“Kadına yönelik şiddet siyasal bir mesele”

-Kadın cinayetlerini durduracağız çok iddialı bir isim. Bu isimle kurulan bu platform da elbette çok iddialıdır. Platform nasıl ve ne zaman oluştu. Kimler bir araya geldi? Nasıl örgütlendiniz?

Platformu Münevver Karabulut cinayetiyle birlikte kurduk, takip ettiğimiz ilk dava da budur. Bizi bir çocuk sayılan yaşta liseli Münevver’in öldürülüşü de, ardından cinayetin ele alınış biçimi de çok rahatsız etti. Katil, zengindi ve yakalanmıyordu. Emniyet Müdürü, görevini yerine getirmek yerine evlatları testere ile öldürülmüş aileye fırça atıyor, genç bir insanın öldürülmesinin üstü örtülerek, konu magazinleştirilerek ele alınıyordu. Aslında kadınların erkek şiddetiyle öldürülmeleri, yani “kadın cinayetlerinin” hepsi böyle 3. Sayfa haberi, herhangi bir adli konuydu yetkililer ve basın için. Oysa “cinnet geçirdi”, “kıskançlık cinayeti”, “aşk cinayeti” denilen, kadınların erkekler tarafından sırf cinsiyetleri nedeniyle rahatlıkla öldürülebiliyor olmasıydı. Bu anlamıyla politikti; adı “kadın cinayeti” idi.

Dolayısıyla biz, gerçeğin üzerinin örtülmesine karşı “kadın cinayeti” diye gerçek adını kullanmaya başladık. Bu biraz ürkütücüydü ama bu ürkütücü olanı durdurmak mümkündü. Kadınlar hiç bir sağlık sorunu olmadıkları halde ve genellikle de genç yaşlarında erkek şiddetiyle, erkek eliyle öldürülüyordu. Hepsi önlenebilir ölümlerdi ve durdurulmalıydı.

İddialı olmamızın temelinde kadın cinayetlerinin gerçekten durdurulabileceğini ve bunun ancak mücadeleyle kazanılacağını bilmek var. “Mağdur olduk” demek yerine “muhatap” olduğumuzu bilerek, mücadele etmeye karar verişimiz ve azmimiz bu ismi almamızı sağladı.

2010 yılında kadın örgütleri, siyasi partilerden kadınlar, demokratik kitle örgütleri, dernekler, LGBTT örgütleri ve tüm kadınlara ve kamuoyuna geniş bir çağrı sonucunda, kurumlardan ya da birey olarak gelen herkesle beraber eylemlerimize ve dava takip etmeye başladık. Önce kadın cinayeti ile evlatlarını kaybeden ailelerinin acısını kendi acımız olarak duyduk, onların arasına karıştık. Ailelerle ve bu sorumluluğu bizim gibi duyan kadın kardeşlerimizle, sürekli ve çok yönlü bir emek vererek örgütlendik. Toplumsallaştıkça, farklı ülkelerden, illerden, işyerlerinden, üniversitelerden, liselerden, mahallelerden kadınlarla buluştuk, sayımız arttı. Şimdi çok sayıda ilden ve çeşitli ülkelerden platform çalışmalarına katılım var.

-Kadın cinayeti sözü size ait bir söz. Bugüne kadar hiç kullanılmayan bu sözü kabul ettirdiniz. Töre cinayetleri vs. vardı ama kadın cinayeti kullanılmıyordu. Artık kullanılan bu sözü hukuk kapsamına da almak gerekiyor…

Başlarken bir kadının öldürülmesine dair hafızalarımızda Güldünya Tören’in ve töre öne sürülerek kaybettiğimiz kadınların hatırası vardı. Her ne kadar birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılamasa da, her ikisinde de hayatını kaybeden kadın olsa da, bugün yaşadığımız başka bir olgu. Doğrudan “töre”; yani kadınların da içinde yer aldığı bir aile meclisi kararı olmadan, sadece bir erkek tarafından verilen kararla kadının sadece “kadın” olduğu için ve aslında boşanmak, ayrılmak ya da kendi hayatına dair bir karar almak istediğinde, yani modern anlamda temel haklarını ararken öldürülmesi söz konusu.

