Kaş’taki hazine adası nasıl gâvur adası oldu?

1940’ta zeytinlikti, 1962’de babadan oğula geçti. 1971’de Ankara Gazeteciler Cemiyeti ‘Basın Sitesi’ yapmak üzere satın aldı. Maliye, 1983’te yazılan raporla ‘devlet malı’ olduğuna hükmetti. 1986’da Orman Genel Müdürlüğü dava açtı, kaybetti. Cemiyetin yaptırdığı ‘Kültür ve Turizm Merkezi’, önce disko, sonra restoran oldu, ardından kapandı. 2005-2006’da çok sayıda yabancının villa almasıyla gündeme geldi. İşte Hasan Hüseyin Korkmazgil’den Metin Toker’e; rekorlar kitabına girecek kadar çok gazetecinin adını taşıyan sokaklarıyla ülkenin, hatta dünyanın en medyatik adası olma hayaliyle başlayan turizm fonlu ve tam Aziz Nesin’lik bir ada hikâyesi…

Türk aydınının, ellili yıllarda başlayan  “Anadolu’yu keşfetme” merakı,  Halikarnas Balıkçısı’nın sürgün gittiği Bodrum’un kaderini değiştirmesiyle somut değerlere dönüşse de,   sonradan bir moda halinde gelişen ve gidilen her beldeyi dönüştürebilme çabasıyla karikatürize eden “huzursuz” insanların gittikçe çoğalan varlığı, bugün hem turizm hem de modernleşme dinamikleri  açısından  rahatsız edici boyutlara ulaşmış görünüyor. Bu uzun, yorucu ve başka bir dosya konusu olacak kadar da çetrefilli tartışmayı bir kenara bırakıp asıl konumuza dönelim. Ve büyük kentlerimizin modernleştirmeci/ kalkınmacı aydınlarının güney sahillerini arşınlamaya başlamalarından sonra bu beldelerde ortaya çıkan ve Özal’lı yılların medya gazıyla alevlenen  “turizm patlaması” histerisinin röntgenini çekmeye çalışalım.

GODOT’YU BEKLERKEN

Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin 1983 yılında yayınladığı ve Gazeteci İsmail Sadık tarafından derlenen “Çile Yılları” adlı anı – röportaj kitabı, seksenlerin başlarında  Kaş ve  köylerinde yaşayan insanların anı ve beklentilerinden oluşuyor. Bu kitabın ilginç tarafı,  bir  kasaba  halkının  beklentilerle, avuntularla ve zenginlik hayalleriyle nasıl “Godot”yu  bekler hale getirilebileceğinin belgesi niteliğinde olması.

Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin üyelerinin, yetmişli yıllarda Kaş’ı keşfetmelerinin ardından, bu küçük ilçede yaşayan insanların hayatları birden değişir. Ankaralı gazetecilerin bölgede tatil amaçlı büyük bir “ Dünya Basın Sitesi ” kurma projesiyle Kaş’a ilk gelişlerini, ilçenin en eski lokantacısı olan Ali Eriş Gazeteci İsmail Sadık’a şöyle anlatır: “…Bir gün sabahleyin lokantamın önünde oturuyordum. Baktım, Meis’le Bayındır Yarımadası tarafından bir kayıkçı motoru geliyor. Bu sırada bir arkadaşımla sohbet ediyordum. Biraz sonra motor Kaş’a yaklaştı ve belediye tarafındaki iskeleye yanaştı. İçinden çıkanlar, kalkıp lokantanın önüne doğru yürüdüler. Üç tanesi, sanırım gençtendi. Bir tanesi bana dedi ki: ‘Ali Eriş’in lokantası burası mı? Ali Eriş kimdir?’ Sonra ben de ‘Evet benim, burası da lokantam’ diye karşılık verdim. ‘Hoş geldiniz’ dedim kendilerine. Bunun üzerine kendilerini tanıttılar, ‘Biz Ankara Gazeteciler Cemiyeti’ndeniz’ dediler. Ve buralarda üyeleri için bir tatil köyü kurmak amacıyla arsa aradıklarını söylediler. Sayın Beyhan Cenkçi ve diğer yönetim kurulu üyeleriyle böyle tanıştım…”
 
