KANADA’DAN… İdeoloji savaşları ve ateizm* (III)

PAYLAŞ

III
 
“Bulanık bir ideolojik atmosfer” derken, fikirlerin iyice birbirine bulaştığı, aralarındaki belirleyici farklılıkların  ve temel kriterlerin seçilemediği bir ortamı kastediyorum.  Böyle bir ortamın, Hitchens’ın hitap ettiği Batı kamuoyundan da çok, asıl Türkiye’de kendini hissettirdiği kanaatindeyim.   Bu ülkede halen dinmek bilmeyen çok sert bir laiklik-dincilik kutuplaşmasının tanığıyız.   Bir kutuplaşmanın, mantıken, fikirlerin ve ideolojik konumların ayrışmasına ve netleşmesine yol açması beklenebilir.  Ama Türkiye’de ters sonuç verdiğini görüyoruz:  sözgelimi, “laik” olarak nitelenen kesimin, dincilere yüklenirken yeterince dini düşünceyle yüzleşmemesi, hatta yüzleşmekten bilhassa kaçınır görünmesi hayli ilginç bir durum.  Bu yazıyı noktalamadan önce, yukarıda söylediklerimin ışığında bu duruma dikkat çekmek istiyorum.
Laiklerin dini düşünceyle yüzleşmesi, tabiatıyla ateizm konusunu da gündeme getirir.  Hoş, bazı dincilerin bildik iddialarının aksine, bütün laikler elbette ateist değildir.  Laiklik ateizmi öngörmez, ama unutmamak gerekir ki bunun tersi geçerlidir: ateizm, en azından din-devlet ayrılığına ilişkin salt siyasi bir ilke olarak laikliği öngörür.  Laik dindar mümkündür;  zaten bir gerçeklik olarak da yeterince mevcuttur.  Ama laik olmayan bir ateist fikrinin tasavvuru bile zordur;  bir bölümü “laiklik” kavramını yalan-yanlış türlü çağrışımlarından dolayı bir sıfat olarak  benimsemese de, özünde ateistler laiktirler.  O bakımdan dini düşünceyle yüzleşmek, laiklerin dindar kesimi için pek olmasa da ateist kesimi için hayati bir önem taşır.


Normal koşullarda, ateistlerin laikler arasında en militan ve baskın gurup olduğu düşünülebilir.  Nitekim Batı toplumlarında, dini kamu hayatından dışarı sürmeye ve her taraftan sınırlamaya en azimli gurup, genellikle ateistlerdir.  Üstelik, ateistlerin laikler içindeki oranı, azımsanmayacak kadar yüksektir.


Türkiye’de ise durum çok farklıdır.  Bir kere, ülkemizde kendine ateist diyen ve açıkça ateizmi savunan insanların sayısı şimdilerde son derece sınırlıdır.  Çok muhtemeldir ki, geleneksel sosyalist kültürün daha belirgin olduğu  yaklaşık otuz yıl önceki bir dönemde, bu sayı daha yüksekti.  Hatta muhtemeldir ki, “sığ ve gecikmiş Türk Aydınlanması”sına denk gelen yüzyıl önceki bir dönemde dahi, fevkalade dar bir aydın çevresi içinde kalsa bile, ateizm konusu daha bir revaçtaydı (Şimdi ortada Abdullah Cevdet’ler yok!).  Tabii o zamanlar moderniteyle ilk derin temasın heyecanı vardı, şimdi ise tüm dünya ile birlikte hep beraber post-modernitenin son demlerini yaşamaktayız.


Postmodernitenin Batı’da ateizmi gündemin arka sıralarına iten, göreceleştirici ve sulandırıcı etkisine yukarıda işaret ettik.  Bu etki hiç kuşkusuz Türkiye için de bir ölçüde geçerlidir.  Ancak ateistlerin Batı’daki mevcudiyeti ile Türkiye’deki mevcudiyetsizliği arasındaki fark o kadar çarpıcıdır ki, bu farkı ancak Batı’da pek görülmeyen sansür ve oto-sansür gibi ilave faktörler açıklayabilir.  Ülkemizde halen ateizme dönük resmi bir sansür yoktur ama, moda tabiriyle yoğun bir  “mahalle baskısı” ve bu baskının yol açtığı bir oto-sansür olgusundan bahsedilebilir.  Bu olgunun Türkiye’de bir kesim ateisti gizli veya “kripto” bir konumda tuttuğu, böylece gerçek sayılarından daha az görünmelerine yol açtığı elbette düşünülebilir.
Fakat sayısal mevcudiyetin ötesinde, Batı ile olan asıl fark, Türkiye’deki laiklerin terkibinde ve tavrında görülmektedir:  ülkenin temel dini olan İslam’ın kurum, gelenek ve sembollerine karşı en sert mücadeleyi sürdürenler, her nasılsa kendileri de dindar olan veya dindar olduklarını söyleyen laiklerdir.  Bunların politikada ve bürokrasi içindeki konumları ve beklentileri yükseldikçe, dindarlıkları da artar.  Sözgelimi, Türk ordusu ülkedeki laikliğin bekçisi olarak bilinir.  Orduda namaz kılmak bile, generalliğe giden yolda ciddi bir engeldir.  Fakat generallere inançlarını sorarsanız, içlerinden “elhamdülillah müslümanız” demeyen hemen hiç çıkmaz, çıkamaz.  Bu tavır, generaller ve diğer bazı laikler için, “çok özel” bir müslümanlık yorumunun bir tezahürü olabilir; ama başkaları için sevimsiz bir kafa karışıklığının ötesine gitmez; hele bazı İslamcılar için, tam bir riyakarlık örneğidir. 


