Âşık Veysel ve şalvarlı açıklamaya not

CHP’ye üye olan başörtülü ve çarşafa bürünmüş hanımların üye olmalarıyla hem CHP içerisinde, hem de Türkiye’de bu başörtülü ve çarşaflı hanımların üyeliği ile ilgili bir tartışma başlamıştı. Bu tartışma devam ederken CHP genel başkanı Deniz Baykal bir gazeteye vermiş olduğu söyleşide çok da talihli olmayan bir açıklamada bulunarak Cumhuriyet Devrimleri düşmanlarına önemli bir destek olmuştu. Bu yazımı o zamanlar yazmıştım, ancak bugüne kadar tuttum.

Baykal gazeteye yapmış olduğu açıklamada, “Ne yani, bu insanlarımıza Âşık Veysel’e yapılan muamele gibi muamele yapmamız mı isteniyor? Tek parti döneminde Kızılay’a poturlu, şalvarlı diye sokulmayanlar arasında Âşık Veysel de vardır. Âşık Veysel, Atatürk’le görüşmek üzere yola çıkar. Yollarda ne bulduysa, çoğu kez yürüyerek, konaklayarak Ankara’ya gelir. Kızılay’da bulvara geldiğinde jandarma, Âşık Veysel’i kıyafeti nedeniyle çevirir. Bulvara sokmaz. ‘Kıyafetin uygun değil’ der. Âşık Veysel, çaresiz, bulvardan döner ve Atatürk’le görüşemez” der.

Âşık Veysel özde cumhuriyetçi ve Atatürkçüdür. Onun Atatürk ile görüşmek arzusu ve bu arzunun gerçekleşememesi birbirinden farklı kaynaklar tarafından dile getirildi.

Bu kaynaklardan birisi Dr. Doğan Kaya’nın “Âşık Veysel”, Sivas Valiliği Yayını, 2004, sayfa 18’dir. Bu kitapta Âşık Veysel’in, köyünden ilk kez 1931 yılında çıktığı ve Ahmet Kutsi Tecer’in Sivas’ta düzenlediği Âşıklar Bayramı’na katıldığı anlatılır.

O zamanlar Sivrialan köyünün bağlı olduğu Akçakışla Nahiyesi Muhtarı Ali Rıza Bey’in orada saz çalan Aşık Veysel’i çok beğendiğini ve Cumhuriyet’in 10. yılı için bir destan yazmasını istediği belirtilir kitapta. Âşık Veysel 29 Ekim 1933 tarihinde10. Yıl kutlamalarına bir destan hazırlar ve bu destan orada okunur. Veysel’in okumuş olduğu bu destan müthiş bir çoşku yaratır. Bu çoşku sonrasında Ali Rıza Bey Veysel’e Ankara’ya gidip destanını Mustafa Kemal’e okumasını önerir. Üç ay yürüyerek Ankara’ya varırlar, gerisini Veysel şöyle anlatır:
“Yanımda, şimdi rahmetlik oldu, Küçük Veysel var. Birkaç yere danıştık, Atatürk’ü nerede görürüz diye. Huzura varmadan da sazın tellerini değiştirmek istedik.

Şimdi Ulus Meydanı’na, o zaman Karacaoğlan Çarşısı adıyla anılıyor, vardık.

Bırakmazlar içeri. Kafadan gayrı müsellah bir polis dikmişler, “olmaz da olmaz” diyor.

Meğer o sıra İran Şahı gelecekmiş de, tertibat varmış. Ne bilelim, köylülük bir, cahillik iki, körlük üç. Döndük, Hakimiyet-i Milliye matbaasına gittik. İlgi gösterdiler. Destanı okuyunca beğendiler. Fotoğrafımı çektiler. Gazeteye bastılar. Gazetede şiir ve fotoğrafımız çıktığı gün, köylü elbisemize rağbet etmeyen polisler elimize ayağımıza sarıldı.”