Töre cinayetlerine karşı olan, tepki veren kesimlerin bile “ihtiras cinayeti”, “tutku ve kıskançlık cinayeti” gibi terimler kullanması ve bu cinayetleri bir kendini kaybetme anı olarak ele alması, hukuki açıdan indirimlerin sürmesine, böyle bir insanlık suçunu meşrulaştırılmasına neden oluyordu.

Tam o sıralarda Ayşe Paşalı, o hafızalarımızdan asla silinmeyecek yüzü ile toplumun gündemine geldi, ardından çok sayıda kadın boşanmak ya da ayrılmak isterken öldürüldü. Birçoğu korunmak için başvurmuştu, yani modern haklarının farkındaydı ve aslında hayatına karar verme hakkını arıyordu.

“Kadın Cinayetleri” teriminin devreye girmesi ve caydırıcı ceza talep ederek davaların takip etmemizin önemli sonuçları oldu; artık gerçek adıyla anılıyor, davalarda sanık avukatları ilk sözü “ bu cinayetin kadın cinayeti gibi ele alınmamasını talep ediyorum” oluyor çünkü davaya sahip çıkmamız ile indirimler, önleyebiliyoruz. Yargıtay “Türkiye’de acımasızca kadın cinayeti var, indirimle gelen dosyaları kabul etmeyeceğim” açıklaması yapıyor. Ancak bu fiili kazanım halen yazılı hukukta yerini almış değil, Ceza Kanunun buna göre düzenlenmesi için mücadele ediyoruz.

-Neler yapıyorsunuz? Ne tür projeleriniz var? Hangileri hayata geçti?

Önce ölüm ve şiddet olmadan yapılması gerekenin yapılması, kadınların hayatta kalması, 6284 sayılı Koruma Kanununun gerçekten uygulanması için mücadele ediyoruz. Son dönemde ne yazık ki kadınlar korunma altındayken öldürülebiliyor. Geçtiğimiz günlerde adliye binalarında yanlarında koruma memuruyla beraber öldürülen kadınlar oldu. Çağlayan ve Elazığ Adliyesindeki cinayetler, devletin kadınları koruyamadığını açıkça ortaya koydu. Biz platform olarak Ayşe Paşalı’yı korumayan eski kanunu, kapsayıcı ve etkin bir kanun ile değiştirmek için çok emek verdik mücadele ettik. Son iki yıldır elimizde görece iyileştirilmiş bir kanun var ama uygulanmıyor. Kanunda sorumluluğu tanımlanan savcılık, kolluk kuvvetleri gibi kamu görevlileri, önce nasıl uygulayacaklarını bilmediklerini öne sürüyorlardı. Bunun üzerine uygulama yönetmeliği yayınlansın diye de çok mücadele ettik, öneriler de getirdik ve bir yönetmelik yayınlandı. Platform olarak biz de hızla, ulaşabileceğimiz tüm kadınlara, korunmayla ilgili haklarını bilsinler diye eğitimler de yaptık. Bu süreçte çok sayıda hayatta kalma mücadelesi veren koruma altındaki kadın kardeşimizle buluştuk, onların hakları için şimdi birlikte mücadele ediyor ve durumu tam içinden görüyoruz ki, koruma kararları kağıt üzerinde kalıyor. Son dönemde ağırlıkla kanunun uygulanması için mücadele veriyoruz.

