Kaçıncı Cumhuriyet

Kaçıncı Cumhuriyet

0
PAYLAŞ

Her şey, 1990’ların başında Mehmet Altan’ın Uğur Mumcu’yla girdiği II. Cumhuriyet polemiği ile başlamışsa da, konu uzunca bir müddet akademik dünyanın dışında pek rağbet görmemişti. Ancak özellikle Erdoğan’ın 22 Temmuz 2007’de elde ettiği ikinci genel seçim zaferinden sonra, mesele daha güncel, daha popüler tartışmalara iliştirilmeye ve hatta Yeni Türkiye-Eski Türkiye tartışmalarıyla geniş çaplı bir resmî ideoloji sorgulamasına dönüşmeye başladı. Bu yazıda kısaca kaçıncı cumhuriyeti yaşamakta olduğumuz ve kaç meşru devlet başkanımız olduğu üzerine bir değerlendirmeyi amaçlıyorum…

En başa dönelim. Cumhur’un iradesi, memleket tarihinde ilk olarak 29 Ekim 1923’te mi zuhur etti? 1920’nin 23 Nisan Cuma günü Ankara’da toplanan Meclis, neyin başlangıcıdır? İlk çocuk bayramının mı?… Ya da I. Dünya Savaşı koşulları altında bile yapılan milletvekili seçimleri neyin nesiydi? 1908, kimin neye karşı “hürriyet”ini ilân edişiydi? Başka bir noktadan bakarsak, 1908-1922 arasındaki hangi Osmanlı Sultanı ve İslâm Halifesi, Cumhurbaşkanlığı koltuğundaki Atatürk ya da İnönü kadar muktedirdi? Sorular çok, cevaplar çelişik… Sis perdesinin ardında bekleyen gerçeği ararken, yüzyılın dönüm noktalarına bakarsak, 27 yıllık Tek Parti yönetiminin ardından İkinci Tek Parti yönetimi olarak Demokrat’ların 10 yıllık iktidarını görürüz. 1950-60 dönemi, bir kopuştan ziyade aynı çatı altından çıkan farklı bir kanadın iktidarı ele geçirmesinden ibaretti. Ancak sonuç kanlı ve uğursuz oldu…

1960 Darbesi sonrasında, 1921-24 ruhunu bir kenara bırakan ve tamamen Arap sosyalizmi ve BAAS zihniyetinden etkilenen, pek tabii Soğuk Savaş koşullarının ürünü olan yeni bir anayasa hazırlandı. Hazırlayanlar büyük ölçüde CHP’nin organik aydınlarıydı. Ancak bu anayasa istikrar, refah ve huzur sağlayıcı bir bütünlüğe sahip olmadığından, fazla uzun ömürlü de olamadı. 1961-1980 arasındaki dönem, ekonomik krizler, koalisyon hükümetleri, cunta ve muhtıralar, sağ-sol çatışması (buna paralel bir Alevi-Sünni ve Kürt-Türk ayrışması) ve tabii ki toplumun tamamına yayılan bir “arabeskleşme” veya Üçüncü Dünya psişesi ile özetlenebilir. Menderes sonrasındaki 20 yılda 21 hükümetin kurulması, manzarayı açıklamak adına yeterli ipucunu sunmaktadır… Hâl böyleyken, 1980 cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan gerilim ve genel yozlaşma neticesinde, Ajda Pekkan’a bile oy çıkan sandıklara itibarı bir kenara bırakan sivil-olmayan güçler, askerî darbeyle yeni bir dönemin kapılarını aralamıştır…

12 Eylül’de Kenan Evren yönetimindeki ordu yönetime el koymuş ve 1982’de modifiye edilmiş bir resmî ideoloji çerçevesi oluşturmuştur. Bu, 21 yıl önce kabul edilen anayasaya kıyasla çok daha yoğun; ancak Türkçesi garip, içeriği tamamen devletçi ve demokrasiyi frenleyen mekanizmalarla dolu, çok daha problemli bir anayasadır. Onun ürettiği düzen de, 1961 Anayasası gibi kaos ve karmaşası bol bir siyasal, sosyal, toplumsal yapı olacaktır. Nitekim ilerleyen 20 yıllık zaman zarfında, Özal’ın kişisel iradesi dışında parlak hiçbir performans bu sancılı dönemde söz konusu olamayacaktır. Özellikle Özal’ın ölümüyle Marmara depremi arasındaki 6 yılda 9 koalisyon hükümetinin kurulması, ülkenin terörden banka hortumlamalarına dek her türlü sorun karşısında çaresiz kaldığı bir devrin yaşanmasını beraberinde getirmiştir.

