KAPLAN ANNE MİYİM? BİR İNSAN YARATMAK – II

“Merak etme, sen bir numarasın”
Kızım henüz dokuz yaşındayken Londra dışında bir haftalık orkestra kampına götürmüştük. İlk gün orkestradaki kademeleri belirlendi ve çocuklar seviyelerine göre konumlandılar.
Annelerden biri, çocuğunun orkestradaki konumundan memnun olmamış olmalı ki, oğluna hepimizin duyacağı şekilde “Merak etme, sen bir numarasın, orkestrada en iyi sensin” diye seslenmişti. İlk defa böyle bir örnekle karşılaştığımızdan şaşkın şaşkın bakakalmıştık. Bu ülkede hem ebeveynler, hem de çocuklar böyle konularda olgun davranırlar. Rahatsız edecek, bir başkasını küçümseyecek davranışlardan kaçınırlar.
“Kaplan Anne’nin Zafer Marşı” kitabının yazarı Amy Chua, kızlarına koyduğu yasakları şöyle sıralıyor; “Spor ve tiyatro dışındaki bütün alanlarda bir numaralı öğrenci olma zorunluluğu, akademik derslerde  ‘A’ derecesinden daha düşük puan alınmaması, keman ve piyano dışında başka enstrümanlara yönelmemek, televizyon ve bilgisayar oyunlarının yasaklanması, arkadaşlarıyla buluşma ve yatıya gitmeye izin verilmemesi, tiyatro gibi okul içi veya dışı aktivitelere katılmamak.
Kaplan anneliğin genel hatlarını tanımlayan bu yasaklar, oldukça despotça bir yönetimin deklarasyonu gibidir. Çocukların hakları elinden alınmış, şikayetleri bile yasaklanmıştır. Tabii kitabın satış hacmini artırmak için bu kurallar biraz abartılı bir şekilde verilmiş olabilir.
Bu örnekler ister istemez anneliğin ya da ebeveynliğin sorgulanmasına neden oluyordu.
Kızımın müzik eğitimi esnasında birçok Uzak Doğulu aileyle arkadaşlıklar kurma fırsatı yakaladım. Amy Chua’nın Çinli annelere atfettiği kaplan annelik kategorisinde değerlendirilecek olanları da vardı elbette ama çoğunluk çocuklarının geleceği için çırpınan ve kendilerini çocuklarının eğitimine adamış ebeveynlerdi.
Kaplan ebeveynler tanımına girecek başka ülkelerden birçok ebeveynle de tanıştım. Bu ebeveynler arasında, iki saatlik enstrüman dersi için Londra’dan Paris’e, İtalya’dan Londra’ya gidip gelenler de vardı. Büyük bir mücadelenin içindeydiler.
Bu ailelerin çabalarını, emeklerini, özverilerini kişisel hırs olarak algılanmasını doğru bulmuyorum aksine takdirle karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle bunu bir ebeveynlik sorumluluğu olarak gördükleri için gündelik mutluluklar peşinde koşmak yerine çocuklarının bir konuda uzmanlaşıp üreten bireyler olmaları için emek veriyorlardı.
Kaplan Anne’liği tanışmış olduğum diğer annelerle tartmaya ve tartışmaya devam ederken “Helikopter Annelik” diye bir başka kavramı duydum. Bazı Batılı ebeveynler de aşırı kollamayla kendi hanedanlıklarında minik “prens” ve “prenses”ler yaratmışlardı. Aşırı korumacı ve müdahaleci bir yapıda çocuklarının etrafında pervane olan bu ebeveynler, çocuklarının olası bir başarısızlık, reddedilme gibi duyguları yaşamamaları için ellerinden geleni yapıyorlardı. Çocuklarının bütün hayatına müdahele ederek, onları farkında olmadan adeta işlevsiz bir konuma getirerek, sorunlarını çözemeyen, mücadeleden kopmuş, kendine güvensiz ve hayata hazırlanamamış zayıf bireylerin ortaya çıkmasına neden oluyorlardı.