Burada Âşık Veysel yanında olanın Âşık Küçük Veysel olduğunu söylemesine rağmen, yanında olan kişinin İbrahim Tutiş olması gerektiğini iddia ediyorum. Zira Âşık Veysel 1938 veya 1939 yıllarından sonra Âşık Küçük Veysel ile beraber olmuştur. Bu iddiam Âşık Küçük Veysel Erkılıç’ın oğlu sevgili arkadaşım Hasan Erkılıç tarafından da onaylandı. Âşık Veysel’in “yanımda Âşık Küçük Veysel vardı” ifadesinin İbrahim Tutiş ile kırgınlığı ile açıklanır belki.
Hâkimiyet-i Milliye’nin konuyla ilgili haberi Aydınlık dergisinin 7 Aralık 2008 tarihli sayısında Şule Perinçek’in imzasıyla yayımlandı. Veysel’in “resmimizi de çektiler” dediği fotoğrafı ilk defa Aydınlık dergisinde yer aldı. Aydınlık dergisinde yayımlanan haber şöyledir: “Elinde taşıdığı sazının yanık memleket havaları üzerinde şimdi o inkılâbın şarkılarını söylüyor” deniliyor. Ve devam ediyor: “Şimdi tarihe mal edilmiş olan bozuk bir idarenin ihmalciliği yüzünden tahsilsiz ve cahil kalmış olan bu özlü ruhların çocukları hiç şüphesiz ki yarın memleketin her köşesinde büyük Türk sanatının beklediğimiz eserlerini verecekler, istidada kültürü ilave etmek imkânını bulacaklardır”.

Atatürk yıllar sonra Dolmabahçe’de İstanbul Radyosu’nda Âşık Veysel’in programını dinler. Görüşmek ister, çağırtır. Ata’nın son günleridir. Fakat radyodaki programdan sonra Arapkirli Mehmet adlı kapıcı Veysel’i misafir olarak evine götürmüştür. Ulaşamazlar. Daha sonra bunu haber alan Veysel, Ata ile görüşmek ister; fakat Ata artık komadadır. Kısacası görüşemez.

Aşık Veysel’in Atatürk ile görüşme arzusu Mustafa Ekmekçi’ye de bir yazısında konu olur. Yeni Ortam gazetesinin 1 Ocak 1973 tarihli sayısında Mustafa Ekmekçi „Köyüm Perişan diye Veysel Ankara’da kalmazdı“ adlı bir makale kaleme almış. O yazının „Mustafa Kemal Veysel’i istetiyor“ adlı alt başlık altında verdiği olayı, Mustafa Ekmekçi Âşık Veysel’in ağzından onun Atatürk’ü görme istemini ve radyoya ilk çıkış serüvenini okuyucusuna aktarıyor.
Aşık Veysel yanında İbrahim Tutiş ile İzmir’den İstanbul’a gidiyor. Yanlarında da bir mektup götürüyorlar. Aşık Veysel ve İbrahim Tutiş İstanbul’da Sivaslı hemşehrilerini buluyor ve onların olanakları dahilinde konaklıyorlar. Ertesi gün de yeni açılan İstanbul Radyosu Müdürü Mesut Cemil Bey’i buluyorlar. Yanlarında götürdükleri mektubu Mesut Cemil Bey’e veriyorlar. Mesut Cemil Bey her iki Aşığı önce bir dinliyor ve onların akşamınan saat sekizde gelmelerini istiyor. Akşam radyoya varıyorlar, daha önce sazın hiç çalınmadığı radyoda çalıp, söylüyorlar. Radyodaki proğramdan sonra Arapkirli Mehmet Efendi adında bir kapıcı Aşık Veysel ve İbrahim Tutiş’i radyo önünde bekliyor. Onlar çıktıktan sonra da Mehmet Efendi, Kuledibi’nde olan kapıcı dairesine götürüyor ve ağırlıyor.

