Kalbin de söyledikleri vardır ki..

Dünyanın her yerinde, Onlara, “our good guys – bizim iyi çocuklarımız “ diyeceklerdi. Her kurumda var olan bu  iyi çocuklar, ”ne düşünüyorsun”u, “hiç”, “niye”yi, “nasılsa, bir düşünen var”la yanıtlarken, ahlak, iyilik, gerçek konusunda,  kesin yargıya da varacaklardı.


İyi çocuklar, iz bırakmayan avcılar; provokasyon düzenler, yakar, yıkar, bombalar, işkenceler üretir, esrar, eroin kullanır sonrasında, başka biriymişçesine, çocuklarını okşar, iştahla yemek yer, sevdalanırlardı. Diğer iyi çocuklar da, “ bizim iyi çocukları” maskeler, silahlandırır, beraat ettirir, pasaport verir, gerektiğinde kaçırırlardı.


Sahiplerden biri, “sağ ve sol fark etmezdi, onlar milletvekilliği dönemlerinde değil, daha genç yaşlarda, bölgesinde güvenilir saygın ve sözü geçen, halkıyla bütünleşerek, milleti ve vatanı için yapılacak mücadelede önder olabilecek niteliklerinden dolayı seçileceklerdi” itirafında  bulunmuştu da nihayet,  “iyi çocukluğun” kriteri, amacı  öğrenilmişti.


Misyonları yasal, yasadışı yöntemlerle sahiplerinin iktidarda kalmalarını sağlamak olan bu iyi çocukların bolluğunda ki Vadi’de, Gladio, kontr-gerilla, kurt, çete, özel harp tanımlamalarının ardı arkası kesilmemiş, “derin” de karar kılınmıştı. Sahipler,  ebedi huzursuzluklarında sürekli strateji geliştirir, “Vadiyi ve  halkını düşünmekten” yorulurlardı da, “neden yorarsın zayıf ruhunu, sonu gelmez planlarla ?”yı duymamazlıktan gelirlerdi.


İstediklerini yapma özgürlüğündeyken, sermayenin dolaşımı ve New World’ün farkında olamadan dünya da değişivermişti. Herhangi ülkede ki bir kriz,  tüm ekonomileri etkileyip,  yeni maliyetler yüklediğinden, istikrar önem kazanıp, diktatörlüklerin, yeşil kuşağın, talimatlarına göre yönettikleri Vadinin destekçisi, “emperyal dünya baronu” demokrasi, insan hakları ihracına da soyununca, kaçak insan, silah, uyuşturucu ticaretinden, kumardan, tahvil, bono, döviz ve borsa manipülasyonundan,  kredilerden oluşan milyar dolarlık rantı, Karahanlı’nın “ Devlet dediğin nedir ki ? Ben, sen, o değil mi ?”yle  ifşa ettiği, ben, sen, o, arada birbirlerini çelmeleyerek bölüştüklerinden, hep olageldiği gibi iç dinamiklerin etkisiyle değil, dış dinamiklerin tepkisiyle, değişen koşullara  Vadinin uydurulması zorunluluğu doğuvermişti.


Her şey öylesine karmaşık bir haldeydi ki,  burjuvazinin ulus devletinin zorbalığına, ırkçılığına  karşı savaşanlar, enternasyolanizmi, “dünyanın bütün işçileri birleşini” bayraklaştıranlar şimdi, gücü ellerinden kayanlarla, “nerede o eski dünya” özlemiyle kavrulurken, devletin tartışılmasını,  demokratikleştirilmesini dert edinmişlerdi. Ah, o dünyanın Maria’ları,  Andre’leri, Erdal’ları, Venceremos’la direnenleri, kaybedilen masumları, eli kanlıların yıllar, yıllar sonra, sanık sandalyesine çıkabildikleri, çıkamadıkları, sorgulamanın, “ihanet” yanıltmasıyla aslında, “sahip olduklarını yitirmelerine ihanetle” eşlendiği günleri.


