Kadın, tabular ve insan olmak…

Yan masadaki  sakallı gencin bakışları ‘din ve  sosyal tabuların insan  üzerinde yarattığı  etkiyi’ getiriyor aklıma.


‘Ve tanrı, kadını yarattı!’ diye düşünüyorum.


Kadının, elindeki elmayı, Adem’e sunduğu ‘cennet günlerinden’ bu yana çok şey değişti elbet. Cennetten kovulup, gerçekler dünyasına gelen bizim sevgili çift, aynı hatanın tekkrarlanmaması için, kendini, tabular kuşatması altına aldı.Ama ne yazıkki Adem, Havva’yı birtürlü affademeyip, onu daha fazla ‘yanlış yapmaktan korumaya’ karar verdi.


***


Birçok dinde  olduğu gibi, islam dininde de , kadının konumu, kaçınılmaz bir kader. Bazı radikal gruplar tarafından belirlenmiş ‘politik ve sosyal sınırlamalar’ kadına ‘ dinsel kimliği’ de eklemiş durumda.


Yuzyıllar boyunca,  Atlantik’ten Çin’e kadar güçlenerek uzanan müslimanlık ‘öge , yaptırım ve değişmez kurallarıyla’, inananları arasında ‘aidiyet ve güvenlik’ duygusunu olusturmuş. Bu etkiyle, bazı ülkelerde, politik gücü elinde tutup, kitleleri ‘din yoluyla’ biraraya getirenler için, bundan daha ideal bir idare tarzı düşünülemezdi tabi ki. Osmanlı dönemi Mısır’ı hariç…


***


(….güneş, palmiye ağaçları arasından sıyrılıp, yavaşça tepeye yükselirken,  yan masadaki sakallı gence, mini etekli kız arkadaşı katılıyor şimdi de…)


***


Osmanlı İmparatorluğu’nun, Mısır’daki  sosyo-ekonomik gelişmelere katkısıyla, kadına da diğer islam ülkelerine kıyasla, daha ayrıcalıklı bir yer kazandırıldı. Diğer taraftan, islami  kurallarda Osmanlı’nın, araplara nazaran daha esnek davranması, modernliği simgelemekle birlikte, radikal dinciler arasında olumsuz tepkilere de yol açtı.


Osmanlı’ya kıyasla, Napolyon’un Mısır’ı işgaliyse, ülkeye sosyal ve kültürel açıdan herhangi bir yarar sağlamadı ne yazıkki. Bunun yanında 19.yy ve 20.yy aydınlanma çağında önemli bir etki uyandıran, Rousseau, Voltaire, Montesquieu, Paine, Fourier ya da Marks…islami ülkeler ve Mısır için, sosyal gelişmenin bir parçası olarak kabul edilmedi. Ve bu ülkeler, Avrupa’daki aydınlanma hareketlerinden uzak durarak ‘içine kapalı’ konumlarını korumaya devam etti.


Bu gelişmelerden faydalanma ayrıcalığını, ancak, Avrupa’da eğitim almış, sınırlı sayıdaki kişiler yakalayabildi.


Böyle bir ortamda, kadının ‘dini kurallarla belirlenmiş, eşit olmayan’ toplumsal yeri sabitleştirildi ve bu statü, emperyalist olarak tanımlanan batının kalkınma, kapitalizm ve aydınlanma hareketleri dışında tutuldu.


Sabit kurallar çerçevesinde yaratılan islami kimlik güçlenerek, dış eleştirilere karşı hassaslaştı ve aile, ‘dokunulmaz’ bir değer olarak kabul edildi.


