KANADA…Verem ve Piyano

Kar, kış kıyamet, buz gibi soğuk olunca mikroplar ölür, diyen galat-ı meşhur o söz, demek doğru değilmiş.

Bunu, üstünden 70 yıl geçmesine rağmen küllenmemiş bir tarihsel, toplumsal acıya sebep olmuş eski federal hükümetler adına Kanada Başbakanı Justin Trudeau, şimdi bir özür dileyerek hatırlatınca öğrenmiş olduk.

Bir vakitler önlenmesi güç bir verem salgını kutup bölgesine kadar uzanmış, ortalığı kırıp geçirmiş.

Kanada’nın Kuzey Kutbuna doğru geniş düzlüklerinde yaşayan Inuit yerli halkının 1940’larda yakalanmaya başladığı verem-tuberculosis salgınına devletin el uzatmaması, dahası görmezden gelmesi, daha da fenası salgında hastaları ölüme terk etmek üzere ailelerinden zorla koparıp toplumdan yalıtması nedeniyle, bir törenle özür dilediği gün, demek eksi 40 derecelerde bile mikroplar yaşayabiliyormuş dedik.

Bakteri ve virüsler üzerine konuşması hekimlerin ve mikrobiyolog uzmanların, nihayetinde bilim insanlarının işi olduğundan bu kısmı onlara bırakıp, demokratik yaşam denilince akıllara ilk gelen devlet-ülke ve toplum isimlerinden birisi olan Kanada’nın yakın geçmişindeki kirli bir sayfayı anlatması da bizim gazetecilik ve haber yorumculuğu işimizdir.

Ortaya çıkıp özür dilemese haberimiz olmayacaktı! İyi yaptı…

Meğer II.Dünya Savaşı ertesinde ortaya çıkmış verem salgını Kanada’nın Avrupa kökenli, Anglo-Sakson ağırlıklı beyazların yerleşim bölgesi olan güney kesiminde, yani ABD sınırı civarında önlenmiş, fakat kuzeye de vuran salgın için hükümetler 1950’den itibaren kılını kıpırdatmamıştır.

Bugünkü Liberal Başbakan Trudeau bunun için, kalkıp kuzeydeki Iqaluit kentine, kar fırtınasına rağmen gitti; bizim başbakanımız ayağına üşenmez, dedirtti.

Iqaluit’te epeyi hüzünlü, gözyaşları içinde bir konuşma yaptı ve geçmiş için, sanki kendi yapmış gibi, pişmanlık duygularıyla özür diledi.

Bu tür gönül alıcı sözler söylemekte Trudeau pek mahirdir; etkilidir. Yine öyle oldu.

Mesele şu; bizlerin Eskimo diye bildiği aynı antropolojik kökten gelen Inuit yerlileri verem salgınında 1946’dan 1960 ortalarına kadar kırılmıştır; bir tür sistematik soykırım sayılıyor bu. Zira devlet ve kamusal otorite ölümlere göz yummuş, sessiz kalmıştır.

2.Dünya Savaşından geri dönen Kanadalı askerlerin Avrupa’dan taşıdığına inanılan verem basili hızla yayılırken beyazların genetik olarak vereme karşı bağışıklığı bir ölçüde onları koruyordu; biz, beyazlar bu hastalığa bir parça teşneydik, alışıktık.

Ancak Kızılderili halk diye adlandırılan, yerli Kutup dönencesi halkının bu basile karşı dayanması mümkün olamıyordu. Kesin rakam verilemiyor, ancak söylediğimiz yıllar arasında on binlerce Inuit’in öldüğü, devletin de sessiz kaldığı, yardım elini yeterince uzatmadığı Başbakan tarafından bugün kabul ediliyor.

Özür o yüzden, gecikmeli de olsa yerine getirilmiştir; neye yarar, kimse bilmez, kimse bilmez…

Özürün asıl büyük kısmı ise veremli Inuit halkının evlerinden, sevdiklerinden zorla uzaklaştırılıp toplama kampını andıran, içeri girenin dışarı pek çıkamadığı hastanelerde ölüme terk edilmesi üzerinedir. Bu acı gerçek, ne yazık ki, modern-uygarlıktan nasibini almış, çok kültürlü ve üyesi olmakla müteşekkir kaldığım Kanada’nın geçmişinde kara bir lekedir.

Penisilinli ilaçlarla Koch Basilini yok etmesi şimdi pek mümkünse de, tarihten mikroplar silinmez.

Edip Cansever’in MENDİLİMDE KAN SESLERİ şiiri, veremli yılların acılarını anlatıyordu; unutması ne mümkün…

Türkiye’de okullarda Veremle Savaş Derneği’nin bastırıp Milli Eğitim onayıyla sınıflara astığı, haritaların yanında duvar süsleyen afişlerde bir deri kemik kalmış zavallı çocuklara üzülüyorduk. Öyle olmamak için köpüğü kaşıkla karıştırılan kaynamış sütleri içerdik!

Bir de Yeşilçam Sinemasında o dönemlerin siyah beyaz filmleri çekilir, mutlaka mevzusu içinde Verem ve Piyano geçerdi.

Aşkından biçâre kalıp vereme yakalanmış bir genç kız muhakkak olur ve piyanoda ¨Yine bir Gülnihal, aldı gönlümü¨ notaları çalınır, biz içtiğimiz sütler sayesinde olmalı ki, kanlı mendil kirliliğindeki bu işlerden uzak ve âsude, yazlık sinemalarımızda çekirdek çitleyip vah vah çekerdik.

Biz bunları yaparken, demek, dünyanın bir köşesinde insanlar veremden kırılıyor, daha fenası ölürken ellerini tutacak bir sıcak ele hasret kalıp yok oluyorlardı.

Neymiş, demek ki, galat-ı meşhur sözlere dikkat göstermeliymişiz:

Kar, kış mikrop öldürmezmiş!

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.