Kendilerini omuzlayanları, hemencecik kenara fırlatmak, “kullanıldım” düşüncesine kaptırmakta olmazdı ya, palazlandırdıkları kurtlar zirvedeyken, hadlerini aşarak, imparatorluğunu ilan etmiş, bumerang gibi hedefe  “sahipleri de” koymuşlardı. Artık, gizlice konuşulan ama, ayyuka çıkan söylentileri, ”rüzgar ne kadar güçlü eserse essin, kayadan götüreceği ancak, tozdur”un bilincinde, psikolojik hareket, “derini”  bağımsızmışçasına  devlete boğdurarak, becerilerini bir kez daha ispatlama zamanıydı. Şeyh Şamil’in “İki kişinin bildiği sır değildir”i  yaygınlaşmamışken, siyasetçi, asker, bürokrat, mafyanın birlikteliği “kazara” ortaya çıkınca, mecburen atılacak  “artık, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” manşetleri, her şeyin yeni planlamalarla eskisi gibi oldurulacağının da habercisiydi.


Yapılacak tek şey, tarihsel deneyimleri dikkate alarak, ince dezenfarmasyonla olayı münferitleştirmek,  devleti yıpratmadan “beladan”  kurtarmaktı ki, o tarihsel deneyimler arasında kafasını kesip gömdükten sonra, çıkarılan başsız cesedin ibreti alem için sokakta asılması, sorgusuz, sualsiz kurşunlanan köylüler, toplu mezarlar, tehcir de mevcuttu.
 
Tam bu sırada, Vadinin “kaz gelecek yerden, tavuk esirgenmezinin” ayırımındaki clever boys’ları, Pokemon eğiticileri, “Pikachu seni seçtim”le hareketlenecek, geçmişte hatmettikleri öğretileri ortak nokta;  “ticarette, kazançta birlik, söylemde serbestlikte”  birleştireceklerdi. Rastlantı eseri, sağcı-solcu-dinci-liberal “A Timi”, bir yanda;  mafya, istihbarat liderlerinin öldürülmeden önce  son görüştüğü, belgelerin verildiği derinin içinde ki derinlik, diğer yanda; medya patronunun bacanağının danışmanı şeyhin  üniversiteyi kazanamayınca  “yaşasın  Amerika” diyen “Green Card”lı büyük oğlu, beri yanda; basın, yayıncı,  karizmatik küçük oğul, öte yanlardaysa; sağcı partinin milletvekili adayı yazar ile  süper prodüksiyonları, senaryo yazma tekniklerini incelemek üzere Hollywood’a yollanan gazeteci, tüm ilişkilerini işe, kar’a endeksleyecek, o güne değin yaşananları, sanal ortama taşıyıp, tartıştırarak, toplumu yönlendirecekleri görkemli “dizinin”  projesinde  buluşacaklardı.


Medeni görüntülerini sileceğinden sakladıkları, otoriteye düşkünlüklerini, kabadayılıklarını  “racon kesmem, kafa keserim” kükremesiyle,   “inandır da, istersen bir çöp tanesine inandır”ın rehberliğinde, bilginin küreselleşmesinden faydalanarak, “copy-cut-paste”la  derleyecekleri “Patchwork felsefe” ışığında, konu ve kurguda da zorlanmayacaklardı. Google’ın  yaratıcıları gibi buluşlara imza atacak değillerdi ya, bulunanı kullanacak, arama motorunda 40.000 bin “anlamlı ve güzel söz” taranacak, Bernard Shaw ‘ın, Kemal Tahir’in, Hz.Ali’nin,  Oscar Wilde’nın, Orhan Veli’nin  onlarca şair, yazar, düşünürün cümleleri, yeniymişçesine senaryoya montelenecekti.