Ertesi gün tekrar radyoya giderler. Radyo müdürü Mesut Cemil Bey, âşıkların İstanbullular tarafından çok beğenildikleri anlatılır ve kendileri için gönderilen çiçekleri gösterir. “Kalacak yerimiz bile yok, çiçekleri ne yapalım” derler. Mesut Cemil Bey, Aşık Veysel ve arkadaşı İbrahim Tutiş’i beğenenlerden birisinin de Mustafa Kemal Paşa oduğunu anlatır. Mustafa Kemal radyoya telefon etmiş, saz çalıp türkü söyleyenlerin kendisine getirilmesini istemiştir. Mesut Cemil Bey ise radyodan ayrıldıklarını ve adreslerini de bilmediğini söyler ve bütün gece İstanbul’da Veysel ve arkadaşını arattırır. Ne yazık ki, Kuledibi’nde Mehmet Efendi’nin kapıcı dairesinde gecelediklerini bilemezler.

Mustafa Kemal’i görme fırsatı kaçmıştır. “Ne yapalım” diye düşünürken, Mesut Cemil Bey, bir mektup yazacağını ve o mektupla doğru Dolmabahçe Sarayı’na gitmelerini ister. “Ne çıkar ikbale bakalım” derler. Mektupla Dolmabahçe Sarayı’na varırlar, âşıkları tanıyan yoktur “Akşam Atatürk bizi aratmış, şimdi duyduk, geldik” derler.
İçeri girerler, gerisi Âşık Veysel’in ağzından aktarılır: “ Alt kata vardık, tabii orada oturanlar, paşalar, şunlar, bunlar… Sazla varınca, onlar `Ne istiyorsunuz? diye sordular.
“Yaver Şükrü Bey’i görecegiz. Haber verdiler, geldi. Mektubu verdik, açtı, okudu:
“O bir zevk zamanı idi malum ya, şimdi çalışma zamanı. Haber vermeme imkân yok, veremem dedi, adresimizi aldı”.
“Nerde olsanız buldururum, eğer hatırlayacak olursa, öylelikle kaldı görüşemedik”.

Mustafa Ekmekçi’nin Veysel’in ağzından aktardığı Mustafa Kemal Atatürk’ü görme serüveni başka bir yazar tarafından da aynı kelimelerle anlatılmıştır. Bu kişi Mustafa Baydar’dır. Mustafa Baydar, Varlık Dergisi’nin 15. 8. 1987 tarihli sayısında Âşık Veysel’i 1944 yılında Sivas’ta tandığını, o günden sonra da Veysel ile iki defa daha, 1953 ve 1959 yıllarında, toplam üç defa görüşme olanağı bulduğunu yazdığı “Aşık Veysel Anlatıyor” adlı makalesinin girişinde, “yazının bütünüyle bu görüşmelerde oluşan bir özet” olduğunu belirtiyor.

Yazının Atatürk ve Veysel ile ilgili bölümünde Mustafa Ekmekçi’nin anlatmış olduğu olay aynen anlatılır, olay aynıdır, isimler aynıdır; Arapkirli Mehmet Efendi, Mesut Cemil Bey, Yaver Şükrü Bey, adres alınması ve malesef görüşememe anlatılmaktadır.

