Kanal’da Yürüyüş

Geçenlerde, Kanal İstanbul’un planlandığı güzergâhta kalan Sazlıdere baraj gölü boyunca bir yürüyüş düzenlendi. Kanal projesine karşı çeşitli sivil inisiyatiflerce örgütlenen bu yürüyüş, Sazlıbosna köyünde başladı, gölün baraj ağzına yakın Şamlar köyünde son buldu. Yürüyüşe katılanlar yaklaşık 250 kişi kadardı.  Yaş ortalaması ise pek genç sayılmazdı, ‘orta yaş’ diyelim.

Yürüyüşçülerin bir kısmı, Sazlıbosna köyüne önceden ayarlanmış bir kaç özel otobüsle gitti. Bir kısmı ise, metro, tramvay, İETT otobüsü gibi kamu araçlarıyla başının çaresine baktı. Epey bir aktarmayla, Sazlıbosna’ya ben de öyle gittim.  Kanal projesine muhalif olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin bu yürüyüşe en azından ulaşım desteği sağlaması beklenirdi, fakat ilgilendiğine dair en ufak iz yoktu. Buna karşılık, devlet boş durmamıştı; yürüyüşçüleri köy girişinde bir otobüs dolusu polis bekliyordu. Ellerindeki otomatik silahlara rağmen polislerin tehditkâr bir hali yoktu; fakat bir pazar sabahı ufak bir köy meydanında sevimli bir görüntü verdikleri söylenemezdi elbet.

Sazlıbosna’ya varınca yürüyüşçü gurubuna hemen katılmadım, hem biraz nefeslenmek, hem de ‘mahalledeki hava’yı şöyle bir koklamak için meydana bakan bir kahvehaneye girdim. Tahmin ettiğim gibi, kahvedeki ‘ağır abiler’ meydanda toplanmış yürüyüşçü kalabalığını seyretmekle meşguldü, hafif şaşkın, biraz da şüpheyle.  İçeriye bir yabancının girmesine oralı olmadılar; megafonla yürüyüşçülere açıklamalar yapan bir gurup önderine kulak vermişlerdi. Genel hallerinden, yürüyüş etkinliğini yadırgamakla birlikte, düşmanca bir tavır içinde olmadıkları seziliyordu. Fakat etkinliğe yürekten destek verir bir halleri de yoktu. 

Bu da bana Trakya köylülerinin bariz bir özelliğini hatırlattı. Trakya, evet, Türkiye’nin en batısında ve Avrupa’ya en yakın bölgesidir; başta okuma yazma oranı olmak üzere pek çok bakımdan da Türkiye’nin en gelişmiş bölgelerinden biridir.  Dolayısıyla, böyle bir bölgede yaşayanların en azından kendilerini doğrudan ilgilendiren konularda daha çabuk tepki vermeleri, seslerini daha güçlü çıkarmaları beklenir. Ama hayır, Trakya’nın insanları bilhassa devlet otoritesi karşısında hayli edilgin ve itaatkârdır; üstelik, yalnız devlet değil Tanrı otoritesi karşısında da öyledirler: yüreğinde ‘Allah korkusu’ taşımayanlar bile, her nasılsa kaderlerine boyun eğmeye fazlasıyla yatkındırlar; çoğu zaman da bu halleri, genel bir vurdumduymazlık veya ‘adamsendecilik’ şeklinde tezahür eder. Ömrünün önemlice bir kısmını Trakya’da geçirmiş biri olarak şu kadarını söyleyebilirim ki, bu bölgedeki yerli halkın çevre-odaklı direnişlere Anadolu’da görüldüğü kadar coşku ve kararlılıkla katıldığına hemen hiç tanık olmadım (Belki Ergene direnişine katılanlar hariç. Trakya’nın en hayati konusu olan bu sorunu duyurmak için yollara dökülenlerin hakkını yemek istemem; onlara buradan selam olsun!).

