Kalıp adamlar

PAYLAŞ

Kafalarının içinde kalıplar vardır. Bu kalıplara göre düşünür ve davranırlar. Kişisel saplantılar değilse ortak bilinç dediğimiz toplumsal düşünselliğin kalıplarıdır bunlar. Kalıpla düşünsellik olur mu diyeceksiniz. Olmasına olur da bir şeye benzemez. Düşünmek kalıpları kırmakla olasıdır. Yetersiz kafalar her şeyi kalıplarlar. Yaşamın en önemsiz konularında bile bu kalıplar bol bol kullanılır. Bu yüzden gülünç çatışmalar olur. “Önce soğanı ince ince doğrayıp şöyle belli belirsiz kavurur gibi yapacaksın” der Naile hanım. Saime hanım buna şiddetle karşı koyar: “Hayır şekerim, soğanı çiğden koyacaksın, sonra hepsini birden hafif ateşte pişireceksin.” Aykırılığıyla ünlü Aliye hanım bu defa çok tepki çeken bir görüş ortaya atar. Bu görüş bilinen kalıpların dışındadır. “Soğan koysanız da olur koymasanız da olur.” Naile hanımla Saime hanım Aliye hanıma saldırırlar: “Ne demek o? Soğansız türlü görülmüş şey mi?” Kalıbın bütün gizi bu görülmüş şey mi sorusunda ortaya çıkar. Yaşanan ya da yaşanacak olan şeyin görülmüş şey olması gerekir.

Gerçek düşünce yani verimli düşünce kendini kalıplamayan düşüncedir. Buna arayan düşünce de diyebiliriz. İnsanlık gelişimini kendini kalıplamamış kafalara borçludur. Kalıpçılıktan ne felsefe doğar ne bilim doğar ne de sanat doğar. Kuralları elinizin tersiyle şöyle bir güzel silip atamadığınız zaman verimli kılamazsınız kendinizi. Kural sevdası azgelişmişliğin başlıca özelliğidir. “Etin üstüne şöyle hafifçe yağı gezdireceksin.” “Olmaz! Ne yapıyorsun! Eti berbat ettin o durumda…” Bu kalıpçılık dediğimiz şey mutfak için eğlenceli olabilir. Değişik reçetelerle az da olsa değişik tatlar elde edebilirsiniz. Kalıpların çarpıştığı yer yalnızca mutfak olsaydı iyiydi. Vişneli kekiniz tuttu tuttu, tutmadıysa çöpe atarsınız ya da kahramanlığı elden bırakmayıp pek de lezzetli olmuş yahu diye yemeye ve yedirmeye çalışırsınız.

Felsefede bilimde sanatta kalıpçılığı inatla sürdürürseniz hiçbir yere varamadığınız gibi kalıplanmış yani verimsiz kafaların oluşmasına yol açarsınız. Bu alanlarda kalıpçılık öncelikle bilinç eksikliğinden gelir. İyi yetişmemiş bir felsefe adamı kafasına yerleştirdiği bilgi kalıplarını sunmakla yetinecektir. Bir kafadaki kalıpları birçok kafaya ulaştırmak bir tür cinayettir. Bu cinayet her gün her yerde işlenir. Her alanda kalıpların içine koyamayacağımız canlı somut temel bilgiler vardır. Yapılacak şey onlar üzerinde enine boyuna düşünme ve tartışma etkinliğini oluşturabilmektir. Bunun için gördüğümüz eğitimin doğru bilinç oluşturan bir eğitim olması gerekir. Bir konuyu ya da sorunu ancak tarihi içinde doğru olarak kavradıktan sonra tartışma konusu yapmak doğru olur. Ancak o durumda yetkiyle ve özgürce düşünebilmekten sözedebiliriz. Bilmediğimiz şey üstünde düşünemeyeceğimiz şeydir. Yetersiz eğitim zorunlu olarak kalıpçılığı getirir.
Kalıpların dışında kendini geliştirmiş kafa mutfakta bile daha verimli olur. Bu kafa denemekten ve yanılmaktan korkmayan kafadır. Bilir ki yaratıcılığın gizi bilgide olduğu kadar arayışlardadır. Kendini kendi alışkanlıklarına kapatmış olan zihin yeni hiçbir şey oluşturamaz. Bazı durumlarda tutuculuğun pek de zararlı olmadığını düşünebiliriz. Bir pastanenin lezzetleri elli yıldır hiç değişmiyorsa ve gerçekten eşsiz lezzetlerse bizim bundan yakınmamız gerekir mi? Burada bir tehlike yok mudur? Elbette vardır. Biri bir başka lezzet bileşimi yaratarak sizin önünüze geçebilir bir gün. “Şekerim, Mavi Deniz pastanesinin kayısılı keki de çok güzel ama sen bir de yeni açılan Oylum pastanesinin kayısılı kekini dene, sonra gel görüşelim.” Bir de bakarsınız ayaklar daha çok Oylum pastanesine doğru gidiyor.

Felsefedeki bilimdeki sanattaki hatta gündelik yaşamdaki verimsizlik insanların bundan böyle yalnızca kalıplarla düşünmeye yönelmesinden yani artık gerçek anlamda düşünmemesinden geliyor. Aşağıdaki dört filozoftan hangisi atomcudur sorusunu biraz bilerek biraz da kafadan atarak karşılayabiliyor genç adam. Ama Demokritos atomculuğuyla Epikuros atomculuğu hangi açılardan uyuşur hangi açılardan uyuşmaz sorusunu karşılayamıyor. Bir gün bu genç adamdan, felsefe tarihinin son derece gereksiz bir alan olduğunu öğrenip yalnızca küçük dilinizi değil onunla birlikte büyük dilinizi de yutabilirsiniz. Cahillik unvanlara hele bir de ünlere büründü mü pek tehlikeli oluyor. Bir de bakıyorsunuz meslek yaşamında iki satır özgün bir şey ortaya koyamamış olan bir felsefe adamı bilmediği bir konuda hiç sıkılmadan esip savuruyor. Bir yandan üzülüyorsunuz bir yandan öfkeleniyorsunuz. Elden ne gelir?

CEVAP VER