Japonya ve gelenekler… / Meltem Bostancı

Japonlar geleneklerine oldukça bağlı. Geleneklerin ya da eskinin yaşatılabilmesi için bütün imkanlarını kullanıyorlar. Mesela, Tokyo’nun en işlek caddelerinden birinde, Japonların geleneksel giysisi olan kimonoyu giymiş ve alışveriş yapan birçok Japon görmeniz mümkün. Tokyo gibi devasa bir şehrin günlük koşturmacası içinde bu tür görüntülere sık sık rastlayabiliyorsunuz. Japonların geleneksel tiyatrosu “Kabuki”yi izlemek ise ayrı bir keyif. Japonların büyük bir çoğunluğu Kabuki’yi izlemeye geleneksel kıyafetlerle geliyorlar. Kimono oldukça pahalı bir giysi. Kimono fiyatları 100 milyondan başlayıp 4-5 milyara kadar çıkabiliyor. Kimonoyu tamamlayan ise ayaklardaki parmak arası terlikler ve bu terliklerle beraber giyilen beyaz çoraplar. Ayrıca bu kıyafeti, Japon kadınlarının yüzlerine yaptıkları ağır bir makyaj tamamlıyor. 2-3 parçadan oluşan kimonolar olduğu gibi 15-20 parçadan oluşan kimonolar da var ve bütün bu ayrıntıları öğrenmek epey bir zaman alıyor.



Japonlar kimonolarına özen gösteriyor ve gelecek kuşaklara devrediyorlar, anneden kızına, babadan oğula aktarılıyor giysiler. Vücudu saran ve belde geniş bir kuşakla bağlanan kimonoyu giyebilmek için kadınlar özel ders alıyorlar.



Tıpkı öğrenmesi çok zor olan yazı sistemi “Kanji” gibi daha pek çok unsur, eskiye ait izler taşıyor. Japonlar kültürünü korumayı çok iyi başarıyor. Sofralarında “Ohaşie” adı verilen çubukları kullanıyor, yeşil çaydan kesinlikle vazgeçmiyor, geleneksel Kabuki Tiyatrosu’nu izlemek için genci yaşlısı uzun kuyruklar oluşturuyor, çay seremonisi turistler için bir gösteri olarak sunulmaya devam ediyor…



Peki, nasıl oluyor da geleneklerine bu kadar bağlı kalan Japonya sanayide dünyanın ikinci gücü olmayı başarıyor? Batı modernizminin kültürünü ezip yok etmesini nasıl önlüyor? Waseda Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mesci, Japon kültürü ile ilgili olarak yaptığı konuşmada, minimalizmin Japon kültürünün temelini oluşturduğuna dikkat çekiyor. Prof.Dr. Sekine ise, Japonların yaşam tarzlarında sadeliğin ön planda olduğunu belirtirken, Japonların çalıştıkları şirketleri Japon İmparatorluğu’nun yerine koyduklarını anlatıyor ve şirketin ayakta kalması için her Japon’un var gücüyle çalıştığını belirtiyor. Örneğin Toyota için çalışan bir işçi kendisini adeta imparatora adar gibi firmasının başarısına adıyor ve ölene kadar aynı yerde çalışmaya devam ediyor. Bir Japon için kendisinden önce firması geliyor. Kişisel başarılarıyla asla övünmüyorlar. Onlar işin şirketlerin, kurumların başarısı daha önemli, işten çıkarılmadıkları müddetçe, ölene kadar aynı işyerinde çalışıyorlar. Belki de bu yüzden ekonomik durgunluk içindeki Japonya’da işten çıkarılanlar tam bir şok yaşıyor. Metrolar, parklar ya da havalimanları gece geç saatlerde işsizlere barınak oluyor. 122 milyon nüfusu olan Japonya’da yüzde 5’lere varan işsizlik oranı ve buna bağlı olarak işsiz kalmak, Japonlar için belki de başlarına gelebilecek en kötü olay. Bir Japon, ömrünü adadığı işinden çıkarılmasını hazmedemiyor, gururuna yedirip devletin evsizler için gösterdiği barınakları kullanmıyor. Çekirdek ailenin yaygınlık kazandığı Japonya’da yaşlılar ülke ekonomisi için bir yük olarak görülüyor. Çocukları tarafından bakılmayan yaşlılar, bakımevlerinden hizmet alıyor, zor günlerinde kullanmak üzere parasını harcamayıp yastık altı yaptıkları için eleştiriliyorlar. Son yıllardaki işsizlik ve değişen yaşam koşullarıyla birlikte intihar vakaları da artmış durumda.