Kaplan Anne’liğin yasakçı yapısı mı, yoksa Helikopter Anne’liğin korumacılığı mı?
Kaplan anneliğin kontrolcü yapısına benzeyen “Helikopter Anneler” de eleştirilerin odağındaydı. Özellikle Kaplan anneler, bu tarz Batılı ebeveynleri çocuklarını başarısızlıklarının sonuçlarıyla yüzleştirmedikleri yönünde eleştiriyorlardı. Bir başarısızlık durumunda, Kaplan anneler kendilerini, ya da çocuklarını suçlarken ve gerekli önlemleri almaya çalışırken, Helikopter ebeveynler ise, ya “test sistemindeki yanlış uygulamalara” ya da “okulun bu konudaki yetersizliğini” gerekçe göstererek çocuklarının başarısızlığına bahane bulabiliyorlardı.
Bu yöntemlerin çocukların gelişiminde olumsuz etkilenmelere neden olduğu gerçeğini kaçırmamak gerek. Ne “sen bir numarasın” diyen annenin rekabetçi davranışı, Ne Amy Chua’nın kızları üzerindeki dayatmacılığı, ne de Helikopter Anne’lerin aşırı korumacılığı çocukların sağlıklı yetişmesine yardımcı olabilir.
Ülkesel koşullar, kültürel alt yapılar ve ebeveyn olarak potansiyellerimiz yöntem belirlememizde ana kriterler olarak karşımıza çıkıyor. Ebeveynlik eğitiminin yokluğu ve deneyimsizliklerimiz de eklenince, çocuklarımıza davranışımızda sorunlar yaşanabiliyor. Sağlıklı ve mutlu bireyler yetiştirmek istiyorsak, uyguladığımız ebeveynlik yöntemini sürekli sorgulamamız ve tazelememiz gerekir.
Ebeveynlik Yöntemleri
Elbette her ailenin kültürel ve ekonomik olanaklarına göre kendine has ebeveynlik yöntemi olabilir. Onlarca ebeveynlik modelinden de söz edilebilir. Ama uzmanlar genel olarak ebeveynliği Otoriter, Demokratik, Müsamahakar ve İhmalkar ebeveynler olmak üzere dört ayrı kategoride inceliyorlar.
Otoriter ebeveynlik, yüksek başarı beklentisine dayalı katı kontrolcü ve cezalandırıcı bir ebeveynlik olarak biliniyor. Çocuğun kişisel özellikleri ve duyguları dikkate alınmadan ebeveyn tarafından konulan kurallar çocuğa dayatılıyor. Sıkı bir denetim mekanizmasının devrede olduğu bu yöntemde çocukların sosyal hayatları kısıtlıdır. Bu tarz ailelerde yetişen çocuklarda korku ve kaygı gibi sorunlar yaşandığı gibi özgüven ve benlik algısında eksikler görülebiliyor. Böyle olmakla birlikte çocuklar disiplin ve zorluklara dayanma gücü gibi niteliklerde kendi yaş guruplarına göre avantajlı bir konuma erişebiliyorlar.
Demokratik ebeveynlikdisipline edici kuralların önemli olduğu fakat dayatma yoluyla değil de, çocuklarla sıcak bir diyalog kurularak ikna yoluyla yürütüldüğü bir yöntemdir. Bu tarzda, çocukların fiziksel ve duygusal potansiyelleri dikkate alınarak gelişimleri için gerekli kurallar belirlenip, bu kuralların tutarlı bir şekilde uygulanması yolu izleniyor. Belirlenen kuralların nedenleri çocukla konuşularak anlatılmaya çalışıldığından uzlaşmacı ve çözüm odaklı bir yöntemle sorunlar çözülmeye çalışılıyor.