Diziye,“bu devletten nasıl korkmazsın ya da korkmalımısın” dedirtecek öyküyle başlayacaklardı. Devlet, “konseyi” çökertmek için, 20 yıl bekleme pahasına, ortaçağın insanı en iyi yakınıyla  vurursun mantığıyla, Baronun oğlunu kaçıracak, yetimhaneye, oradan da Kant, Hegel, Mevlana  karışımı  müezzin Ömer efendiye teslim edecekti. Kolej’de, Mülkiye’de okutacakları Efe’nin, halka yaptıkları gibi kaderini çizerek, her adımda kimliksizleştirecek, Ali’ye, Polat’ta dönüştürüp, Gılgamışın gazabından kurtulmak için  tanrılara yakarışları sonucunda gönderilen ancak, yapacağı kıyımlarla Uruk halkını dehşete sürükleyen,  Enkidu’ya  çevireceklerdi.


Dizinin kahramanlarının isimlerine uygun türküler belirlerken, “adaletin bu mu dünya”, “yolun sonu görünüyor”u paslayacak, kadınsız, aşksız “dizi” yayvanlaşacağından, eşitliğin, özgürlüğün esamesinin okunmayacağı, erkeklerin hegemonyasında aksesuarlaştırılarak; çocuklara bakan, yemek yapan,  dayağı, aldatılmayı sineye çeken, emirlere uyan kadınlar, tuzaklarda yem kullanılacaktı. Aşk, kavuşmamayla derinleştirilecek, başarılı iş kadınlığını koruyanın  gücüne, ilişkisine,  doğasındaki şefkati  ”tüküreyim,…..”  hiddetine, erkekliğe hasrete kurban ederken,  önemli olan erkeğin duygularıdır anlayışı, “seviyor mu ?” endişesinde ki sevgiliyle  vurgulanacaktı.
Gidecekleri yeri, ekmeklerini kazanacakları meslekleri olmadığından, birilerine adamlık iş, aş, makam sağladığından çeteye katılanları, azarlayıp “kapı kulu olmaktan başka lüksümüz yoktur”la zayıf hissettirerek, “kendini feda”yla liderliklerini güçlendirecek, “şeyhi olmayan insan sapıtır”la müritliği ilkeleştireceklerdi.


“İnsanın, insana secdesi olur mu ? Olur, çünkü, Allah şeytanda, Adem’e secde etmesini istiyor”la,  “baş eğmeyi” yücelterek, her bölümü menkıbelerle  süsleyecek, “servet, onda hayra vesile oldu, paran kasanda, kesende ne kadar çok olursa olsun, bir zararı yok. Yeter ki kalbinde olmasınla” kumarhaneler işletilecek, kara para aklayıcıları birbirlerini “şerefsizlikle” suçlarken,  “şeref nedir’i” yorumlama zahmetine katlanmayacaklardı. Lümpenliklerini, eşkıyalıklarını örtme gayretiyle, Vatanı savunan profesyonel tetikçiler filozofça, bilgece konuşturulurken,  zorbalıkla servete konmak, mafyalık gibi bir işe kalkışmadan “konseyi“ neden yok etmediklerinin açıklamasıysa   olmayacaktı.


Seçkinlerin hizmetinde, onların varlıkları, mutlulukları yanında yaşamlarının değersizliğinin ayrımıyla çırpınanlar, ruhlarındaki öfkeyi “kill it”la, döverek, boğarak, keserek çıkaracaklardı. Her ölümle, hem total, hem de AB sosyo-ekonomik statüde,  reyting yükseldiğinden, 97 bölümde  550’yi aşkın insanı öldürecek, gururlanacakları bir şeyleri bulunmadığından, “fakat abi Erhan’ı görecektin, saydım;  8 kişiyi devirip öyle yıkıldı”yla, katilliği madalya addederek övündüklerinde, karşılarında “sen insan”sını, haykıran da bulunmayacaktı.


Her yıl, Emperyalin gönderdiği 1 milyon dolar hibeyi aralarında paylaşan, itirafçılar ve tahsilatçılarla yatıp kalkan, yetkilerini kişiselleştiren istihbarat örgütlerinin, “Devleti,  biz temsil ederiz” çatışması da dahil, Vadinin  gerçeği diziye yansıtıldığından, oyuncular da rolleriyle  özdeşleşecek, kameraların karşısına  tespihle çıkarken, kimi yapımcının gazabına uğrayacak, torpilli şeyhin oğluysa  yeteneksizliğini “ağır abi” vaziyetinde, donuk yüz ifadesi,  kaşlarını kaldırma, çatmayla kapatacaktı.


