Karmaşık bir yazı

Karmaşık bir yazı

0
PAYLAŞ

Sartre’ın Sinekler’inde şu satırı okuruz: “Bir insanın yüreğinde özgürlük patlaması oldu mu tanrılar o adama hiçbir şey yapamazlar.” Bunu durup dururken ne diye söyledim şimdi? Günlerdir Beethoven’in piyano sonatlarını dinliyorum. Özellikle Patetik sonat’ı (8, op.13) ve Ayışığı sonatı’nı (14, op.27) dinliyorum. Walter Gieseking’in çalışı bana daha yakın. Alfred Brendel sanki biraz daha akılcı bir anlayışla çalıyor. Ben gerçekte Beethoven’in en çok keman ve piyano sonatlarını severim. Ama son günler işte böyle piyano sonatlarına taktım. Adını andığım iki sonat özellikle şu son günler beni alıp götürüyor. Neden? Bu sabah buldum nedenini. İkisi de bana benim özgürlük istemimi ve elbet daha da ötede insanın özgürlük tutkusunu düşündürüyor. Bu iki sonatta da son derece ölçülü, son derece ağırbaşlı bir özgürlük savunusu var. Zaten Beethoven denince ilk aklımıza gelen tema özgürlük temasıdır.

İçinizden birilerinin şöyle dediğini duyar gibiyim: “Toraman, sen böyle değildin, son günler iyiden iyiye ukala oldun. Bu opuslar bilmem neler sana hiç gitmiyor. Zaten bu iş senin anladığın bir iş de değil. Eskiden böyle uçmazdın ve uçanlardan da nefret ederdin. En çok tedirgin olduğun şey çokbilmişlikti. Giderayak kafayı değiştirdin belli ki. Yapma gözünü seveyim. Yetmişinden sonra azmaktır bu.” Demek biz de, şimdilerde çok sevilen bir terimi kullanarak söyleyelim, düşünce dünyamızın “format”ını değiştirdik. (Bu “format”ı da siz bana uygun görmediniz, anlıyorum.) Yalnız şu gerçeği de hiç unutmamalıyız dostlarım: zaman sana uymazsa sen zamana uy demişler. Geçen günlerde bir filozof kardeşimizin bir toplantıda arka arkaya “opus”ları sayması düpedüz düşman çatlatmak anlamına geliyordu. Bizim var yok bir Beethoven’imiz var, o belki on tane adam adı, yirmi tanede “opus” saydı. Ben dostlarım şu son günlerde delirmemek için çok özel bir çaba gösteriyorum. Çünkü biliyorum, bu düzen delilikle bilim adamlığını bağdaştıramıyor. Pekiyi, biz deliler ne yapalım? Herkesin son derece akıllı hatta son derece kurnaz olduğu bir ortamda bizler elbette deliliklerimizi iki paralık adamların ağzına düşürmek istemeyiz. 

Artık dayanamıyorum dostlarım. Bu kadarına dayanabilmek için ya çok bilge ya çok eşek olmak gerekir. Bu toplumda tüm insan yaşamı bir başıboşluk ve bir gevezelik ağı üzerine kurulmuş. Dün akşam bir akıl sarsıntısı geçirmiş olmasaydım bu yazıyı yazmazdım inanın. Uzun ömürlü olsun, kızımızı doçent yapmışlar erkenden. İyi de etmişler. Hiç durmadan konuşuyor. Bu arada durmadan “erazyon” diyor. Ben sözlüğü açtım baktım, “erazyon” diye bir şey yok. “Bu ‘erozyon’ olmasın?” dedim Ali’ye. O da güldü, olabilir dedi. Doçent kardeşimizin karşısında bir gazeteci hanım kardeşimiz var. Allah ona çok uzun ömür versin. Yerini bulmuş, desteksiz atıyor. O da askere kıl. Bir de alaycı ki sormayın. Görüş mü bildiriyor yoksa dere boyunda çamaşır mı tokaçlıyor anlayamıyorsunuz. O kadar değil, tam beş kişiler. Daha fazla “erazyon”a uğramamak için gittim yattım dostlarım. Ve her zaman olduğu gibi tanyerleri ağarmadan kalktım, gördüğünüz gibi bu yazıya benzemez yazıyı yazıyorum.

Önemli olan şu ya da bu sorunu çözmek değil, o gül yüzünü birilerine biraz daha göstererek poz atmak. Birilerine “Bak yahu, analar neler doğuruyor!” dedirtmek. O televizyon dedikleri şey insanı dinden imandan ediyor. Bu beyaz cam adamın aklını fikrini alıp götürüyor. Her şey eskiden de kötüydü ama bu kadar kötü değildi. Şimdi dünya kolaya bindirildi gidiyor. Nasıl olsa beleş, bizden para sormazlar diye ölmüş eşeğin barsak gazına yelken açmaya hazır nice insan türedi. Büyük bir bölümünün zeka geriliğine uğramış olduğuna inanılan, buna kendisi de inanan benim sağduyulu halkım gidip barlarda nara atacak değil ya, geçiyor o aletin başına, alamadın veremedin ne bulursa izliyor. İzlediği önünde, izlemediği arkasında. 

Bunun özgürlükle ne ilgisi var ki Beethoven’le başladın, opusla sürdürdün, şimdi de zeka falan demeye kalkıyorsun? Haklısınız. İnanın delirmek üzereyim. Bu toplumun yaşamı bana hiç bu kadar aykırı gelmemişti. Neyse, işi daha çok karıştırmadan gazetelerimizden birinin şiir köşesinde yayımlanmış bir şiirle yazımı bitiriyorum: “Dün gece bir rüya gördüm / İyice süzülmüştün gülüm / Haline birden çok üzüldüm / Hemen söyledim bir dürüm // Ama boğazın olmuş kördüğüm / Dedin galiba midemi üşüttüm / Ah uğruna gözyaşı döktüğüm / Çöpe mi gidecek o canım dürüm // Tamam dedim ürettim bir çözüm / Her derde devadır çekirdekli üzüm / Midene iyi gelecektir sözdür sözüm / Bir şeyler yemezsen yakındır ölüm // Buldun yine bahaneni deliye döndüm / Nasıl dersin tutmadı benim gözüm / Uyandım aniden üstümü yarım örtmüşüm / Galiba dün gece ben çok üşümüşüm”. Şiirin adı: Üşümek. Allah şifasını versin!

BİR CEVAP BIRAK