“Ben Atatürk’ü çok seviyorum. Ama, herkes gerek şahsen, gerekse fotoğrafından görüyorlar, istifade ediyorlar. Ben ise bunların hepsinden mahrumum. Kulaklarımın sesini işitmeyi candan arzu ediyorum, dedimse de kısmet olmadı” der ve Âşık Veysel üzüntüsünü ifade eder. Ne şalvar vardır, ne de kılık kıyafetinden dolayı reddedilen Âşık Veysel.
Âşık Veysel ömrünün büyük bir kısmını Sivrialan köyünde geçirmiştir. Âşık Veysel ile sohbet etme fırsatı bulan, onunla yaşayan, onu tanıyan ve bilen Sivralan köylülerinden bazıları vardır. Bu kişiler çeşitli biçimlerde Aşık veysel ile anılarını anlatmışlardır. Bunlardan hiç şüphesiz en önemlilerden birisi Aşık Veysel’in büyük oğlu Ahmet Şatıroğlu’dur. Ahmet Şatıroğlu ile Sivrialan köyünün yetiştirdiği yazar ve araştırmacı Gülağ Öz Halk Ozanlarının Sesi dergisinin Mart 1993 sayısı için bir söyleşi yapmıştır. Bu söyleşide Ahmet Şatıroğlu da Mustafa Kemal’i görme serüvenini aynen Mustafa Ekmekçi’de ve Mustafa Baydar’da olduğu gibi dile getirmiştir.
Gene Sivrialan köyünün yetiştirdiği şair Veysel Kaymak, Veysel’in Sivrialan köyünde yaşadığı yıllarda köy okulunun müdürü ve öğretmeni olarak görev yapmıştır. Benim de öğretmenim olan Veysel Kaymak da “Âşık Veysel’li Yıllar” adlı kitabında “Atatürk’le Görüşme” bölümünde görüşmenin nasıl gerçekleşemediğini anlattıktan sonra, Aşık Veysel’in görüşmek mümkün olmadığından üzüntü duyduğunu anlatmaktadır.

Gene Sivrialanlı bir araştırmacı Gülağ Öz “Bütün Yönleriyle Âşık Veysel” adlı kitabında Âşık Veysel’in Atatürk ile nasıl görüşemediğini anlatır ve Âşık Veysel’in üzüntüsünü o da dile getirir.

Yazımı büyük ölçüde bitirdikten sonra okuması için şüphesiz Âşık Veysel konusunda söz söyleme hakkının olduğunu düşündüğüm, Âşık Küçük Veysel’in oğlu Hasan Erkılıç’a ilettim. Hasan Erkılıç bana “Bizim köyde hiç şalvar giyilmedi” dedi. Yaşıtım olan Hasan Erkılıç’ın bu uyarısından sonra geçmişi hatırlamaya çalıştım. Köyümüzde şalvar giyme geleneğini hatırlamıyorum. Hatırladığım iki önemli şey vardı ki, hem Âşık Veysel hem de onun yol arkadaşı İbrahim Tutiş temiz giyimli insanlardı. Sanki Atatürk’ün Şapka Devrimi’nin gönüllü görevlisiymişçesine kafalarında bir de fötr şapka bulunurdu. Şalvar fazla kumaş gerektiren bir giysidir. Sivrialan köylüleri 70li yılların ortalarına kadar şalvar giyecek kadar zengin olmadı. Sivrialanlılar 1970’li yıllara kadar sadece tarım, hayvancılık ve bir de Çukurova’da işçilikten elde ettikleri kazançla geçimlerini sağlarlardı. 1700 metre rakımlı olan köyde buğday, yulaf, arpa gibi tahıl ürünlerinin dışında ciddi ürün elde edilemezdi. Elde edilen tahıl ancak ve ancak kendilerine yeterdi. Bir teneke bile tahıl satacak ürünü fazladan olmazdı.