Öte yandan bir kadın kardeşimiz öldürüldüğünde başlayan ceza hukukunda da, “Kadın Cinayeti” teriminin hukukta yerini alması için platformumuzun Ceza Kanununa Ek Madde önerisi var. Adalet Bakanlığı’nın ve Meclis’in yapması gerekip de yapmadığı çalışmayı; “TCK Ek Madde Teklifini”, biz hukukçularımızla titizlikle hazırladık, 25 Kasım 2013 tarihinde Meclis’e Milletvekili Melda Onur’un desteğiyle ve ailelerimizle götürdük. AKP Grup Başkanvekili ile de görüştük. Ardından Uluslararası bir imza çalışması ile imza da topladık ve her milletvekiline mektup gönderdik ancak hala mecliste bekliyor, çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Öldürülen kadın kardeşlerimizin aileleriyle, Türkiye’nin dört bir yanında takip ettiğimiz cinayet, yaralama ve cinsel saldırı davalarında fiilen sonuç alıyoruz. Yargıtay taleplerimiz yönünde açıklamalar yapmak zorunda kalıyor ama bütün bunların resmi olarak da hukuk da yerini alması için uğraşıyoruz. Ayrıca, kadına yönelik şiddet fiillerinin kesilmesi için yaralama, tehdit gibi suçlarda da Önleyici Etkin Ceza uygulanması, bu suçları işleyen ve hüküm giyen kimseler denetimli serbestlikten faydalanmasın istiyoruz.

Ve elbette esas olan ailelerimizle kader birliği ediyoruz, onlarla birlikte kurduğumuz bir derneğimiz var, böylelikle gönüllü avukatlarımız ile birlikte davaya müdahil de oluyoruz. Bizim ısrarla önermemiz sonucunda Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da davalara müdahil oluyor. Dışarı düzenli olarak sürdürdüğümüz basın açıklaması ve eylemlerimizle kamuoyunu davalar ve kadın cinayetleri hakkında bilgilendiriyoruz. Eylemlerimiz sadece şiddet konusunda değil, hükümetin kürtaj ve üremek haklarıyla ilgili açıklamaları, çalışma hayatına saldırılar, erken evlilikler ve bunun gibi kadınların her tür hak ihlaline karşı refleks olarak da devam ediyor.

-Kadın cinayetleri son yıllarda artış mı gösterdi, yoksa artık medya aracılığıyla biz daha fazla mı duyar olduk. Bu konuda eski yıllardan bu yana tutulmuş bir istatistik var mı?

Kadın cinayetleri arttı mı, yoksa görünürlüğü mü arttı? en sık karşımıza çıkan soru diyebilirim. Hükümet, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, eskisi-yenisi bakanlar, valiler “cinayetler artmıyor görünürlük arttı” diyorlar. Keşke böyle olsaydı, kadınların hayatta kalmasını herhalde en çok isteyen bu uğurda emek veren bizleriz. Ama yetkililer bunu kötüye kullanıyor; toplumun diğer tüm sorunları, hakları ve beklentileriyle ilgili olduğu gibi, burada da çözüm bulmak yerine, sorunun üstünü örtmeyi deniyorlar. Basına kadın cinayetlerini haber yaptırtmamayı bile denediler örneğin. Gelin görün ki, gerçeğin üzeri hiçbir şey ile örtülemiyor. Hem can yakan sorunun devam ediyor oluşu hem de kadın cinayetlerini durdurmak için önemli bir mücadelenin varlığı, bunu yapabilmelerini önlüyor.

Doğrusu şudur; hem kadın cinayetleri hem de görünürlük arttı.

Birincisi cinayetlerin artışını, bu uğurda mücadele eden kadınlar değil, 2009 yılında dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin, bir soru önergesine verdiği yanıtta söyledi. İşte o artık meşhur olan “kadın cinayetleri %1400 arttı” verisinin kaynağı, bakanın boş bulunup söyledikleridir. Bu cümlenin üzerine büyük bir toplumsal mücadele yükseleceğini bilse söylemezdi, sonradan çok pişman da olmuştur. Bunun kanıtı son günlerde şu anki Adalet Bakanı Bekir Bozbağ’ın yaptığı daha doğrusu yapmadığı açıklama. Adalet bakanlığına kadın cinayetlerini önergeyle soruluyor ve konunun muhatabı bakan skandal biçimde “ bilmiyorum” cevabı veriyor. Başka bir ülkede olsak istifa sebebi olabilecek şekilde konuşabilmeleri ne büyük bir ayıp.