Ebeveynler çocuklarıyla birlikte akıl yürütüp etkileme yoluyla olası bir yanlış tercihi engelleyebiliyorlar. Sonuç olarak çocuk karar verme sürecine dahil oluyor. Çocuğun söz hakkının olması, fikirlerini dile getirebilmesi, özgüven ve kendine saygı gibi çocuk için önemli olan vasıfların gelişmesine de yardımcı oluyor. Daha çok takdir ve ödüllendirmeyle çocuğun motivasyonun geliştirilmeye çalışıldığı bu yöntemde, disiplinli çalışma alışkanlığı ve zorluklara dayanma gücü de geliştirilebiliyor.
Müsamahakar – İzin Verici ebeveynler, ‘bırakınız yapsınlar’ yaklaşımını benimseyerek, çocukların yaratıcılıklarının geliştirebilmesi için kendi seçimlerini yapmalarına izin veren bir anlayıştalar. Çocuklarından yüksek beklentileri olmayan bu ailelerde özgür ve saygın bir birey olma duygularının geliştirilmesine önem veriliyor.
Çocukların eğitim ve meslek belirlemede karar alıcı rol üstlendiği bu yöntemle yetişen çocuklardaki motivasyon eksikliği ise, bu yaklaşımın zaafları arasında görülebilir. Eğitimdeki başarı oranları, yukardaki iki tarzda yetişmiş çocuklara göre daha düşük olup disiplinli bir çalışma yöntemi edinmekte ve sosyal ilişkilerde sorunlar yaşanabiliyor.
İhmalkar – İlgisiz ebeveynlikteyse, çocuğun ihtiyaçlarına kayıtsız kalınıldığı gözlemleniyor.
Bu tarz ailelerde yetişen çocuklar, eğitsel başarı olarak en alt düzeyde olup toplumsal konum olarak en alt seviyedeki işlere sahip olabiliyorlar. Çocuklar temelsiz ve yetersiz bir eğitim sonucu hayata iyi hazırlanamadıklarından güven eksikliği ve geleceklerine dair umutsuzluk içerisinde olabiliyorlar.
Bu dört ayrı ebeveynlik tanımlamasında ailelerin ve içinde oldukları ülkelerin sosyoekonomik konumlarının, kültürel ve geleneksel köklerinin hedef ve yöntem belirlenmesinde etkili olduğunu gözlemliyoruz. Gelecek konusunda güvensizlik ve belirsizliğin yaşandığı ülkelerde bir de katı sınav sistemleri yürürlükte olunca ister istemez aileler kendilerini kontrolcü otoriter bir ebeveynlik modelinin içinde bulabiliyorlar. Ekonomik koşulların iyi olduğu, sosyal haklar ve özgürlüklerin güvende olduğu ülkelerde ise daha rahat bir ebeveynlik hakim olabiliyor.
Kaplan Anne miyim?
İlk makalemin başında eleştiriye maruz kalan Uzak Doğulu anne de benim gibi bir başka ülkede, bir başka dilde, bir taraftan yaşamını yeniden kurmaya çalışırken, diğer yandan çocuğuna iyi bir eğitim aldırma peşinde olan bir anneydi. Başka bir ülkede yeni bir sayfa açmak ve o sayfayı çocuk adına güzel şeylerle doldurmak kolay bir iş değildir. Yoluna ve yöntemine aşina olmadığınız bir ülkede eğitsel alanlarda ilerleme kaydeden bütün ailelere saygıyla yaklaşırım. Bu sebeble, işte o Uzak Doğulu annenin bir kalemde silinip atılmasına gönlüm el vermemişti.