Son istatistiklere göre Japonya’da ortalama hergün 100 Japon intihar ediyor.

Japonya hakkında…


Telefonda alo yerine “Moşimoşi” diyorlar…


Sushi’den sonra en ünlü yemek Tempura… Golf en popüler spor…


Hepsinin son model arabası var ama metroyu kullanıyorlar. Stres atmak için bol bol atari oynayıp, karaokeyle eğleniyorlar…


Şinto ve Budizme inanıyorlar ama gençler Hıristiyan kiliselerinde evleniyor.


Türklere Toruko diyorlar.


Pirinçten yapılan şarap Sake’yi çok seviyorlar.


Alışverişte asla pazarlık yapmıyorlar.


Çöpler mutlaka geri kazanım için ayrılıyor. Her evde dört çeşit çöp torbası var ve çöpler türlerine göre ayrılarak toplanıyor. Gazete çok okunuyor, gazetelerin toplam günlük tirajı 50 milyonu buluyor.


Tanıştıkları herkese mutlaka kartvizitlerini veriyorlar, öğrencilerin bile kartvizitleri var. Sharp’ın 2010 yılının teknoloji harikaları şimdiden hazır.


Akıllı bilgisayarlar, evlerde buzdolabındaki eksik malzemenin siparişini veriyor, çocuklara nasıl keman çalınacağını öğretiyor, iş yerlerinde sekreterin yerine geçiyor, sizin adınıza randevular alıyor…


Okullarda öğrenciler sınıflara ayakkabılarını çıkararak giriyorlar. Dışarıda ayakkabılarını koymaları için büyük bir ayakkabı dolabı var, herkes ayakkabılarını girişte çıkarıyor, dolabından terliğini alıyor ve sınıflara terliklerle giriliyor.


Her restoranın vitrinini mönüdeki yemekler süslüyor. Deniz ürünleri ve pirinç üzerine kurulu Japon mutfağında Sushi kadar ünlü olan bir başka yemek ise Tempura. 16.yy’da Portekizli bir tüccar tarafından getirilen Tempura, deniz ürünlerinin ve sebzelerin bir tür sosla kızartılmasıyla hazırlanıyor. Soya fasulyesiyle yapılan miso(çorba) ise sofralarından eksik olmuyor. Soya sosu, yeşil turp ve nosi(deniz yosunu) yemeklerin yanında mutlaka yer buluyor ve her restoranda mutlaka siz isteseniz de istemeseniz de yeşil çay servisi yapılıyor.


Çay seremonisi…



Japonya’nın Kyoto şehrinde, lüks bir otelin özel salonunda 800 yıllık çay seremonisine
davet edildik. Budist rahiplerin meditasyon sırasında konsantre olabilmek için içtikleri yeşil çay, Japon kültüründe oldukça önemli bir yere sahip. Çay seremonisinin yapıldığı oda önceden seremoniye hazırlanıyor. Odanın bir köşesinde çiçekler var ve bir yerlerden usul usul bir havuza akan su sesleri geliyor. Bütün bunlar seremoninin olmazsa olmazları.


Sessiz, mistik bir atmosferde gerçekleşen seremonide önce tatlı ikram ediliyor. Bunun nedeni ise içilen çayın acı olup, ağızda buruk bir tat bırakması. Ardından çay ikram ediliyor. Bir kase içinde toz halinde bulunan yeşil çaya, sıcak su katılıyor ve köpürene kadar çırpılıyor, ardından büyük bir özenle hazırlanan bu çaylar, konuklara teker teker ikram ediliyor. Ama bu ikram, son derece yavaş, tadına vara vara ve müthiş bir huzur atmosferinde gerçekleşiyor. Tadı, günlük içilen yeşil çaydan daha lezzetli ve daha yoğun. Aslında asıl yeşil çay bu, Türkiye’de içtiğimiz yeşil çaylara kesinlikle benzemiyor.
Atom bombası mağdurunun anıları…