Açıkça örtmeye çalışıyorlar, buradan da anlayabileceğimiz gibi kadın cinayetlerinin görünürlüğü de ancak mücadele ile olabildi. Kendi hayatını seçmek istediği için öldürülen bu uğurda can veren kadınların ve onların hakkını yerde koymayan platformun mücadelesi sayesinde, sorunu örtmeye çalışanlara, hükümete, Adalet Bakanlığı’na, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na rağmen görünüyoruz.

-Erkek neden şiddete başvuruyor? Neden şiddetini arttırıyor? Yasalarda ki zafiyet mi doğuruyor bu durumu?

Türkiye’de şu anda kadınların canları pahasına kendi hayatlarını seçme mücadelesi var. Her gün, kadınların boşanmak ya da ayrılmak istediği için, kendi hayatına dair karar almak istediği için öldürüldüğünü görüyoruz. Kadınlar şehirleşme ve modernleşmeyle birlikte bu hayattan hakları olanı istiyorlar. Yani çalışabilmek, toplumsal hayata katılabilmek, memnun değil ise boşanabilmek, istedikleri gibi giyinebilmek istiyor. Yani kadınlar modernleşmek istiyor, erkekler buna ayak diriyor. Her kadın ölümü bu uğurda verilmiş bir mücadeledir diye düşünüyorum ve bu anlamda kadın cinayetleri feminizmin birinci dereceden konusudur.

Kadına yönelik şiddet siyasal bir mesele; öncelikle erkek egemenliğine karşı kadınların da örgütlü ve politik mücadele etmeleri şart. Şiddet kadar tehlikeli olan, şiddetin normalleştirilmesi döngüsü ve bunu kıracak olan; kadınların ayakları üzerinde durması, çalışması ve toplumun da bilincini açan politik mücadelesi olacaktır.

Ancak elbette kadınların başta yaşam hakkı olmak üzere tüm haklarını sağlamakta esas görev sahibi devlettir. Çağımızda doğal afetlerde bile daha az insanın ölümü sağlanabiliyorsa, devlet insan eliyle öldürülen kadınları, korumak için seferber olmalı, alarma geçmelidir. Bütün olanaklar devletin elindedir. Ayrıca kadınların ödedikleri vergiler, ölmelerini engellemek için elbette kullanılmalıdır. Kadınların çalışabildikleri, şiddete uğramadan güvenli yaşayabildikleri bir hayatı sağlamak devletin görevidir.

Korunma Kanunu mevcut haliyle yeterlidir ama uygulanmıyor; çoğu durumda kolluk kuvvetleri, kadınlar için önlem almayıp tersine kadınların yaşam mücadelesini bir yük olarak görüyor. Toplumsal eylemlerde her türlü olağanüstü önlemi alabilirken kadınlar için önlem almayıp, onları eve gönderiyorlar ve o evlerden cenazeler çıkıyor. Sığınma evleri ve ŞÖNİM’ler de çok yetersiz. Bu noktada devlet tüm olanaklarını seferber etmeli, başta Emniyet Genel Müdürlüğü olmak üzere kadınları korumakla yükümlü olan bütün makamlar görevini yapmalı, kadınlara bütçe sağlanmalı, sığınma evlerinin şartları düzeltilmeli, koruma başvurusu yapan kadın kardeşlerimize yeni bir hayat sağlanmalıdır.