NE OLDUYSA ONDAN SONRA OLDU…

Bu gün hala hayatta olan ve kendisine uzun ömürler dilediğimiz Ali Eriş, Ankara Gazeteciler Cemiyeti üyeleri döndükten sonra devamlı olarak alınacak arsa konusuyla ilgilendiğini söyler ve ekler: “Çünkü gazetecilerin buraya gelmesi, Kaş’ın kalkınması, kaderinin değişmesi demekti. Cemiyetle de ilişkimi sürdürdüm. Sonunda iki yıl sonra Beyhan Cenkçi ve arkadaşları buraya tekrar geldiler. Kendilerine Çukurbağ Yarımadası’nı gösterdik ve almalarını tavsiye ettik. Yer alındı ve ne olmuş ise eğer, işte ondan sonra oldu. Ve Kaş’ta bir turizm patlamasının dönemi başladı. Birkaç sene sonra ise adada bir şehir kurulunca gerçek patlama gerçekleşecektir…”

Ali Eriş’in ‘yer alındı ve ne olduysa ondan sonra oldu’ dediği cümlede geçen ‘yer’ olan Çukurbağ Yarımadası, artık “Gazeteciler Cemiyeti Yarımadası” olarak anılacak ve Kaş sokaklarında herkesin ağzında “turizm ve patlama” cümleleri sık sık duyulmaya başlanacaktır.  Yarımada’nın adının, Gazeteciler Cemiyeti olarak anılmasının hikâyesi de gerçekleşmesi beklenen patlama kadar şaşırtıcıdır ve  ileriki  yıllarda  literatüre  geçecek kadar ilginç bir bürokrasi süreciyle anılacaktır…

1940 yılında, sonraları ilçenin belediye başkanlığını da yapacak olan  Kaşlı girişimci Süleyman Yıldırım, dönemin zeytinciliği teşvik eden yasalarından da yararlanarak, 30 yıldır bakımını yaptığı Çukurbağ Yarımadası’ndaki zeytinliğin zilliyet hakkını elde etmek için mahkemeye başvurur ve davayı kazanır. Süleyman Yıldırım’ın tapusunu cebine koyduğu 183 bin 860 metrekare zeytinlik, 1962 yılında oğlu Ali Yıldırım’a devrolur. 1971 yılına gelindiğindeyse, Ali Eriş’in de sözünü ettiği biçimde Ankara Gazeteciler Cemiyeti tarafından satın alınarak yarımadaya büyük bir “Basın Sitesi” yapılacağı duyurulur. Ancak cemiyet, 1974 yılına gelindiğinde satın aldığı arazinin deniz tahribatına maruz kaldığı gerekçesiyle “yüzölçümün tezyidi davası” açar. Dava sonucu deniz tahribatına maruz kalan yerler belirlenerek, arazi 1 milyon 121 bin 250 metrekare olarak tashih edilir, tescillenir ve konu  kapanır…

