‘Kaderin şairi’ demişlerdi onun için’

Şarapla olmuşsam ben sarhoş, öyleyim.
Kâfir, ateşperest, putperestsem, öyleyim.
Herkesin bir zannı var hakkımda benim.
Ben kendime aitim; nasılsam, öyleyim.

Şarap içmek, şen olmak âyinimdir benim.
Uzak olmak küfür ve dinden, dinimdir benim.
Dedim dünya dedikleri geline: Nedir senin mehirin?
Dedi: Senin hürrem gönlün mehirimdir benim.

Islah olmaz bir asiydi. Hepimiz gibi o da, ‘Tanrı kimdir, nedir ve nerededir” türünden  sorular sormuş; bulduğu cevaplarla da bir çok insanı kızdırıp, bir o kadarını da aydınlatmıştı’

Ey doğru yolun yolcusu, çaresiz kalma;
Çıkma kendinden dışarı, serseri olma;
Kendi içine sefer et erenler gibi:
Sen görenlerdensin, dünya seyrine dalma.

Bertrand Russel’ın, ‘Hem şair, hem de matematikçi olarak tanıdığım tek insan’ diye tanımladığı Ömer Hayyam fizik, astronomi, simya ve tıp alanlarında da çok önemli çalışmalar yapmış bir bilim adamıydı. ‘Zamanının bütün bilgilerine vakıf olduğu’ rivayet edilirdi. Buna rağmen kendisi, şu sözleri söyleyebilecek kadar bilgeydi:

Dedim: artık bilgiden yana eksiğim yok;
Şu dünyanın sırrına ermişim az çok.
Derken aklım geldi başıma, bir de baktım:
Ömrüm gelip geçmiş, hiç bir şey bildiğim yok.

Cebir Risalesi adlı baş yapıtıyla matematikte çığır açan Hayyam’ın  edebiyat dünyasına hediye ettiği Rubaiyat (Dörtlükler), 12. yüzyılın en çok tartışılan eseridir. Konunun  uzmanı Sâdık Hidâyet bakın ne diyor: ‘Belki de dünyada Hayyam’ın terâneler mecmuası gibi pek az kitap reddedilmiş, nefretle karşılanmış, tahrif edilmiş, iftiraya uğramış, mahkûm edilmiş, hallaç pamuğu gibi atılmış, dünyaca meşhur olmuş ve sonunda tanınmadan kalmıştır.’

Behey habersizler! Gördüğünüz şekil bir hiçtir.
Şu nakışlı, süslü dokuz kubbe de bir hiçtir.
Mutlu olmaya bak; şu fesâd âleminde zira
Bir âna bağlıyız biz. O ân da bir hiçtir.

Şekilciliğe dayanan, insanlığı boyundurluğu altına alan davranış ve düşünceleri kinayeli bir dille eleştirmiş;  zaten kısa olan ömrün akıl ve sağduyu ile değerlendirilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Geçmişi unutup, geleceği umursamadan, cennet/cehennem kavramlarına kapılmadan, nimetleri Tanrı tarafından ona hediye edilmiş bu güzelim kürede sevgi ve sevinçle yaşamalıydı insan’

Gülün yüzünde bahar meltemi ne hoş!
Çimenlikte iç açan bir yüz ne hoş!
Geçen günden konuşman değil hoş;
Mutlu ol; konuşma dünden; bugün ne hoş!

Dörtlüklerini taviz vermeden yazan Hayyam, aynı cesareti yaşamında da göstermiş; himayesi altında olduğu Selçuklu veziri Nizam-ül-mülk’ün mevki ve güç vaad eden tekliflerini reddetmişti.  Sultan Melikşah, Nizam-ül-mülk ve nihayetinde ikisini de öldürmeyi başaran Hasan Sabbah üçgeninin içinde, kudret adına verilen savaşlardan yara almadan hayatta kalabilmişti.

Göz açıp kapatıncaya kadar geçen yetmiş dokuz yıllık ömrü, 1123 yılında Nişabur’da son bulduğunda, sevenleri arzusu üzerine şöyle yâd ettiler onu:

Ölünce bâdeyle yıkayın beni.
Saf şarapla telkin edin beni.
Bulmak isterseniz mahşer günü beni.
Meyhane kapısının toprağında arayın beni.

Rubaiyat’ın akibetine gelince’

Hasan Sabbah tarafından çalınarak tarihin dehlizlerinde kaybolan elyazmasının tek örneği, geçtiğimiz yüzyılın başlarında Benjamin O. Lesage adlı bir maceraperestin elinde yeniden ortaya çıkar. Lesage, bulmak için nice zorluklara katlandığı paha biçilmez şaheseri sevdiği kadına balayı hediyesi olarak vermeyi amaçlar. Amerika’ya gitmek için İngiltere’den gemiyle yola çıkarlar. Bindikleri gemi, 1912 yılında Newfoundland açıklarında batan Titanic’tir’

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

18 − 17 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.