Ceza Kanunu ise yetersizdir, bir an önce TCK’da önerdiğimiz caydırıcı ceza düzenlemesi yapılmalıdır. Bunlar acilen yapılması gerekenler, bir de orta ve uzun vadede yapılması gerekenler var: eğitimde, istihdamda, her alanda kadın erkek eşitliği sağlanmalıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki kadınları öldüren erkek şiddeti ve bunu kırmak için ne yazık ki AKP hükümeti önlem almıyor aksine kadınların varlığına ve haklarına saldıran politikalarıyla erkeklere cesaret kazandırıyor. Kadınların kaç çocuk doğuracağına, hangi yol ile doğum yapacağına, eğitime, çalışma hayatına ve öğrencilerin nasıl bir evde kalacağına kadar, yatak odalarına en mahrem alanlara kadar söz söyleyen her şeye karışan hükümet, kadınlar can verirken sessiz kalıyor. Ben hükümetin ölümleri hiç önemsemeyen bu çizinin ve muhafazakarlığın cinayetleri artırdığını düşünüyorum. Öyle ki, Muhterem Göçmen davamızda sanık avukatı “müvekkilim muhafazakardır, karısını başını örtmediği için öldürdü” savunması yaparak indirim almaya bile çalıştı. Davasını sahiplendiğimiz o kadar çok başörtülü kardeşimiz de var ki, sormak lazım, onları öldüren de aynı açıklamayı yapabilecek mi?

-Şiddet gören kadın profilinde bir değişim var mı?

Kadın cinayetlerinde tipik olarak her kesimden emeğiyle geçinen, ekmek parası peşinde ve aslında hayata bağlı kadın kardeşimizin, genellikle çalışmayan erkekler tarafından öldürüldüğünü görüyoruz. Emekçi sınıftan kardeşlerimiz daha sık öldürülüyor ancak orta ve üst sınıflar da cinayet oluyor. Özellikle bu sene akademisyen ve işkadınlarının da öldürüldüğünü gördük.

-Kadın hakları ihlali her konuda yapılıyor ama sanırım bu en kötüsü, yaşam hakkının elinden alınmasına sessiz kalınması mümkün değil. Akıllarda bir Münevver Karabulut olayı var ki, unutulması mümkün değil. Cinayete kurban giden kadınların aileleri nasıl bir tutum izliyor. Nasıl bir tutum izlemeli ayrıca?

Karabulut ailesinin, sessiz kalmayışı, dik duruşu çok önemliydi, hem tehdit aldılar hem de ahlaksız teklif diyebileceğimiz şekilde konuyu kapatmaları için para teklifleri aldılar. Hiç birine teslim olmayıp kararlı biçimde adaleti aradılar ve bizim mücadelemiz bakımından da, diğer ailelere örnek olmak bakımından da çok önemli bir köşe taşı oldu. Sonrasında mücadeleyi daha da ileriye taşıyan aileler oldu, kendi davaları bittiği halde platformla mücadele devam ediyorlar. Birbirleriyle, başsağlığı vermekten başlayarak büyük bir dayanışma sergiliyor, davaları birlikte takip ediyor, artık yalnızca kendi çocukları için toplumun bütün kadınları için mücadele eder hale geliyor ve platformun diğer tüm faaliyetlerine katılıyorlar. Ayrıca toplumda önemli değişiklikler oluyor, örneğin eskiden boşanmak isteyen kızlarını barıştırmak isterdi aileler, kadın cinayetleri gerçeği bunu değiştirdi; artık kızlarına sahip çıkıyor ve onun hayatını iyi yaşaması için gereğini yerine getiriyorlar.

-Medya kadın cinayetlerine, şiddet gören kadına nasıl yaklaşıyor? Üçüncü sayfa haberi olmaktan çıktı mı bu tarz cinayetler?

Cinayetlerin kitlesel iletişim araçları ile kamuoyuna duyurulması, cinayetlere karşı bir kamuoyu yaratmak için de çok emek veriyoruz. Bu un sonucunda artık her dünya görüşünden basın, gerçek adıyla kadın cinayeti haberi yapıyor. Ancak şu anda da haber dilinde sorun yaşıyoruz; “yasaya rağmen bitmiyor”,”kadın cinayetleri durdurulamıyor” tarzındaki haberler, cinayetleri normalleştiriyor. Ölümleri bir kader gibi kabul etmemizi sağlamaya çalışıyorlar. Oysa haber dili, kadın cinayetleri durdurulabilir tonunda olmalı, caydırıcı emsal davalar ve iyi örnekler öne çıkarılmalı, çözümler gösterilmelidir. Bunu yaptığımızda inanın tablo yarı yarıya değişecektir.

