Karda kalan iz…

Mesajını Açık Gazete e-mail adresime göndermişti; “Ortadoğu yazınız çok kötü” diyordu.  Kim olduğunu, bu yargısının gerekçesinin ne olduğunu yazmasını istedim. Küstahlığı beni öfkelendirmişti.

‘Romantizm’ diyordu cevabında, sadece ‘romantizm’…

Eğer kendi kitabını okumasaydım ne demek istediğini belki de hiç anlayamayacaktım ama kitabını okudum ve şimdi ne demek istediğini çok iyi anlıyorum…

Kendisi bir savaş muhabiriydi ve savaşa dair yaşadıkları ve anlattıkları ile kıyaslandığında benimkiler kuru laf  kalıyordu… Oysa onun ifadeleri kıyafetsiz, çıplaktı.

En önemlisi hepsi gerçekti…

‘Karda Kalan İz’ adlı kitabı savaşta ekmek kuyruğunda beklerken, kuyruğun ortasına atılan havan topu ile bacağından yaralanan ve evine dönerken yolda ölen bir kızın öyküsü ile başlıyordu:
 
“Bugün şanslı günü. Geçici ateşkes ilan edildi. Karneyle verilen ekmekleri almak için girdiği  kuyruğun önlerinde. Soğuk. Her zaman olduğu gibi saatlerdir bekliyor sırada. Ayaklarından giren kar suyu tabanlarını, parmak uçlarını uyuşturmuş durumda.

Bütün olumsuzluklara rağmen, ekmeği eve götürdüğünde kardeşinin nasıl sevineceğini düşününce içi ısındı. Önünde üç kişi daha var. Sonra ailesinin hakkı olan iki ekmeği alacak. Sıcak ekmeklerin kokusu, kış gününde fırının naylon kaplı pencerelerinden sızıp yüzünü kaplıyor; sadece kokusuyla değil ısısıyla da…

Sıra hiç eksilmiyor; Kısalmıyor: Sabah geldiğinde kaç kişi varsa, şimdi de o kadar var: Kuyruğun sonunu göremiyor: Geldiğinde de başını görememişti. Kuyrukta zaman geçirmek için kendisinin keşfettiği bir oyun: eksilenleri saymak ve yerine yeni gelenleri eklemek. Kuyruğun arkasını göremeyecek duruma geldiğinde önlerde olduğunu anlıyor: sırada düşündüğünden fazla beklemeye başlarsa oyunu uzatıp, sıranın durumuna göre saat tahmini yapıyor: eksilenler gelenlerden fazla ise, öğle saatlerinin geçtiğini anlıyor:

Sıra ona geldi. Fırıncı, dar aralıktan ekmekleri uzattı. Ekmekleri alırken, bu fırında çalışanların dünyanın en zayıf fırıncıları olduğunu düşündü. Omuzları giydikleri atleti bile taşımakta zorlanır gibiydi.”

…Ekmekler eline değdiğinde, hamurun sıcağı bütün bedenini kapladı. Kardan ıslanmasınlar diye ekmekleri aceleyle gazete kağıdına sararken hafifçe eğilmişti.

O an, yıllardır, her gün her saat duymasına karşın alışamadığı büyük bir patlama sesi duydu. Sonra saçlarını sıyırıp geçen bir şarapnel parçası duvara çakıldı. Bu sesi çok iyi tanıyordu. Çelikle betonun çarpışma sesi. Betonun kırılması, çeliğin parçalanması.

Gözleri karardı. Fırın duvarının dibine çöktü. Başını ellerinin arasına aldı ve -her zaman olduğu gibi-  hala yaşadığına elinde olmadan sevindi…

Bir süre duvarın dibinde gözleri kapalı öylece kaldı. Kucağında bir ağırlık hissediyordu. Gözlerini açmadan, elleriyle kucağını yokladı. Bir sıcaklığa değdi. Ürpererek ellerini çekti. Acaba yaralanmış mıydı? Korkuyla gözlerini açtığında kucağında bir adamın başının olduğunu fark etti. Adamın başından oluk gibi kan akıyordu. Yüzünün yarısı yoktu. Parçalanmış et yığını gibiydi. Ellerini, can verebilirmiş gibi adamın kafasının üstüne koydu.

…Etraftan gelen haykırışlar,çığlıklar, yardım isteyen insanların sesiyle kendine geldi. Havan mermisi ekmek kuyruğunun ortasına düşmüştü. Etrafta cesetler; parçalanmış insan cesetleri saçılmıştı. Beton zemin kanla kaplanmıştı.