Dünya da bilimin, beyin fırtınasının, tabulara karşı düşünce özgürlüğün kalesi sayılan Üniversite de, “bize üç darbe borçları var”ın karanlığında, ”herkesin kendisini askerin temsilcisi” saydığı dokuda, ”yine yaparım, elim titremedi”yi cesaretlendirip, coşkuyla alkışlayarak onaylayanlar, yüreklerde ki sızıyı daha da artırıp, hukuksuzluğun ödüllendirildiğini kanıtladıklarından, dizinin sonunda da acımasızlıklar, “katili bulmak isteselerdi öldürtmezlerdi”nin  tükenmişliğinde ki  yasa dışılıklar, mahkemede, “evladım” sevecenliğinde meşru kabullenilecekti.


Amaçlanan kậr, daha, daha kậr’ın açlığında, Hitler’in “Kavgam”ını eline tutuşturacakları kahramanlarla doruğa çıkardıkları milliyetçiliği  pazarlayacakları, markalaştırılan dizinin devamı filimde, intikam alacakları Emperyalin en son teknolojileri, efektleri, kameraları eşliğinde,  “Bond”u,  “Rambo”yu taklitte yeltenerek, kangrenleşen yara “çuvalın” izinde, Vadinin onurunu kurtarmaya, işkencecilerden hesap sormaya,  operasyona giden,  işkenceyi, katliamı, ırkçılığı, adaletsizliği,  Emperyal kadar  yapabildiklerini sergilemiş Vadinin Kurtlarının  takiyeciliğiyse yalnızca, kimi vuracağı belli olmayacak şiddetti körüklemekle kalacaktı.


Medya’da estirilecek kampanya ve  propagandayla, devlet yetkilileri galaya koşarken, sinemalarda kuyruklar oluşacak, “donunuzun lastiğini biz veriyoruz”un onursuzluğunda, hüsrana uğramış milli duygular güya  tatmin ettirilirken,  masaların, tabloların üzerine bile reklam alınarak, maksimum kậra da  ulaşılacaktı.


“Ey vatan göz yaşların dinsin, yetiştik çünkü, biz” marşıyla büyüyenler, gözyaşının dinmesine değil, sürmesine yardım edenlerse, konuşmalarına, yazarlar  yazılarına, anchormanlar haberlerine “okullarda şiddet, panik”, ”nereye gidiyoruz”, “…… çeteleriyle”, cinayetlerle başlarken,   prime-time programları, bültenleri diziye ayırdıklarını hatırlamayıp, yaratılanda sanki pay sahibi değilmişçesine, arsızlıklarındayken, yayın yönetmeninin röportaj yaptığı,   IQ‘sü 140 Sharon Stone,  “Senaryo enteresan. Çünkü, Türk film mantığıyla yazılmış. Siz Türkler çılgınsınız”la, Kralın çıplaklığını teşhir edecek ama, oyun da bittiğinden Şah ta, Piyon da, çoktan aynı kutuya konacaktı.


70 milyon nüfustan sadece, 7 bin kişinin  düzenli kitap okuduğu Vadi’de, intihali araştıracaklarına, çeteleşen, mesajla ”gece, kurtlarlaydım”ı iletenler,   çarkın dönmesi için biteviye çalışanlarsa, bazen şikayetlendikleri düzenin değişmesini, yine bir Kurttan bekleme umudunda,  “şeffaf olamazsınız çünkü, halkınız şeffaf değil” tespitini de doğrulayacaklardı.


Ben Efe, “her kahraman, bir gün gelir, can sıkarı” bildiğimden, bıraksalardı da, başıma buyrukluğumda, LE CARRE’nın “sonunu düşünen cesur olamazını”,  “sonunu düşünen kahraman olmaza” çevirene,  “kalbinde söyledikleri vardır ki, akıl kavrayamaz onları” diyebilseydim.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.