-Kocası tarafından ya da erkek arkadaşı tarafından şiddet gören, tehdit edilen kadınların izlemesi gereken yollar nelerdir? Bu kadınların ailelerine nasıl bir yol izlemeleri önerilmelidir?

Kadınların şiddet gördükleri ve tehdit altında oldukları durumda, 6284 sayılı Ailenin Korunması Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun ile güvenlikleri sağlanır. Yine kadın mücadelesiyle 2012’de kazanılmış bu yasaya göre resmi evlilik şartı aranmadan, sadece şiddete uğrayanlar değil, “şiddete uğrama tehlikesi altında olanlar” da korunur, “çağrılı” ya da “yakın koruma “ ve Şiddeti Önleme Merkezlerinde 24 saat destek alabilir. Devlet kadınları gereğinde koruma memurlarıyla, gereğinde sığınma evlerinde korumakla yükümlüdür. Kadınların barınma, maddi destek, rehabilitasyon ihtiyaçları karşılanır, tehdit edene önleyici tedbirler uygulanır, gerek duyulursa kadının adresi, işyeri ve kimliği bile değiştirilir. Kadınlar bütün bu olanaklardan çocukları ile birlikte yararlanabilir ve yeni bir hayat kurabilmeleri için gerekli destek ve danışmanlığı da alabilirler.

-Şiddeti Önleme Merkezleri ne iş yapıyor?

6284 sayılı yasa ile kurulan Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri ciddi anlamda işlevli kullanılır ise, önemli bir kazanım olacak. Platform temsilcilerimiz hemen her gün, bir büyük ilimizde, korunma hakkı için mücadele veren kadın kardeşimizle sorumlu makamlarda hak arıyor, ŞÖNİM’lerde neler olduğunu bizzat içinden görüyoruz. İçlerinde iyi niyetli çalışan personeller olsa da, bu merkezlerin daha fazla desteklenmesi lazım. Birincisi kadınların ulaşması bakımından zorluklar var, kent merkezlerinin oldukça uzağındalar. İkincisi 17.00 de mesai saati bittiğinde kapanıyorlar ama şiddet kapanmıyor ve çoğu cinayet de gece gerçekleşiyor. İçerisinde personel ve donanım bakımından yetersizlikler var, kısacası ŞÖNİM’lerin hem sayıca hem de nitelik olarak şartlarının geliştirilmesi gerekiyor

-Sığınma evleri kadını koruyabiliyor mu? Sosyal devlet olarak sığınma evlerindeki kadınlara nasıl bir hayat sunuluyor?

Ocak 2013’te yürürlüğü giren Kadın Konukevlerinin Açılması ve İşletilmesi Hakkında Yönetmelik ve Sözleşmeler gereğince; 10 bini aşkın nüfuslu yerleşim yerlerine en az bir kadın sığınağı, 50 bini aşkın nüfuslu yerleşim yerlerinde en az bir kadın danışma merkezi ve her 20 bin kadın için bir tecavüz kriz merkezi bulunmalı. Toplamda Türkiye genelinde 120 olan sığınma evi sayısıysa, olması gereken rakamın 63’te biri. Hem sayı yetersiz, hala hiç sığınma evi olmayan büyük iller olduğu gibi, mevcut olan illerde de hem nüfusa oranla yetersiz hem de şartlarının hiç de insani olmadığını biliyoruz.

-Devlet iş, ev, hatta kimlik değişikliği yapmak isteyen kadına nasıl bir yaklaşım gösteriyor. Kadının böyle bir hakkı var mı ayrıca?

Yasada tehlikenin büyük olduğu durumlarda Tanık Koruma Kanunu hükümlerinin uygulanacağı belirtiliyor. Bu sayede adres, işyeri değişikliğinden başlamak üzere, estetik operasyondan kimlik değiştirmeye, ülke değiştirmeye kadar çok geniş kapsamlı koruma tedbirleri geçerlidir.