Sürecin sonunda -2 Kasım 2002 seçimlerinde- Türkiye’de siyasî sahnenin 1990’ların isimlerinden “temizlenmesi” ile başka bir safhaya geçildiği görülüyor. Bu, AK Parti’nin iktidarının ilk iki yılında –CHP’nin de takdir edilesi desteğiyle- AB yasalarına uyum gayreti neticesinde, 82 Anayasasının önemli bir kısmının değiştirilmesiyle başka bir yöne dönülmesi de demekti. Bundan böyle devletin vatandaşlara karşı değil, vatandaşların devlete ve diğer vatandaşlara karşı korunmasını sağlık veren düzenlemeler, en azından anayasal birer hükme bağlandı. Bu gelişme, sivilleşme bakımından yadsınamayacak bir önemi haizdir. Bir ölçüde Avrupalılaşma iradesini beyan eden ve insan haklarını –tüm yetersizliğine rağmen- öne çıkaran bu düzenlemeler, nedense hâlâ fiilen yürürlüğe girmemiş olan 12 Eylül 2010 tarihli referandumun içeriğiyle birleştirildiğinde, 1961’deki Restorasyoncu zihniyetten de, 1982’deki kurucu iradeden de tamamen farklı bir yerdedir. Buna, özellikle 2007’den sonra yer yer otokratik bir yönetim anlayışının da devreye girdiği Erdoğan yönetiminin politik-psikolojik etkilerini de dâhil ettiğimizde, tablo netleşmektedir.

Sivilleşme deyince belirtmek gerekir ki, Türkiye’de asıl sorun, askerin “siyaset dışı” olması gerekirken bu rolü “siyaset üstü” diye algılaması ve devleti doğrudan yönetmese de, yönetenleri yönlendirmek/yönetmek istemesindedir. Üstelik bu “görünür olmadan” ve sorumluluğu birinci elden üstlenmeden yönetme arzusunun, ülkenin 1960’dan bu yana istikrarlı bir büyüme çizgisi tutturamamasına, toplumsal istikrarsızlıklara ve siyasî düzeyin sürekli olarak düşük kalmasına yol açmak gibi ağır bedelleri de olmuştur. Ordunun yaptığı her darbeden sonra, sahneyi sivil siyasetçilere bırakması, bu bakımdan hemen hiçbir şey ifade etmemektedir. Nitekim devlet başkanlığını, devletin şahsiyetiyle ilişkilendiren yorumlara itibar edersek, Bayar ile Demirel arasındaki uzun dönemde Özal’ın 4 yıllık Cumhurbaşkanlığı hariç, sürekli askerlerin (Gürsel, Sunay, Korutürk ve Evren) devletin 1 numarası olduğunu görürüz. Pekiyi bu askerlerin cumhurbaşkanlıkları ne ölçüde meşrudur? Atatürk ve İnönü’nün halk nezdinde böyle bir sorunu olmadığını akılda tutunca, sivil cumhurbaşkanı olarak sadece Bayar, Özal, Demirel, Sezer ve Gül’ü görüyoruz. Yani yaklaşık 90 yılda 32 yıllık bir sivil devlet başkanlığı… Fiilen zaten varolduğundan gereksiz olan “başkanlık” tartışmalarına bakarsak, orada demokrasi adına manzara daha da karanlık… I. Cumhuriyet, Menderes dâhil, tümüyle Tek Adam yönetimlerinden mütevellittir. II. Cumhuriyet (1960-80) muazzam istikrarsızlığı ile böyle bir zemine sahip değildir. III. Cumhuriyet’e bakarsak, (1980-2007) Evren ve Özal’ın “dediği dedik, öttürdüğü düdük” olan yılların toplamı 13’ü bulmaktadır. Tam başlangıç tarihi verilemese de, IV. Cumhuriyet diyebileceğimiz bu Yeni Türkiye’de Başbakan Erdoğan’ın hükümranlığı son birkaç yıldır giderek daha bariz bir hâl almaktadır.

Elli yıldır -1961’den beri- sivil bir anayasa yapamamış olan Türkiye’de, ustalık eseri olarak 21.yüzyıla uygun bir anayasa üretmenin Erdoğan’ın başlıca hedeflerinden biri olması gayet anlaşılabilir görünmektedir. Bu, 2023 projesiyle beklentileri yüksek tutmaya çalışan AK Parti’nin tahayyül ettiği IV. Cumhuriyet Türkiye’sinin istikametini de belirleyeceği için, ilerleyen günlerde bizi bekleyen anayasa tartışmaları dikkatle takip edilmeye değer gözüküyor…

BİR CEVAP BIRAK