KANADA’DAN… Benim de Sevgililer Günü öyküm var

KANADA’DAN… Benim de Sevgililer Günü öyküm var

0
PAYLAŞ

Benim de bir Sevgililer Günü öyküm var

Siz sevdiniz mi nasıl seversiniz?

İliklerinize kadar titrer misiniz mesela? Tırnak uçlarınızda hisseder misiniz yüreğinizin sesini? Beyniniz karıncalanır mı kimi zaman? Dizlerinizin bağı mı çözülür yoksa? Ya da sevdiğinizi  içinize sokasınız mı gelir ?.

…Ellerini tutum ve  karanlıkta yıldızlar gibi parlayan gözlerinin içine baktım:

“- Ne düşünüyorsun? ” dedi.

“- Seni seviyorum ” dedim.

Gülümsedi: “ nasıl? ” dedi.

“-7 yaşımdaki kızımı sever gibi,17 yaşındaki sevgilim gibi, 70 yaşındaki anam gibi ” dedim.

Sarıldık.
Bir çift güvercin kanat çırptı.
Ayrıldık.

Konuştuğu dili pek anlamıyordum. Onu  okuduğu barış türküleriyle anımsıyordum.Türkülerinin anlamını bilmiyordum ama hissediyordum.

1992’de, gece vakti saat üçte, Sultanahmet’ te ,o benim için söylüyordu türkülerini. Ben  sadece  ona söylüyordum Nazım’ın şiirlerini.

O, Joan Baez’ di.

Farklı dillerden konuşuyorduk ama ortak dilimiz sevgiydi. O gün ikimizin de yaşı  ondokuzdu. Gerçekte ben yirmidokuz, o kırkdokuzdu.

Nazım Hikmet’ in 90.Doğum Günü  etkinlikleri hafta boyunca sürecekti İstanbul Kuruçeşme’ de. Boğaz kıyısında toplanmıştı Nazım severler. Nazım’ın kaçmak amacıyla  kayığa  bindiği noktada buluşmuştu Nazım dostları. Nazım Rus şilebini usulcacık okşarken onun elleri, bizim yüreğimiz yanıyordu. Bindi, gitti…Balıkçı motorlarına doluştuk hepimiz. Peşinden gittik, yetişemedik. Dönüşte şiirlerini okuduk hep bir ağızdan.Genco Erkal okudu, Savaş Ay’da, Zeynep Oral’da.Ben de okudum:”Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan memleket” imizi. Beni en yürekten alkışlayanı duyumsadım o kalabalığın arasında.Göz göze geldik Joan’ la.

Motordan inerken  yardımcı oldum ona. Ellerini tuttum ve bırakmadım bir daha. Bugün dahi bırakmış değilim.

Nazım’dan şiirler, ogün Kuruçeşme Mülkiyeliler Evi’nde 24 saat sürecekti. Hep birlikte oraya gittik.Gece yarılarına dek şiirler türküler söyledik. Ben ve Erkan Coşkun  birlikte onun arabasıyla gelmiştik, saat 2.00 olmuş ve dönecektik. Joan Baez, Genco Erkal ve ressam Avni Arbaş’da gitmeye hazırlanıyorlardı. Bırakabileceğimizi söyledik.

Önce Avni Arbaş’ı bıraktık  evine. Sonra…Sonra Joan  Baez  “Sultanahmet Meydanı’na gitmek istiyorum” dedi. Gittik: Erkan, Genco, Joan ve ben…

Meydan’a varana dek Genco’nun çevirmenliğiyle anlaştık.Bende ates bacayı sarmıştı bir kere, anlaşıyorduk işte! Meydana geldigimizde, Joan Baez yürümek istediğini söyledi. Çıktı, biraz yürüdü. Sonra geldi, benimle yürümek istediğini belirtti.Benim de canıma minnetti. Uzun siyah paltosu, kırmızı kazağı ve kırmızı meşin eldivenleriyle muhteşemdi.

Elimi tutu, eldivenlerini çıkarttım elinden ve ben onun elini tuttum. Hava soğuktu, çırılçıplaktı ellerimiz. Ellerimizde bir telaş vardı ama sıcacıktı ellerimiz.Yürüdük Ayasofya’ya doğru öylece.”Poem, poem!” diyordu sürekli bana. Hiç bir dediğini anlamıyordum, tercüman da yok yanımızda!

“Şiir” demek istiyormus. 8-10 tane siir okudum ona. Dahası yok. Gerisini kafadan attım. Anlamış, gülüşmüştük sonra.

Kaç saat geçti bilmiyorum. Bana bir saniye gibi geldi anımsamıyorum.Genco ile Erkan’ın  bekledikleri geldi aklımıza. Döndük arabaya. Ertesi gün yine görüştük.Yine buluştu ellerimiz. Sonraki gün konseri vardı Spor Sergi Sarayında. Bir kağıt çıkardı ve “bunları biliyor musun” dedi bana; kağıtta Türkçe “Yiğidim aslanım burda yatıyor” ve “Kapıları çalıyorum birer,birer / Çocuklar öldürülmesin teyze, amca bir imza ver” türküleri vardı.

Beraber söyledik, türküleri çalıştık. Konserde bu türküleri Zülfü Livaneli’yle birlikte  söyledi.Türküler zaten Livaneli’nin bestesiydi. Bir de şiir okudu Nazım’a…Kendisi yazmış. Refik Durbaş’ın Türkçeleştirdiği şiiri Genco Erkal okurken, gözyaşlarım akıyordu  içime. Ve ben,usul usul ağlıyordum 10 bin kişinin içinde…

***

10 yılı aşkın süreç geçti.

Joan! Şimdi senin kıtandayım, sana  cok yakındayım. Beni duyuyor musun?
Seni çok, çook seviyorum…

***


NAZIM’A  ARMAĞAN*                                                                    
                                                                
Ben oradaydım Sultanahmet’ te
Oradaydım buzullu bir kış gecesinde
Pırıl pırıl ay gökyüzünde ışırken
Çıplak ağaçların dallarında
Genç bir adam da oradaydı
Benimle yürüyen 

Tek bir sözcük bilmiyordu
Benim konuştuğum dilden
Tutuverdi elimi usulcacık
Yumuşacık kırmızı eldivenlerimden
Ve; patladı yüreği yüce bir coşkuyla
Musikiyle örtüşen bir öfkeye doğru
Şiirin kucağında bitimsizce büyüyen
Hüküm giymiş yılların suskunluğuna doğru

Koşuştu bahçelerde iki küçümen encik
Uçuştu gökyüzünde beyaz martılar
Ayasofya’ ya başımızın üstünden
Kanat çırptılar ve şiir bitti

“Nazım Hikmet! Nazım Hikmet!” diye haykırıyordu
 “Nazım!” “Nazım!” diyordu yineleyerek
 Hiddetli, hasretli, hararetli
Ben özlemle ağlıyordum oralarda
Akarken içime öfkenin sesi
Hiç durmadan yürüyorduk birlikte
Yürüdükçe yürüyorduk bir şiirden diğerine
Meydan okuyorduk suskun heybetiyle duran Sultanahmete

Ay oradaydı, ben oradaydım
Nazım oradaydı
Bize kalan tüm şiirleri oradaydı 
Oradaydı o bitimsiz öfke
Oradaydı özlemle sızlayan yürekler

JOAN BAEZ
14-01-1992/İSTANBUL

__________________________

* Türkçesi Toronto’da yaşayan gazeteci ozan Engin Aşkın tarafından Türkçeleştirdi.

 

BİR CEVAP BIRAK

sixteen − thirteen =