Kaos mu, teslimiyet mi?

Kaos mu, teslimiyet mi?

0
PAYLAŞ

Siyasiler yerlerine o kadar ısınmış olmalı ki, referandumu lehlerine çevirebilmek için her yola başvurmayı mubah görmekteler. Sonucun “hayır” çıkmasının kaos yaratacağını yaymaktalar. Hatta bazı mahallelerde de, kullanılmamış oyların zaten “hayır” oyu olarak sayılacağı, bu nedenle “hayır” oyu vereceklerin zahmet ederek oy vermeye gitmelerine gerek olmadığı safsatasına halk inandırılmaya çalışılmaktadır. Bu derece süfli propagandaya halkımız layık olmadığı gibi, hiçbir haysiyetli siyasetçi de böylesi seviyesiz propagandaya alet olamaz, olmamalıdır.

Referandum sonucunda “hayır” çıkarsa kaos olur mu? Bunu kanıtlayacak hiçbir makul gerekçe yok. Netice hayır olursa AKP bugünkü filli tek-otorite yönetimini sürdürecektir. AKP’nin 15 Temmuz kuşkulu ve kurgulu darbe teşebbüsünün etkisi kaybolmadan ebedi hâkimiyetini ilan etme çabası, zamanın AKP aleyhine işlemesinden kaynaklanmaktadır. PKK üzerinde yürütülen operasyon mu, yoksa guruplar aradaki zımnî anlaşmanın mı sonucudur, kestirmediğim sükûnet içinde geçen son günler eğer oyunun bir parçası ise, iki seçim arasındaki olaylar ve çatışmalardan kimin sorumlu tutulması gerektiği de gün gibi ortadadır. 15 yıl boyunca olduğu kadar, özellikle de son yıllarda hemen tümü ile parlamentonun fiilen devre dışına çıkarılmış olması, tek-otorite ile çeşitli çevrelerin özellikle de çatışmacı kesimlerin arasında ne tür örtülü hesapların ya da vaatlerin yapıldığını perdelemektedir. Parlamentonun devrede olması ve özellikle de ulusal savunma başta olmak üzere tüm konuların halka açık olacak şekilde parlamentoda görüşülmesi salt demokrasi icabı olmanın ötesinde, bizzat iktidar partisinin de sorumluluğunun paylaşılması meselesidir.

Hal böyle ise, yani meselelerin açık müzakeresi hem halkımızın hem de siyasilerin çıkarına ise, süreci böylesi perdelemenin amacı ne olabilir? Bu soruya iki yanıt verilebilir. Birincisi, çevresel ülkelere bu tür emirleri vererek ülke içindeki uygulamayı kendi çıkarı doğrultusunda yönetmek ve yönlendirmek isteyen emperyalist egemen direktiflerinin engellenebilir endişesi ile sürecin aleni ve aşikâr olmasını istememesidir. İkincisi ise, ülkemizi uzun yıllar meşgul etmiş ve her iki taraftan da çok can almış olan bir olayın çözücüsü olmak isteyen siyasal gücün, toplumsal itaatkâr ve teslimiyetçi yapıdan yararlanarak, demokratik görüntülü kurumların mevcudiyetine rağmen bunları devre dışı tutarak yürüttüğü icraatla tarihe geçmek istemesidir. Birinci durumda siyasi suç işlenmektedir. İkinci durumda ise, cehalet suçu işlenmiş olmaktadır. Zira her iki halde de, ülkenin emperyalist egemene teslimiyeti de, uzun yıllar kanayan etnik çatışmanın çözümü de tek-otoriteye bırakılamayacak kadar çok ciddi meselelerdir. Hatta tek-otorite kendisini ne denli yetkili görse de, emperyalist güç tek-otoritenin sırtını ne denli sıvazlasa da ulusal ve uluslararası meseleler tek-otorite buyruğu ile değil, ancak ve ancak toplumsal uzlaşmalarla çözülür. Halkın korkutulduğu kaos tehlikesinin, referandum sonucundaki olası “hayır” ile değil de, çok ciddi meselelerin tek-otoriteye teslimiyeti ile çıkması kaçınılmaz kaderdir. Görülüyor ki, “hayır” ile halkın zihnine kazınan kaos, aslında tek-otoriteye teslimiyetin kaçınılmaz sonucudur, çünkü teslimiyette halkların iradesi yoktur. Halkların iradesinin olmadığı durumda alınan kararlar ileriki dönemlerde kaçınılmaz sosyal çalkantılara ve çatışmalara gebedir.

Buna karşın demokrasinin kurum ve kurullarının tam yetkili çalışması, halkın iradesinin en yakın ve doğru tecellisi yolunu açmış olacağından bu sistem çerçevesinde alınan kararlara sadakat en üst derecede olur ve toplumsal çatışmalar asgari düzeyde yaşanır, hatta umulur ki, tüm çatışmalar önlenir. “Evet” ve “hayır” oylarının kullanılmasındaki tercih, siyasal karar merci olan iktidarın tek-otoriteye mi, yoksa halkın geniş temsil edildiği kurumlara mı verilmesi gibi basit tercihin çok ötesinde, toplumsal çatışma ve huzursuzluk ile toplumsal uzlaşma ve sükûnet içinde yaşam ve ekonomik faaliyetlerin sürdürülmesi olasılığı arasındadır. Var olan siyasal erkin fevkalade yakışıksız şekilde topluma dayatmaya çalıştığı tercih, bu yaklaşım çerçevesinde bizzat siyasal erkin tercihi değildir, olamaz! Zira ileriki dönemlerde kaçınılmaz olarak yaşanacak toplumsal huzursuzluklardan siyasal erk de rahatsız olacak ve toplumun yönetilemez konuma getirilmesinden sorumlu tutulacaktır. Bu durumda, irdelenmesi gereken konu, onbeş yıllık oldukça keyfi yönetimin bugünkü aşamasında siyasal erkin kafasına hangi çevrelerin böylesi tek-otorite tercihini yansıtmış ve uygulamaya koyulması için dayatmış olduğu ve siyasal erkin de bu dayatmaya niçin karşı koyamıyor olduğudur. “Evet” ya da “hayır” kararları salt basit birer siyasal yönetim tercihi olarak değil de, toplumsal huzur ya da çatışma arasında yapılacak yaşamsal tercih ayracı olarak görülmelidir.

 

BİR CEVAP BIRAK