İstanbul Kudüs olur mu?

YUSUF YAVUZ / AÇIK GAZETE – Doğunun masalsı kentleri neden hep çatışma merkezine dönüştürülüyor: Zenginlikler sömürgeci ulusların, ideolojik ve dinsel çatışmaların simgesi haline getirilen tarihi yapılar doğu halklarının oldu…

Bir zamanlar dünyanın en görkemli ve masalsı kentlerinden biri olan binlerce yıllık Kudüs, karşılıklı olarak kışkırtılan kökten dinci politikaların sonucu simgesel dini yapıların etrafında süren bir çatışma merkezine dönüştürüldü. Adeta bir kördüğüme dönüşen bu ağır sorun zeytinin,  yaseminin ve taş sokakları çevreleyen biblo gibi evlerin güzelleştirdiği kadim bir kentin tüm geçmişini yalnızca paylaşılamayan dini simgelerin mekânlarına indirgedi. Oysa 19. Yüzyılın ilk yarısında Kudüs’ünde farklı din ve inançlara ait 20’den fazla ibadethane bulunuyordu. Bir kısmında zaten ibadet edilebilmesine karşın Ayasofya’nın müze niteliğine son verilerek tamamının cami olarak ibadete açılmasının ardından pompalanan ideolojik dil ve söylemler, Ayasofya’nın da tıpkı Kudüs’teki Mescidi Aksa gibi bir simgeye dönüştürülmek istendiğine işaret ediyor. Doğu, birçok masalsı kentini bu oyuna kurban verdi. İstanbul’un da Ayasofya üzerinden bu ayrışma ve çatışma zeminine çekilmesine izin verilmemeli.

URŞELİM’DEN JERUSALEM’E KUDÜS’ÜN ÖYKÜSÜ

Kudüs, binlerce yıldır doğunun en güzel şehirlerinden biri oldu. Bu köklü şehrin tarihin her döneminde inanç ve kültür merkezi olması ve kutsal olarak görülmesinde bulunduğu coğrafyanın da etkisi vardır.  Kenanilerin kurduğu ve ‘Urşelim’ adını verdikleri kent zamanla Jerusalem adını aldı. Asurlulardan Fenikelilere, Helenlerden Romalılara, Fatımilerden Selçuklulara, Eyyubilerden Memlük devletine, oradan da Osmanlı’ya durmaksızın el değiştiren kentin bugünkü adını alması, Müslümanların 636’daki kuşatmasının ardından gerçekleşti.

HZ. ÖMER ELE GEÇİRİLEN KENTİN ADINI KUDÜS OLARAK DEĞİŞTİRDİ

O yıllarda Doğu Roma’nın (Bizans) egemenliğinde olan kent, Hulefa-yi Raşidin döneminde kuşatma altına alındı. Hz. Ömer Nisan 637’de kente girip teslim aldıktan sonra o dönemde ‘İlya’ olan adını Kudüs olarak değiştirdi. Halife Ömer döneminden sonra Emeviler, Abbasiler, Fatimiler, Selçuklular ve ardından Haçlı ordularının eline geçti. Selahattin Eyyubi, 1187’de kendi Haçlılardan geri aldı ve Eyyübilerin egemenliği başladı. Haçlılar, Eyyübiler, kısa bir dönem Moğollar, ardından Memlüklüler ve 1516’da Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Küdüs Osmanlıların eline geçti.

YAVUZ SULTAN SELİM ELE GEÇİRDİ, 400 YIL OSMANLI’DA KALDI

Yavuz Sultan Selim 31 Aralık 1516’da ziyaret ettiği kentin adına bir ekleme yaparak “Kudüs-ü Şerif” olarak değiştirdi ve ardından kent 400 yıl Osmanlı egemenliğinde kaldı. Bu sürecin en parlak dönemi Kanuni’nin padişah olduğu yıllardır. Kudüs’teki dini yapılara simgesel önem atfedilmesi, Osmanlı sultanlarının bu kente büyük mali kaynak aktarmasına neden oldu. Ancak Avrupalıların Kudüs’e, bir başka adıyla Jerusalem’e olan ilgisi bu dönemde de hiç bitmedi. Bu ilgi dini bir yanı olmasına rağmen aynı zamanda ticari bir ilgidir de.

İNGİLİZ LEVANT ŞİRKETİ, OSMANLI KENTLERİNİ SÖMÜRÜYORDU

Kudüs’ün bölgenin diğer zengin kentleriyle birlikte Osmanlıların eline geçtiği dönemlerde İngiltere’de Kraliçe I. Elizabeth’in izniyle 1581’de kurulan Levant Şirketi (Levant Company), aslında hangi devlet kenti yönetirse yönetsin, kolonyalist bir anlayışla ve devletler arasında sağlanan ayrıcalıklarla Kudüs’ün de aralarında olduğu doğu Akdeniz kentlerinin zenginliğini kapatıldığı 1825’e kadar İngiltere’ye taşıyacaktır.