İlginç olan şu ki, Türkiye’de halen kendine ateist deme ve ateizmi savunma cesareti gösteren az sayıda insan,  beklenebileceğin aksine, laik-İslamcı çatışmasının merkezinde değildir.  Neredeyse parmakla sayılacak kadar az oldukları için, isim vermek hiç zor değil.  Sözgelimi, Ahmet Altan ve Murat Belge, bildiğimiz kadarıyla, bu harbi ateistlerdendir.  Bu yazarların çeşitli vesilelerle konuya ilişkin yazdıklarına ve eğilimlerine baktığımız zaman, “dini yarım” laiklerden farklı olarak, İslam’ı sınırlama ve yasaklama yerine, kamu alanını ve genel olarak sosyal hayatı İslam’la paylaşma, bu amaç doğrultusunda İslam’ı anlama, bunu yapamadıkları yerde de en azından İslam’ın iddialarını ve dertlerini gözönünde bulundurma arayışında olduklarını görürüz.  Böyle bir çabaya girmeyen, hatta karşı çıkan, üstüne üstlük karşı çıkmayanları topa tutan “militan” ateistler de vardır mutlaka.  Oysa Altan ve Belge’nin yaklaşımlarında topa tutulacak birşey yoktur aslında, çünkü Baggini’nin de vurguladığı gibi, ateizm dine düşmanlığı öngörmez.  Altan ve Belge örnekleri, ateistler arasında en saydam, en kolay ulaşılabilir  ve yakından bilinen figürler olmaları yanısıra, özellikle bu tespitin doğruluğuna işaret eden örnekler oldukları  için anlamlıdır.


Şu halde görünen o ki, ateistler Türkiye’deki laik-dinci kutuplaşmasının önde gelen failleri arasında değildir.   Tersine, ateistlerin hiç değilse bir kısmı, bu kutuplaşmayı azdırmak yerine azaltacak bir yaklaşım içindedir.   Kutuplaşmanın asıl aktörleri dincilerle, “sadece dindar” olan veya dindar olduğunu söyleyen laiklerdir.  Tabiatıyla bu durumda kutuplaşmayı asıl besleyen de, gerçek bir fikir çatışmasından çok, sansürün, oto-sansürün, ikiyüzlülüğün ve çifte-standartın hakim olduğu zehirli bir ortamdır.


O halde ateizm tartışmalarının laik-dinci kutuplaşmasını büsbütün derinleştirmek yerine azaltacağı, en azından bu kutuplaşmaya bir ölçü ve içerik kazandıracağı düşünülebilir.   Bu açıdan bakıldığında, Hitchens’ınki de dahil, en kışkırtıcı ateist müdahalelerin bile Türkiye’deki zehirli ortama bir açıklık ve ferahlık getireceği kesindir.  İslamcıların bu tür müdahalelerden hoşlanacağı elbette söylenemez, ancak unutulmamalıdır ki,  laikler “takıyye yapan” İslamcılara ne kadar tepki duyuyorsa, İslamcılar da “elhamdülillah müslümanız” diyen laiklere o kadar öfkelenmektedir.  Bu İslamcıların bir kısmı, her türlü ateist söylemi şiddetle bastırmaya hazırdır kuşkusuz; ama İslamcıların daha açıkyürekli bir kesimi, riyakarlıkla karşı karşıya yaşamaktansa, ateizmle yüzleşmeyi tercih edebilir.


______________


* (Bu yazı, Virgül dergisinin Kasım 2008 sayısında yayınlanmıştır.)

CEVAP VER