onu ölüm gerçeğine karşı tamamen savunmasız bırakacaktır. 

Yalom’un tüm bu çözümlemeleri, kendi felsefesinde de yansıttığı gibi, tek gerçek değildir tabii ki. Onlar Yalom’un gerçekleridir. Okuyucunun bunu böyle algılaması ve Yalom’u bu uyarıyı göz ardı etmeksizin okuması gerekmektedir. Çünkü söz eleştiriye gelince, Yalom’un eserlerinde hastalarını konu ederek meslek ahlakını çiğnediği, Nietzsche’i ticari bir malzeme yaparak kitabını daha çok sattırmayı amaçladığı ve popüler olmak adına mesleğinin sırlarını fütursuzca ortaya sererek psikiyatri biliminin  güvenirliliğini zedelediği gibi görüşler de bulunmaktadır. Ama dediğimiz gibi bunlar da bir görüştür ve bu noktada en doğru yaklaşım, okuyucunun bu konudaki doğrusunu Yalom’u bizzat okuyarak kendisinin oluşturması olacaktır. Tercih okurundur…  
 
 

* Yrd. Doç. Dr. İ.Ü. İktisat Fakültesi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.