Bombanın adı Pikadon. Elona Gay, Hiroşima semalarına bıraktığı atom bombasının ardından Amerika’ya dönerden ardında haritadan silinen bir Hiroşima bırakmıştı. Seiko Komatsu, bir yaşındayken anne babasını kaybedince dedesi ve ninesiyle yaşamaya
başlamış. Atom bombasının atıldığı Hiroşima’ya 2.5 km uzaklıkta olan bir
kasabada yaşıyorlarmış. Şimdi 66 yaşında ama bombayla sarsıldıkları günü
tıpkı dün gibi hatırlıyor: “Ninem hastaydı o yüzden birlikte hastaneye gittik, işler uzayınca karnım acıktı diye ben eve döndüm. O zamanlar yiyecek hiçbirşeyimiz yoktu, turp yapraklarını ve pirinci pişirip çorba yapıyorduk, tadı çok kötüydü ama mecburen yiyorduk. Evde ‘tadı çok kötü’ diye söylene söylene çorbamı içiyordum. Kahvaltımı bitirip yan odadaki dedemin yanına geçerken birden bire pencereyi kırmızı bir ışık kapladı, korkunç bir
gürültüyle sarsıldık, o kadar şiddetliydi ki beni beş metre öteye savurdu, ne olduğunu anlayamadım.”



O korkunç günün her anını yıllar sonra bile hissediyordu Seiko Komatsu. Gözleri fal taşı gibi açılmış neler yaşadığını anlatırken sesi titriyordu. Bombanın etkisiyle bütün eşyaların parçalanıp darmadağın olduğu eve hayretler içinde bakarken kendi bedenindeki yaraların
farkına varmış. Komatsu, “vücudumun her yerine cam parçaları saplanmıştı, çok sıcak havanın etkisiyle her yerim yanıklar içindeydi. Kollarımdan et parçaları sarkıyordu, hala izlerini taşıyorum ama kimseye göstermek istemiyorum.”


Başından yaralanan dedesi onu kaptığı gibi dağlara götürmüş, “atom bombasının etkisiyle yağan yağmur simsiyahtı” diyen Komatsu saatler sonra eve döndüklerinde ninesinin halini anlatırken gözleri doluyor. “Bizim için endişelendiği için saatlerce o siyah yağmurun altında yürüyüp eve ulaşmış ninem ama her yeri yanık içindeydi, acıdan kıvranıyordu, daha fazla mücadele edemedi, 5 gün sonra onu kaybettik.”



Yaşlı adamın hafızasına kazınan bir başka görüntü ise, okul bahçesinde yakılan yüzlerce ceset, kül haline gelmiş evler, sağ kalanların yavaş yavaş ölümün pençesinde kıvranışına tanık olması…. Bombadan iki ay sonra tren raylarının hemen yanında açan “Kanna” isimli kırmızı çiçekler ise umut olmuş onun için. İki yıl sonra dedesi de ölünce yapayalnız ve yokluk içinde bir yaşam sürmüş.



Seiko Komatsu, şimdilerde Hiroşima’da Atom Bombası Müzesi’nde konferanslar veriyor, o günleri anlatıyor. Anlatıyor ki aynı acılar bir daha yaşanmasın.


Nükleer silahlara karşı olduğunu belirten Komatsu “O zaman Amerika masum insanların üzerinde denedi atom bombasını, onbinlerce insanımızı kaybettik.


Bugün eğer biri yanlışlıkla nükleer silahlara dokunacak olsa dünya yok olacak, oysa bizim birlikte yaşamaya, birbirimize destek olmaya ihtiyacımız var” diyor.

Seiko Komatsu, her anlattığında o dehşet günlerini bir kez daha yaşasa da trajedinin unutulmasını istemiyor. Yüreğinde ne varsa anlatıyor ki aynı acılar bir daha yaşanmasın…


Hiroşima’da atom bombasının atıldığı yer, açık hava müzesine dönüştürülmüş. Her yıl düzenlenen törenlerde ölenler anılıyor, anıta mumlar, çiçekler koyuluyor. Öğrenciler, kağıttan hazırladıkları yüzlerce turnaları anıta bırakıyorlar. Turna kuşu, Japonya’da barışın simgesi…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.