-Devletin koruyamadığı kadın başka sosyal devletlere başvurabilir mi? AİHm’e başvurabilir mi? Yada bu süreç nasıl işliyor?

“İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmeler var. Yani devlet yasanın kadınların her ne suretle olursa olsun korunmalarını sağlayacağının önemli bir güvencesini veriyor. Dolayısıyla bunu yerine getiremediğinde, AİHM’e başvuru yapılabilir ancak bütün diğer durumlarda olduğu gibi burada da iç hukuk yollarının tükenmiş olması gerekiyor.

-Bir de üstü örtülen cinayetler var. İntihar olarak kapatılan çok dosya var. Bu konularda da çalışmalarınız var mı?

Platform tarihinde çok önem taşıyan bir davamız var: Esin Güneş 24 Ağustos 2010 tarihinde Siirt ili, Tillo ilçesinde bulunan kayalıklardan düşerek öldü, “intihar” denildi. Oysa esin öldüğünde yanında bir süredir şiddet gördüğü eşi Güven Güneş ve arkadaşı Beşir Üzüm vardı. Savcılık tarafından hazırlanan dosya takipsizlik kararı ile kapatılmasına rağmen ailenin avukatının ısrarlı çabaları sonucunda dava açıldı. Duruşmalar boyunca sanıklar Esin Güneş’in öldüğü güne ilişkin çelişkili ifadeler verdi. Tanıklar Esin’in boşanmak istemesi üzerine Güven’in “bizde boşanmak yoktur, ölmek vardır” dediğini ilişkin ifade verdiler. Olay yerine keşif incelemesi sonunda bilirkişiler Esin Güneş’in kendiliğinden düşmüş olamayacağını, itildiğini ifade eden bir rapor hazırladı. Ancak sanık avukatları bunu yeterli görmeyerek Adli Tıp Kurumu’na başvurulmasını istedi. Adli Tıp ise düşmenin kendiliğinden mi itilerek mi olduğunun tespitinin tıbben mümkün olmadığını belirtti. Bunun üzerine avukatlarımız ODTÜ Fizik Bölümü’ne başvurarak rapor talebinde bulundu. Rapor fizik kuralları uyarınca “Esin’in bir dış kuvvet olmadan düşme olasılığının %0” olduğunu yani “itme” sonucu gerçekleştiğini ortaya koydu. 2010 yılından bu yana serbest olan Güven Güneş ancak bu raporun mahkemeye gelmesiyle tutuklanabildi, Beşir Üzüm’e ise adli kontrol uygulanmaya başlandı. Bu sonuç çok önemliydi, 2 yıl boyunca “intihar” olanın “cinayet” olduğunu kanıtladık, bu açıdan tam bir gerçeği ortaya çıkarma durumu söz konusu oldu. Karar, ulusal basında manşetlerde yer aldı, hukuk fakültesi derslerinde emsal dava olarak müfredata girdi. Ardından gelen dönemde evlatlarını “şüpheli ölüm” ile kaybetmiş pek çok aile, umut duyarak platforma başvurdu, halen bir çok davamız var. Ve bu davalar daha zor, zaman ve sabır gerektiriyor. Her zaman Siirt’teki gibi de olmuyor; orada Esin’in tırnak arasında kocasının DNA’sının bulunması yani somut delil olması önemliydi, diğer davalarda bu kadar somut delile rastlanmayabiliyor. Ancak biz elimizden geleni yapmaya devam ediyoruz, hatta iç hukuk yolları tükense de AİHM’ taşıyarak vazgeçmediğimiz davalarımız var. Yine şüpheli ölümle hayatını kaybeden Gülay Yaşar kardeşimiz için davamız AİHM’de. Ve Gülay’ın babası Duran Yaşar’ı, hepimizin babası olmuş eşsiz bir insanı bu mücadeleyi verirken, adalete kavuşamadan kaybettik. Ona da söz verdiğimiz gibi Gülay için ve diğer tüm kardeşlerimiz için sonuna kadar elimizden geleni yapacağız.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − two =