Kahvehanede demlenmem bir çay içimlik süreyi geçmediği için, kimseyle sohbete giremeden çıktım ve meydandaki kalabalığa karıştım. Yalnız orada, kenardan konuşmaları dinleyen bir köy sakini ile ayaküstü bir sohbetim oldu. Eski muhtar olduğunu öğrendiğim bu adamın anlattıklarından, Sazlıbosna ahalisinin ikircikli durumunu anlamak zor değildi: köy sakinleri çoğunlukla Kanal İstanbul projesine karşıydı, çünkü bu proje hayata geçirildiği takdirde, yerlerinden yurtlarından olacaklarından korkuyorlardı. Yıllar önce Sazlıdere barajı yapılırken, su toplama havzası içinde kaldığı için ellerindeki tarlaların büyük bölümü zaten kamulaştırılmıştı, şimdi de Kanal projesi kapsamında evleri barkları ellerinden alınacak, kendileri de başka diyarlara göçe zorlanacaktı. İlle ve lâkin, ya bir de bu proje onlara dokunmaz,  orada yaşamlarını sürdürmelerine imkân sağlarsa? Sözgelimi, Sazlıbosna köyünün yeni kurulacak şehre bir şekilde entegre edilmesiyle, ya ellerindeki mülkler değerlenirse, üstelik bir de yeni iş olanakları doğarsa? Bu düşük bir ihtimaldi, ama o takdirde elbette söyleyecekleri bir söz olmazdı. Peki ya Kanal’ın getireceği tehlikeler? O ayrı bir konu. Devletin bir bildiği vardır, önlemini alır. Ayrıca, bazı yabancı devletlerin politikaları var bu işin içinde. Nedir o politikalar, kimin politikaları?

Sohbetimiz bu minval üzerinde sürerken, yürüyüşçüler yola koyulmak üzere hareketlendi ve eski muhtar, tacizkâr sorularımdan kurtulmanın sevinciyle elimi sıktı ve sevecen bir gülücükle beni uğurladı. Ne onun ne de köyden bir başkasının yürüyüşümüze katıldığını gördüm. Katılan sadece, hüviyetini saklamaya gerek görmeyen bir sivil polisti, ama o da çevreyi iyi bilen, ancak köyden olmayan biriydi.

İlginçtir ki, yürüyüş gurubumuzu Sazlıbosna’dan Şamlar’a götüren rehber bile bu köylerden değildi. Bir bakıma, oraya paraşütle inmiş gibiydik. Fakat rehberimizin bölge hakkındaki bilgisine diyecek yoktu.  Uzun yıllardır İstanbul çevresinde düzenli yürüyüş turları yapan, önceden tanıdığım biriydi. Kendisinden epey şey öğrendik. Örneğin Sazlıbosna’nın, leyleklerin İstanbul çevresindeki en büyük uğrak yeri olduğunu. Ya da, üzerinde yürüdüğümüz tarlaların altında henüz kazılmamış büyücek bir Roma/Bizans kenti bulunduğunu. Kanal’ın yapılması halinde, bunları nasıl bir akıbetin beklediği aşikârdı. Ne var ki, kimi dostları kızdırmak pahasına, ‘’Kanal’lın getireceği zarar ve hasar, bunlarla kalsa ne iyi’’ demekten de çekinmedik.

Tabiatıyla, yirmibeş kişinin normalde ikibuçuk saatte alabileceği bir yolu, 250 kişilik bir gurup ancak beş saatte tamamlayabildi. Refakatçı polisimiz, evine biran önce dönmek derdiyle olsa gerek, yürüyüş rotamızı kısaltacak kestirme yollar önerdi, ama rehberimizi yolundan döndüremedi. Nihayet dolambaçlı bir yoldan, bitiş noktamız olan Şamlar köyüne vardık. Otobüsüyle birlikte aynı polis ekibi bizi bekliyordu. Herhangi bir tatsızlık yaşanmadan, yürüyüşümüz olaysız bitti.

Bu sefer ben köyde oyalanmayıp, dönüş yolunu tuttum. Ama Kanal konusunda Şamlar’da da genel algı ve beklentilerin Sazlıbosna’dakilerden pek farklı olduğunu sanmam. Köyün en hakim noktasına bakan kocaman bir ‘Kanal Emlak’ tabelasından, çevre sakinleri arasında bu kanal işinden işkillenenler kadar nemalanmayı bekleyenlerin de bulunduğunu kestirmek zor değil.

Bu yürüyüş bana gösterdi ki, insan bazen burnunun önündeki yerden bile bihaber olabiliyor. Sazlıdere baraj gölünün hem kuzey hem güney aksı üzerinden belki yüzlerce kere geçmişimdir; fakat onca seneden sonra bu gölü ilk görüşümdü.  Göl çeperinde 360 derecelik bir ufuk taraması yapınca, gölü çevreleyen binlerce hektarlık su toplama havzasının, kanal boyunca kurulması düşünülen yeni şehir için ne kadar vazgeçilmez olduğunu idrak ettim. Konuyu kısaca açayım.