Bacağı kopan yaşlı bir kadın, ifadesiz gözlerle etrafa bakıyor; sanki bir şey olmamışçasına, bacağı hala yerindeymişçesine ayağa kalkmaya  çalışıyordu. Her defasında da yere külçe gibi yığılıyor; sonra yeniden kalkmaya uğraşıyordu. Bir yandan da, normal bir günde karda kayarak düşmüş gibi eteğini çekiştiriyordu. Bacakları görülmesin diye.Bir süre sonra hareketsiz öylece kaldı.

…Karmaşa içinde birden ekmekler aklına geldi. Kağıda sarılı ekmekler yanındaydı!  Koltuğunun altına sıkıştırdı, adamın kafasını yavaşça kucağından kaldırıp yere koydu, kalktı ve koşmaya başladı. Annesini, babasını, kız kardeşini düşündü. Ya onlara bir şey olmuşsa? Koştu. Nereye gideceğini, nasıl gideceğini düşünmeden koşuyordu. Kent merkezi koşuşan insanlarla doluydu. Belli ki başka noktalara da saldırı olmuştu.

…Barış günlerinde, en güzel günler olarak tanımlanan karlı bir gündü. Eteğine bulaşan kan pıhtılaşmıştı. Sadece koştu, koştu. Kentin sembolü olan, kent kadar eski ağaçlarla donanmış ve içinden nehir geçen parka geldiğinde gücü tükenmişti.

Düştü.

…Sevgilisi sanki hemen geliverecek, ellerinden tutacak, eskiden olduğu gibi nehrin kenarında, nehri gösterip ‘Bu nehir ne kadar çoksa ve çoğalıyorsa işte ben de seni öyle seviyorum diyecekti.’

Deseydi.
İçinden yüzüne sevinç aktı.
Yüzü sevinç oldu.

Kardeşinin sıcak ekmeği su damlasına benzettiği elleriyle tutup da ağzına nasıl götürdüğünü, iştahla yediğini hayal etti.  Onu, annesiyle ve babasıyla seyrederken ne kadar mutlu oldukları geldi aklına.

Yüzünü kara gömdü. Çocukken en sevdiği oyun, yüzünü kara gömüp, sonra da karda kalan izi seyretmekti. Annesine bağırır; ‘Ben kar oldum’ derdi. Annesi de ona ‘Benim kardan kızım’ dediğinde oyun amacına ulaşmış olur; parkın içinde koşmaya başlardı. Annesi de koşardı ardından düşmesin diye. Hiç yakalanmazdı. O,  rüzgarda uçuşan kar tanesiydi.

Başını bu kez kardan kaldıramadı.
Kar oldu…

Karda kalan en güzel iz…”

Evet savaşı yaşamadan anlatmakla, savaşın parçası olup onu yaşamak çok farklı şeylerdi. Bu ayrımı yazdığın gerçek öykülerle böylesine hayatıma yerleştirdiğin için teşekkürler Ali Koçak. Ama yine de bilmelisin ki, yapmaya çalıştığım bir romantizm değildi. Yaşanmışlıkla değil belki ama, empati ile, o insanların acılarını, özlemlerini, çaresizliklerini hissedebildiğim kadarıyla dile getirmek ve birilerinin umurunda olduklarını anlatabilmekti amacım..

Eğer ‘Ortadoğu Kan Ağlıyor’ yazım insanları bu konuda bir nebze düşündürebilmiş ve onların bu konudaki duyarlılıklarını harekete geçirmekte küçücük bir devinim  yaratmışsa, bana göre o yazı amacına ulaşmış demektir. Ayrıca romantizm de insana, sevgiye,  duyguya dair bir şey değil midir sonuçta. Hor görmemeli insanların halen romantizmi yaşayabilmeleri ve yansıtabilmelerini…

Ama romantizmle yetinmeyenler gerçekten de ‘Karda Kalan İzi’  ve onunla eşdeğer diğer kitapları okumalıdırlar. Böylece gerçeğin çıplak ve maskesiz yüzünün daha da acıttığını göreceklerdir. Benim ‘Karda Kalan İz’i okurken canımın acıdığı gibi…

Karda Kalan En Güzel İz….

*Yrd. Doç. Dr. İ.Ü. İktisat Fakültesi

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.