Issız adam…

PAYLAŞ

“Biliyor musun, donuyorsun ve donma öncesi bastıran o uyku çekiyor seni içine; farkında olmadan ölüyorsun…”

Issız Adamdan bir anekdot…

Biri size ‘Farkında olmadan ölüyorsun’ deseydi gözlerinizin derinliklerine bakarak çığlık çığlığa, ne hissederdiniz?

Hele o insan birden bire dalıvermişse yaşamınıza, sizi kısa bir süre içinde yaşayan, neşeli, hayat dolu, iyi bir insan yapmışsa…

Kuytu köşelere vuran gün ışığı gibi her dokunuza sinerek, her hücrenizdeki karanlığı tek tek aydınlatarak soymaya başlamışsa yalnızlığınızı… Delicesine bir endişe sarmaz mı içinizi, bir gün alıp gitmesinden korkmaz mısınız o sımsıcak gülüşlerini…

İşte tam da bu korkularımız yüzünden hepimiz birer ‘ıssız insan’a dönüşüveririz zamanla…

O karanlık kuytu köşelerden öyle çok vardır ki içimizde… Saklandığımızı sandığımız korunaklar gibidirler o nemli köşeler… Ne zaman dokunsak ağlayacak gözler gibi ıslaktırlar her zaman… O yüzden güneşi gördüğümüz an çekiliveririz onun sıcaklığına; o kadar uzun süre ışıksız ve soğuk kalmıştır ki içimiz, ilk sızan gün ışığıyla birlikte bir ürperti hissetsek de, o sıcaklığın büyüsüne kapılmamak elimizden gelmez yine de…

Kısa bir süre için de olsa içimiz bir yaz bahçesine dönüşecektir; baş döndürücü kokular, olduğundan parlak görünen renkler; daha önce hiç işitmediğimiz sesler; kontrol edilemez heyecanımız; çocuk neşesiyle dolup taşan içimiz; hiç sebepsiz gülümsemelerimiz durup dururken…

Ölü bir toprağı dirilten su gibidir aşk…  Girdiği yüreği yeşertir, yaşama sevinci verir…

Daha önce ayrımında olmadığımız bir çok şeyin, günlük rutinimizde ilk kez fark edilir olmaya başlamasıdır aşk… İlk kez çiziliyorlarmışçasına tuvalimize eski renklerimizin ve resimlerimizin geri dönmesidir… Her gün yaşadığımız doğal akışın hayatımızda yeni bir anlam bulmasıdır…  Örneğin her gün önünden geçtiğimiz çiçekçiden gelen baş döndürücü kokuyu ilk kez duyumsuyor olmamızdır;  o tekir kedinin her akşam eve dönerken bizi merdiven başında beklediğini ilk kez dikkatimizin çekmesidir; yolumuzun üstündeki çınarın altındaki banka ilk kez oturmamız ve bunun ne kadar keyifli olduğunu ilk kez fark etmemizdir;  komşumuzun kapısının renginin mor olmasının ilk kez merakımızı uyandırması ve bunu  sorarken gözlerine dikkatlice baktığımızda, gözlerinin aslında kahverengi değil bal sarısı olduğunun ayrımına ilk kez varabilmemizdir…

Aslında arada bir denize bakmanın, havayı koklamanın, kuş cıvıltılarını dinlemenin harika bir şey olduğunu yeniden hatırlamamızdır…

Daha önce gözden kaçırdığımız bir çok detayı fark etmeye başlamamızdır günlük yaşantımızda… Baharda yuvalarına geri dönen göçmen kuşlar gibi  ‘yuvaya dönme sevinciyle’  hayatı bir başka anlayışla yeniden kucaklayabilmektir…
Donmadan önceki o ağır uykuya alışmış bünyelerimiz için aslında aşk bir mucizedir; O gelmeden önceki ölü toprağımızı anlamak için mutlaka onu yaşamamız gerekmektedir…

İlk kez biri gelip de bizi sarstığında, “donuyorsun, lütfen uyuma, bak güneşi getirdim sana, seni ısıtacağım; yaşam avuçlarımda, yeter ki ellerimi bırakma” dediğinde, karşı konmaz bir çağrı gibi gelir bu bize ve tepkisiz kalamayız;

Yaşamak dururken ölü olmayı kim ister ki… 

Ama sonra alışmaya başladıkça büyüsüne ve o büyüyü hayatımıza sokan kişinin önemi arttıkça hayatımızda, bunun hep böyle sürmeyeceği korkusu kaplamaya başlar içimizi…

Ezberlerimiz bize hep aşkın büyüsünün bir gün biteceğini öğretmiştir çünkü… O kadar güzel, o kadar eşsizdir ki onun büyüsüne kapılmak, onu elimizde saklayarak bir gün gözlerimizin önünde tükenişini, yok oluşunu seyretmek yerine, onu hayatımıza sokan insanı kendimizden uzaklaştırarak  ‘ıssız adamlar’ ya da ‘ıssız kadınlar’ olarak uzaktan sessizce yaşatmayı tercih  ederiz aşkımızı…

Aşk böyle bir şeydir işte… Elimizdeyken her geçen gün ömrü azalan, büyüsünü kaybeden; yitirdiğimizde ise yüceleşen, eşsizleşen…

Bu yüzden zamanı geldiğinde ‘aşka yol vermek gerekir… ‘Issız’ kalmayı, hayatının ondan sonrasını ‘ıssız, donarak, belki de ölü olarak yaşamayı göze almak gerekir…

Aksi halde o sizi terk edecektir ve ‘iki ıssız insan’ olarak kalakalacaksınızdır yan yana…
 
Ya da bu hikaye bizim bilmediğimiz bir sonla bitecektir… O sonu yaşayanlar daha çok seslerini çıkarmalıdırlar ki bizim de umutlarımız artmalıdır; böylece belki ezberlerimiz bozulabilir ve uzun birlikteliklerin aşkı tüketmediğine dair inancımız güçlenebilir…

Yine de donuyoruz değil mi bir çoğumuz; donma öncesi o uykunun dayanılmaz derinliğindeyiz ve belki de ölüyoruz…

Ama her şeye rağmen bir hikayemiz varsa; kısa bir süre için de olsa bizi yaşamın başka bir boyutuna taşıyan; bize daha önce hiç tatmadığımız duyguları tattıran, hiç yapmadığımız şeyleri yaptıran; duygu dünyamızı alt üst eden; inançlarımızı, düşüncelerimizi kökten sarsan; hayatımıza bambaşka değerler yükleyen; öyle biri ki sadece onun varlığında aşkın büyüsünü hissedebileceğimiz ve sadece onun okuduğu romanların baş kahramanı olabileceğimiz; o alıp gitmiş olsa da gülüşlerini yine de sadece onun gülüşlerini hatırladığımızda ancak içimizin ısınabileceği…

Öyle biri olmuşsa hayatımızda yine de şanslıyız demektir…

En kötüsü kutuplarda ‘ıssız adam olmak’ ve güneşin sıcaklığını bir kez bile tadamadan ölmektir her halde…

________________

* İÜ’de Yrd. Doç. Dr.

CEVAP VER