*(Kudüs’ün 19. Yüzyıl sonları ve 20. Yüzyıl başlarına ait fotoğrafı, Sultan II. Abdülhamid döneminde oluşturulan Yıldız Fotoğraf Albümlerinden seçilmiştir. İstanbul Üniversitesi Sayısal Arşivi)

İZMİR, İSTANBUL VE HALEP LEVANT ŞİRKETİNİN MERKEZLERİ OLDU

Levant, güneşin doğup yükseldiği yeri ifade ediyordu ve genel olarak Türkiye’nin de bir bölümünü kapsayan Doğu Akdeniz’i tarif etmek için kullanılıyordu. İngilizlerin Hindistan’ı sömürmek için kurdukları Doğu Hindistan Şirketi gibi başta Halep’ olmak üzere İstanbul, İzmir gibi büyük liman kentlerinde merkezleri olan Levant Şirketi de Akdeniz’in doğusunda yer alan Suriye, Lübnan, Ürdün, Filistin, Mısır gibi bölgeleri kapsayan coğrafyanın zenginliklerini batıya taşıyacaktı. Ancak Levant denildiğinde akla daha geniş bir etki alanı gelecekti.

KRALİÇE OSMANLI SULTANINDAN TİCARİ AYRICALIK ELDE EDİYOR

Geçmişte Venedikli tüccarların yaptığı ticaretin aslan payı artık büyük gemi filolarıyla ve Osmanlı Sultanı ile yapılan serbest ticaret anlaşmasıyla (kapitülasyon) İngiliz Levanten Şirketinin eline geçmişti. Yüzlerce gemisi, binlerce personeli olan İngiliz Levant Şirketi’ne 1670’te Fransızların kurduğu Compagnie du Levant şirketi de eklendi. Bu şirketler, doğunun ipek, yün, tiftik, pamuk ve baharat gibi değerli ürünlerini alıyor, yerine batıda işlenmiş ürünleri satıyorlardı. Fransız kumaşlarına uygulanan gümrük vergilerinin düşürülüyor, Marsilya Limanından gemilerle taşınan mallar Osmanlı limanlarından kentlere dağılıyordu. Bir zamanlar İpek Yolu’nun sağladığı zenginlikle dünyayı kıskandıran doğu kentlerinin ürettiği değerler artık batılı kentlere akıyordu.

ANADOLU İÇLERİNDEKİ ÜRÜNLER DE BU YOLLA TAŞINDI

Fransa’nın tekstil ve modada söz sahibi olmasında, İngiltere’nin sanayi devriminin temellerinde dokuma endüstrisinin önemli bir yeri olmasında doğunun zengin ham madde kaynaklarının olduğunu söylemek yanlış olmaz. Tarihi kaynaklar, İngiltere Kraliçesi’nin Levant Şirketinin rahatça ticaret yapabilmesi ve oluşacak tepkileri önlemek için Osmanlı Sultanı III. Murad’a pahalı ve göz alıcı hediyeler gönderdiğini yazar. Levant Şirketinin ticaret ağı Akdeniz’in liman kentleri ve Halep gibi doğudaki kimi ticaret ve kültür merkezleri olsa da o yıllarda kara ve demiryolu ulaşımı bulunmadığından Anadolu içlerinde üretilen ham madde ve ürünlerin büyük kısmı da İzmir, İskenderun, Antalya, Mersin ve Karadeniz’deki Sinop gibi liman kentlerinden dış pazarlara ulaşıyordu. Dolayısıyla Örneğin Manisa, Isparta, Burdur, Ankara, Bolu, Karaman, Konya, Niğde, Aksaray ve birçok üretim merkezinin ürünleri de bir şekilde bu sömürge ağına ekleniyordu.

ÜRETİM VE KÜLTÜREL BAĞLARINDAN KOPARILAN KUDÜS

Öncesinde olduğu gibi Osmanlı döneminde de dini anlamı öne çıkarılarak üretim ve kültür bağlamından koparılan Kudüs, zamanlar batılıların ticari ve kültürel ağırlığının yükseldiği bir kent oldu. Osmanlı sultanlarının Mescid-i Aksa gibi dini yapıların süslemesinden döşemesine tamirinden bakımına kadar yaptığı harcamalar olağanüstüydü. Ancak bütün bunlar kentin kılcal damarlarına nüfuz etmeye yeterli değildi. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Kudüs adeta bir batı kenti görünümündeydi. İtalyanlardan Ruslara, İngilizlerden Fransızlara kadar pek çok dil, inanç ve kültürün bir arada yaşadığı kentin yönetimi artık eskisi kadar kolay değildi ve “Kudüs’ü bir Osmanlı Çavuşu 400 yıl idare etti” sözü yalnızca bir efsaneye dönüşmüştü. Kentin yönetiminde söz sahibi olan güçlü yerel aileler artık otoritesi gittikçe zayıflayan Osmanlı’ya eskisi kadar itibar etmiyordu. Bu arada Avrupa’da özelikle İspanya’dan 16. Yüzyıldan itibaren sınır dışı edilen Yahudiler Osmanlı aracılığı ile Kudüs’e de yerleşmişti. Zamanla diğerleri geldi…