İslami kuralları ilke edinen, Sayyid Kutb ve Ruhollah Khomeini ‘Batı devletlerindeki özgürlüğün tadını çıkaran kadınların hayırsız olduğunu; kadınların islami kurallarla korunmasının daha iyi bir yol olduğunu ve böylece onların, rastgele bir seks objesi olarak görülmesinin engellenebileceğini’ savundu. Bu yaptırımlar sonrasında, erkekler  ‘sosyal ve hukuki alanı kontrol etme’ ayrıcalığı kazanırken; kadınlara da ‘ancak evde ve yatak odalarında, insiyatifi ele alma’ hakkı tanındı. Bu kurallar, birçok ülkede de değişik yaptırımlarla sabitleştirildi. Örneğin, Sudi Arabistan’da kadınların araba kullanmaya ya da erkek akrabalarından birinin yazılı izni olmaksızın seyahat etmeye hakkı yok.


***


(….düşüncelerim, yan masadaki sakalıi-tesbihli genç ve mini etekli kız arkadaşının ateşli tartışmasıyla dağılıyor. ’Hayır, inançlarımı  değiştirmem gerekmiyor!…gitme… herşeyin çözümü mümkün!’ diye isyan ediyor genç kız. Genç kızın boynundaki ‘barış’ kolyesi, gün ışığını yansıtarak savruluyor bir yana…Kendime geri dönüyorum…)


***


Kadınların, Dini Sınırlamalarla Nasıl Başettiğine Gelince…


Değişik islam ülkelerinde, bazı kadınlar, sınırları zorlarken, bazıları da kaderlerini kabullenmiş ve kendilerini  olaylarin akışına bırakmış durumda.
Mısır’da ‘modern ve entellektüel’  kadın, Türk kadınlarından farklı değil. Bangladeş’te ise bayan elbiselerinde, bel kısımları açık olmakla birlikte, hala başörtüsü kullanılmakta. Java’da başörtüsü kullanılmadığı gibi, elbiselerde de bel ve karın bölümlerinin açık olması normal karşılanmakta. Senegal’de bayan giyiminde başörtüsü ve feraceden uzak durulurken; bunların tam tersine, Afganistan, Sudi Arabistan, İran gibi ülkelerde, kadınlar kendilerini örtü ve feracelerle kapama mecburiyetinde kalmış.


İlk müsliman felsefecisi Ibn Rushd, kadın hakları iddiasını ortaya atan  öncülerdendir aynı zamanda. Bundan 6yy sonra, Mısır’da, Osmanlı Mehmet Ali Paşa Dönemi’nde  yetişip, Fransa’da eğitim görmüş olan Rıfaat Al Tahtawi’de (1801-’73) kadın-erkek eşitliğinin ilk savunucusu oldu. Tahtawi’yi takiben yarım yüzyıl sonra, Mısır’lı yargıç Qassam Amine ise kitapları ve düzenlediği sosyal etkinlikleri ile ‘Arap Feminizmi’nin  kurucusu olarak kabul edildi.


Ne yazık ki 20.yy sonlarında, dini liderlerin politik zaferleriyle, radikal grupların güç kazandığı Afganistan, İran, Cezayir, Wahabi rejmi altındaki Sudi Arabistan gibi ülkelerde ‘kadınların ümitleri’ bir kez daha kırıldı.Ve ‘cennetteki elma önyargısı’ daha da güçlenip katlanarak devam etti onlar için.


***


Dünyanın çeşitli ülkelerinde, inançları ne olursa olsun, ‘Sevgi, saygı, eşitlik ve insan’ kavramlarına verdiği önemle, kadının yanında her zaman yer alan erkeklerin varlığını da unutmamak gerek.


Günümüzde, kendisine verilen ‘önemli aile ferdi’ konumuyla yetinmeyip ‘düşünmeyi, hissetmeyi, mücadele etmeyi, erkekle dayanışma içinde olmayı, üretmeyi….’ tercih eden kadın da  ‘çok seyin farklı olabileceğini’ bildiği hayatta,  ’güçlü olmanın, cesaret gerektirdiği’ inanciyla  ilerliyor…


***


(….bizim yan masadaki çifte gelince…onlar da sorunlarını ‘konuşarak ve birbirlerine anlayış göstererek’  çözümlediler…)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.