Hayvancılık da gene aynı şekildeydi, tümüyle kendi ihtiyaçlarına yönelikti. Koyunlarından elde ettikleri yün ile yatak yorgan, kazak, çorap ihtiyaçlarını karşılarlar, o gaz lambası ışığında dokunan kök boya kilimlere ip elde edilirdi.
Gaz, tuz ve bez gereksinimi ise Çukurova’da çalışarak elde edilen parayla satın alınırdı. Satın alınan gaz, tuz ve özellikle bezlerle, bir sonraki yılda Çukurova’da kanal, inşaat ve portakal bahçelerinde elde edilecek nakit paraya kadar idare edilirdi. Onun için de Sivrialan’ın kalabalık ailelerinde şalvar gibi fazla kumaş isteyen giysinin günlük hayatta kullanılması olası değildir. Dolayısıyla Âşık Veysel’in giymiş olduğu şalvar ifadesi Sivrialanlıların bu ekonomik durumlarından da olası görünmemektedir.
Ne Sivrialanlı araştırmacılar, ne oğlu Ahmet Şatıroğlu, ne de Sivrialanlı olmayan Mustafa Ekmekçi ve Mustafa Baydar gibi yazarlar Âşık Veysel’in Deniz Baykal gibi şalvardan, kılıktan, kıyafetten dolayı Atatürk ile görüşemediğini belirtir.
Atatürk’ün kurmuş olduğu parti genel başkanı, talihsiz bir açıklamayla Cumhuriyet düşmanlarına malzeme sunmuştur. Bu talihsiz açıklama Âşık Veysel’in dostlarını ve en az Âşık Veysel kadar Atatürkçü kesimleri yaralamıştır.

Meraklısına, Âşık Veysel’in Cumhuriyet’in 10. Yıl için yazmış olduğu destan aşağıdadır.

Atatürk

Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan

Sinesini hedef etti düşmana
Ölmüşken vatanı getirdi cana
Çekti kılıcını çekti meydana
Gören ibret aldı meydanımızdan

Çekildi sancaklar dayanmaz canlar
Şarktan garba gitti Türk’teki şanlar
O kadar paşalar o zabitanlar
Ayrılmadı asla sağ yanımızdan

Dumlupınar Sandıklı’nın cephesi
Dağları yıkıyor topların sesi
Kahraman askeri hücum etmesi
Cihan sele gitti al kanımızdan

Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi
Bir hücumda geçti öte denizi
Siyanet ettiler askerimizi
Vatan memnun kaldı zabitanımızdan

Şeyh Said de yüzün tuttu isyana
Milletini hor baktırdı vatana
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan

Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye
Başında sarığı değirmi diye
Tarttılar şeyhi ağır mı diye
Haberin doğrultun urganımızdan

Şeriatı düşündüler şerciler
Bir takım millete fesad verdiler
Her biri bir yerde hep geberdiler
Onlar kurtulmadı toplarımızdan

Aklı başında olan düşünür bunu
Şeriatçi oldu tüketen onu
Dağda belde fukaraya soygunu
Veren onlar idi vatanımızdan

Menemen meselesi geldi meydana
Orda birkaçları uydu şeytana
Mehdi diye kendi kendin urgana
Taktı kurtulmadı darlarımızdan

Gazi Paşa Hazireti bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan

İddiacı Türkiye’nin insanı
Çalışmakla kazandık biz vatanı
Aç kurt gibi parçaladık düşmanı
Şecaat görünce aslanımızdan

Kurtardık vatanı bu belalardan
Tiren hattı küşat ettik her yandan
Terakki etti mektebimiz hep birden
Teşekkür kazandık müşranımızdan

Hükümette milletini kayırdı
Bir affetti hapisleri koyverdi
Adaletle tebligatlar duyurdu
Çok şeref kazandık bayramımızdan

Türkiye’yi adalette yaşattı
Dağları deldirtti demir döşetti
Millete bir altın kemer kuşattı
Haşa nankör olman davranımızdan

Âşık Veysel bunu böyle söyledim
Benden de yadigâr bu kalsın dedim
Sözlerim yalan mı dinle efendim
Kurre-i arz doldu hep şanımızdan

Kaynak:
• Şule Perinçek, Aydınlık, 7 Aralık 2008, sayfa 8-9
• Veysel Kaymak, Aşık Veysel’li yıllar, 1996, yayınevi belirtilmemiş

• Gülağ Öz, Aşık Veysel Antolojisi. Uyum Yayıncılık

• Dostlar Seni Unutmadı Aşık Veysel, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Halk Edebiyatı Dizisi 58, 1999

• Aşık Veysel, Dostlar Beni Hatırlasın, Özgür Yayın Dağıtım, 8. baskı 1985

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 − 7 =