İNGİLİZLER TİCARİ OLARAK SÖMÜRDÜĞÜ KUDÜS’Ü 1917’DE İŞGAL ETTİ

İngilizler yüzlerce yıl kaynaklarını sömürdüğü Kudüs’ü 1917’de işgal ederek ele geçirdi. Ardından bu kadim kentte İngiliz Mandası dönemi başladı. Çok geçmeden, 1948’de ise Kudüs’ün batısında İsrail devleti kuruldu. Araplarla İsrail arasında bugün de sürüp giden çatışmanın en önemli simgelerinden biri olan Kudüs, bir zamanlar yeryüzünün en güzel ve görkemli kentlerinden biriydi.

ZEYTİNİN, YASEMİNİN VE TAŞLA YAZILAN ŞİİR GİBİ YAPILARIN KENTİ

Ancak 19. yüzyılın sonlarına doğru kentten yansıyan manzaralar bu görkemin izleriyle dolu. Yumuşak tepelerin ve yamaçların üzerinde sıralanan ulu zeytin ağaçları, yabani zambakların ve yaseminlerin süslediği kızıl, sarı topraklar ve uzaklarda keçi-koyun sürülerin yayıldığı uçsuz bucaksız araziler. Her biri nakış nakış işlenmiş, taştan binalar. Evden okula, kiliseden camiye, sinagogtan surlara hepsinde ellerin izi olan taşlar…

BUGÜN KUDÜS DİNİ YAPILAR VE SİLAHLI ÇATIŞMALARLA AKLA GELİYOR

Kentin olanca zengin geçmişi bugün adeta dünyanın belleğinden silinmiş gibi. Bugün Kudüs denildiğinde insanların aklına ağırlıklı olarak, dini yapılar ve bu yapıların simgeleri üzerinden yürütülen çatışmanın fotoğrafları geliyor. Silahlı, kanlı, çatışmalı ve bolca umut törpüleyici bir tablo bu.

SANKİ BU KENTTE GÖZLERİ SÜRMELİ HİÇ BİR KADIN DELİCE SEVİLMEMİŞ

Sanki bu kentte gözleri sürmeli hiçbir kadın delicesine sevilmemiş, hiçbir sırım gibi delikanlı gül kokulu taş avlularda aşktan aklını oynatmamış gibi. Sanki hiçbir Ariusçu rahip insanoğlu İsa’nın çilesini haykırmamış taş döşeli sokaklarda; hiçbir Kalenderi dervişi, hiçbir İsmaili, hiçbir Mevlevi kendince insana insanı anlatmamış bu kentin tarih kokan mekânlarında.

YASEMİNİN, ZAMBAĞIN VE MİS GİBİ KOKAN SABUNUN ADI YOK ARTIK

Binlerce yıllık geçmişe sahip olan, dünyanın en güzel kentlerinden biri olan Kudüs, belleğinin çok büyük bir kısmı çalınıp bir yere hapsedilmiş gibi sanki. Adını kentin dağlarına veren zeytinin, ekmeğin ve peynirin adı yok. Mahir ellerin dokuduğu, dünyayı büyüleyen kumaşların, gümüş takıların ve mis kokulu sabunların adı yok. Yaseminin, zambağın adı yok. Kudüs bugün bir çatışma ve ayrışmanın odağında yer alıyorsa kuşkusuz bunda birden çok ülkenin ve yöneticinin payı var. Ancak dünyada belki de hiçbir kent bu kadar ağır bir bellek yitimini hak etmiyor.

AYASOFYA ÜZERİNDEN ESTİRİLEN RÜZGÂR: İSTANBUL KUDÜS OLUR MU?

Ayasofya’nın müze vasfının sona erdirilip ideolojik anlamlar yüklenerek ikinci bir Mescid-i Aksa benzetmesi yapılması, Kudüs ve İstanbul’un kaderlerinin de benzeyip benzemeyeceği düşüncesini akla getiriyor. Türk halkının sağduyusunun buna izin vermeyeceğini düşünsek bile bu uğurda harcanan enerji ve boş tartışmalarla geçen zaman çok şey kaybettirecek. Doğu, şiir gibi bir kentini bu kör döğüşüne kurban verdi, ikinci bir kurbana izin vermemeli. Çünkü doğunun birçok kentinin zenginlikleri, o kentleri yöneten sultanların da izniyle sömürgeci ulusların elinde yağmalanırken ideolojik ve dinsel çatışmaların simgesi haline getirilen tarihi yapıların etrafında kör dövüşüne kurban gitmek doğu halklarının kaderi haline getirildi. Bu oyun, en çok doğuyu kolayca yönetmek isteyenlerin işine gelir…

Önceki haberSarı Yazmalılar 11 yıldır HES’e karşı direniyor!
Sonraki haberAh be IMF böyle bir günde, böyle bir yazı yakışık almadı…
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.