İki milyondan fazla öğrencinin üniversite sınavlarına girdiği bir ülkeden geliyordum. O da dokuz milyon gencin üniversite hayaliyle yarıştığı bir başka ülkeden. İster istemez geldiğimiz ülkelerin zor koşulları aklımızın bir köşesinde bizleri uyarır. Eğitim sadece mesleki bir vasıf elde etme değildir. Toplum içindeki sosyal ve ekonomik konumunuzun da belirleyicisidir. Özellikle yaşamın zor olduğu Türkiye ve benzeri ülkelerde eğitim ayrı bir önem kazanıyor. Bunun farkında olan aileler, doğal olarak bu yönde çocuklarını yönlendiriyorlar.
Yargılayıcı konumda olan ve “izin verici” bir yöntemle çocuğunu yetiştiren İngiliz anne ise, hali hazırda doğmuş olduğu ülkenin kendi kurulu düzeninde, yaşamını ailesinden devraldığı yerden devam ettiren biriydi. Hayatında bir yarılma yoktu ve sosyal konum olarak da bir göçmen kadar endişeleri olmadığından Uzak Doğulu annenin neden eğitimi bu kadar önemsediğini anlaması zor olabilirdi.
Disiplinli bir çalışmanın, her çocuğun edinmesi gereken bir vasıf olduğunu düşünenlerdenim.  Ailenin bu vasfı, hangi yöntemle, nasıl edindireceği önemli olmakla birlikte zor bir konudur. Bu zorlukları bizzat yaşamış biri olarak, bu dönemleri çocuğumun hem ruhsal, hem de eğitsel olarak yara almaması yönünde bir yol takibiyle aşmaya çalıştım.
Bütün kaygı ve acemiliklerimize karşın ebeveyn olarak çocuğumuzun eğitsel dönüm noktalarında elden geldiğince demokratik bir tutum içinde kararlarımızı hep birlikte görüşerek almaya çalıştık. Henüz 5 yaşında ana sazın seçiminden okuyacağı okullara kadar tüm kararlarda çocuğumuz söz hakkına sahipti. Ve sonunda biz onu değil, o bizi ikna etti. Son kararı genellikle çocuğumuza bıraktık. 17 yaşında senfoni orkestrasını kurduğunu anne ve babası olarak konsere iki hafta kala sosyal medyadan öğrenecek kadar bağımsız karar alma konumundaydı.
Çocuklarına özgürlük imparatorluğu sunan bazı Batılı ebeveynler gibi de değildik. Çünkü yönetimi çocuğa bırakmak çocuk için bir yüktür ve dolayısıyla çocuğa ilerde bedelleri ağır olan bir sorumluluk yükler. Çocuklar henüz yeterince deneyimleyemedikleri ve haliyle anlamlandıramadıkları hayatın gerçeklerinden habersiz olduklarından böyle bir sorumlulukla karar vermeleri onlar için de yorucu olacaktır.
Sonuç olarak özetlemek gerekirse; çocukların eğitimi önemlidir ama çocukla kurulacak diyalog da aynı oranda önemlidir. İşin bir başka önemli noktası, biz ebeveynler sadece bir mesleğe odaklanmış eğitim peşinde dolanan rehberliğin ötesinde, toplumsal sorumlulukların farkında, ahlaklı ve erdemli bir insan karakteri kazandırmanın da peşinde olmalıyız. Dünyadaki yokluğun, yoksulluğun, ayrımcılıkların, baskıların ve şiddetin kaynağı bu eksik eğitimden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bu çok zor olan amacı gerçekleştirebilmek çok yönlü bilgi, beceri, deneyim ve kararlılık isteyen eğitimsel ve duygusal bir yetkinlik de gerektiriyor
Ebeveynlik, tartışmayı uzlaşmaya dönüştürebilecek, geçmişi öğrenip geleceği öngörebilecek, asabiyeti hassasiyete çevirebilecek ince noktaları olan zor bir zanaat. Bu zor zanaatla başa çıkabilmek ve sonucunda iyi bir insan yaratabilmek ise hiç bir sanatsal, siyasi, ekonomik ödülün size sunamayacağı kadar büyük bir gurur, onur ve kıvancı da beraberinde getirecektir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.