Sazlıbosna sakinlerine göre, Sazlıdere barajına başlandığı 1990’li yılların başında, çevresindeki köylülere ait tarım arazileri peyderpey kamulaştırılmış ve her türlü imar ve tasarrufa kapatılmıştı. Kamulaştırılmış olmasına rağmen, bu arazilerde kuru tarım yapılmasına müsaade ediliyor veya göz yumuluyordu, ancak gölden su çekmeyi gerektirecek türden sulu tarım kesinlikle yasaktı, ki bu da doğaldır. Şimdi, Kanal projesiyle birlikte Sazlıdere barajı iptal edileceği için, bütün bu arazilerin su havzası olarak korunmasına gerek kalmayacaktır.  Tabiatıyla sonuç, bu muazzam büyüklükteki alanın serbestçe imara açılmasıdır. Böylece, vaktiyle anlaşılır gerekçelerle köylünün elinden alınmış araziler, bir çırpıda yüksek katsayılı bir rant kaynağına dönüşebilecektir. Haliyle, bu rantın bir kısmı kamuya, ama çok daha büyük bir bölümü özel sektöre akacaktır. Son yıllarda bir takım şirket ve şahısların Kanal çevresinde köylüden yüzlerce dönüm arazi satın almış olmasına bakılarak, büyük bir spekülasyondan bahsediliyor; fakat asıl spekülasyonun Sazlıdere su havzasının şehir arsası haline gelmesinden kaynaklanacak ranttan doğacağı aşikârdır. 

Önceki bir yazımda, getireceği tarifsiz tahribat bir yana, Kanal İstanbul’un salt ekonomik açıdan bile saçma bir fikrin ürünü olduğunu savunmuş, bunu vurgulamak için de Kanal projesinin, etrafında oluşturulacak şehir projesinden ayrı ve ‘çıplak’ haliyle düşünülmesi gerektiğini, bu bağlamda da yeni ‘Kanal Şehri’nin bir rant kaynağı olarak aslında Kanal’ı gerektirmediğini söylemiştim (https://www.acikgazete.com/kanal-istanbul-ve-parasizligin-faydalari/). Sazlıdere havalisini gezince, yeni şehrin gerçekleşmesinin, önemli ölçüde Kanal’ın yapımıyla ‘serbest’ kalacak bu geniş alana bağlı olduğunu farkettim.  Gerçi, başta Karadeniz tarafındaki orman ve maden sahaları olmak üzere, şehrin oturtulabileceği başka alanlar da yok değil; fakat bunların hiçbirinin yoğun inşa girişimlerine aynı derecede elverişli ve hazır olmadığı muhakkak.

Sonuç olarak, Kanal İstanbul ile etrafında oluşturulmak istenen şehrin akıbetleri birbirine başlangıçta varsaydığımdan daha bağlı. O bakımdan Kanal projesinin hayata geçmemesi, yeni şehir projesinin de—en azından düşünülen boyutlarda–gerçekleşmemesi demek.

Adnan Ekşigil

Önceki haberMut karaborsa…
Sonraki haberBir elma ağacına yılda 15 kez zehir!
Adnan Ekşigil
Adnan Ekşigil 1953’te Istanbul’da doğdu. UCLA’da (University of California at Los Angeles) siyasal bilimler okudu, 1974’te mezun oldu. 1975 – 1981 arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980 darbesinin ardından, YÖK’ün de kurulmasıyla birlikte fakülteden ayrıldı. 1982 – 1987 yılları arasında Fransa’da yaşadı, çeşitli yayın ve çeviri işlerinde çalıştı ve gençliğinden beri hobisi olan tarımla bağlantılı bazı projelere katıldı. 1983 – 84 yıllarında Sorbonne’un (Université de Paris) Felsefe Fakültesi’nde en sevdiği Fransız düşünürlerden olan Jacques Bouveresse’in seminerlerini izledi ve DEA yaptı. 1991’de, Trakya’da önceden başlatmış olduğu kavak yetiştiriciliğini genişleterek, fide ve fidan üretimine dönük çiftlik kurdu. 1992 – 2004 yılları arasında, Boğaziçi Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nde, Yeditepe Üniversitesi’nin de Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yarım ve tam-zamanlı olarak belirli aralıklarla dersler verdi. 2007’ten beri zamanının önemli bölümünü Kanada’nın Montreal kentinde geçirmekte olup, halen eski ve “arkaik” tohum koleksiyonculuğu, ağaç fidesi üretimi ve fidancılık ürünleriyle ilgili çeşitli ticari ve deneysel faaliyetlerde yer almaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.