TAHMİNLERİN ÖTESİNDEKİ PATLAMA BEKLENTİSİ…

İlerleyen yıllarda cemiyetin ilçede  kurmayı  planladığı basın sitesi, Kaş’ın ileri gelenleri tarafından ‘devlet kuşu’ biçiminde algılanmaya başlanacak,  o yıllarda İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü de yapmış olan Kaşlı Öğretmen Mehmet Gülseven, Gazeteci İsmail Sadık’ın uzattığı teybe bu dönemi şöyle anlatacaktır: “…Benim size söyleyebileceğim son şey, devletimizi buraya gelmesi, insanlarına sahip çıkması kadar önemli ikinci olay, Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin Kaş’a sahip çıkmasıdır. Bunu şöyle de ifade edebilirim: Son yılların en önemli olayı bence Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin Çukurbağ yarımadasını satın alması ve burayı dünya çapında bir turistik merkez haline getirmek istemesidir… Sayın Beyhan Cenkçi ve arkadaşları arsa almak için buraya geldiklerinde,  bunun  Kaş için çok istifadeli olacağını hesaplayan birkaç kişiydik biz. Gazetecilerin buraya gelmesini önemsemeyenler çoktu. Ama şimdi, kısa zamanda öyle büyük değişimler ve gelişmeler oldu ki, bölgemizde, eğer Ankara Gazeteciler Cemiyeti olmasaydı, bunların gerçekleşmesi için belki 25 yıl belki de yarım asır gerekecekti… Birkaç yıl, beş on yıl sonra, birden başlayacak iktisadi canlılık, işte Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin bölgemize olan bu etkisindendir. Yolu yapılan, suyu gelen Çukurbağ  yarımadasına  cemiyet tesisleri kurulduktan ve burada yerleşim başlayınca, ekonomik hayatımız mutlaka tahminlerin dışında büyük bir patlama gösterecektir.”

ORMAN GENEL MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN AÇTIĞI DAVA

1983 yılına gelindiğindeyse yarımadanın tarihinde dönüm noktası sayılabilecek bir gelişme yaşanır. Cemiyet üyeleri ilçe turizmini patlatacak projelerle uğraşırken, devlet bürokrasisinde de ilginç yazışmalar yaşanmakta, raporlar hazırlanmakta ve hukuki bir sürecin başlayıp başlamayacağı tartışılmaktadır. Aksiyon Dergisi’nin 12 Ocak 2002 tarihli sayısında yer alan ‘Maliye’nin Çukurbağ Seferi’ başlıklı dosyada bu ilginç süreç şöyle aktarılır: “Kazım Topçu adında bir Milli Emlak Kontrol Memuru, yarımadayla ilgili olarak hazırladığı raporda,

Çukurbağ Yarımadası’nın kadastro çalışması yapılan bölümünün toprak niteliği bakımından özel mülkiyete konu olamayacağını ve verilen tapuların da hiçbir hukuki değerinin bulunmadığını” belirtir. 1986 yılında, raporun hazırlanmasından üç yıl sonra Hazine Avukatları, Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne bu konuda dava açılıp açılmayacağını sorarlar ve iddiaları kanıtlayacak belgelerin toplanmasını talep etseler de bu girişimden somut bir sonuç alınamaz. Aynı yıl Orman Genel Müdürlüğü, söz konusu yerlerin orman niteliğinde olduğu iddiasıyla tüm parsellere dava açar. Orman Genel Müdürlüğü üç yıl süren davaların hepsini de kaybeder. Bu gelişmenin ardından, Milli Emlak Memuru Kazım Topçu’nun Çukurbağ Yarımadası raporu yeniden gündeme gelir ve işleme konulur. Dönemin Milli Emlak Genel Müdürü Şafak Kaynak, Milli Emlak Kontrolörler Kurulu Başkanlığı’na yazı yazarak söz konusu yerler hakkında dava açılıp açılamayacağının araştırılmasını ve sonucun rapor edilmesini ister. Kontrolörler Kurulu, bu konuda bir stajyer görevlendirir. Sonraki yıllarda Daire Başkanı olacak olan Bekir Aydınlı adlı stajyer, kendisinden beklenenin üzerinde bir çaba göstererek Çukurbağ’dan kabarık içeriği sıkı bir dosyayla geri döner. Aydınlı, üç ay süren araştırmaları sonucunda, 1940 yılından bu yana yapılan işlemler sırasında dokuz kusurlu hareketten beşinin yapıldığını tespit eder. Hazırladığı Çukurbağ Raporunu, belgeleriyle birlikte amirlerine teslim eder. Aydınlı’nın raporu, 1983 yılında hazırlanan Kazım Topçu’nun raporundaki iddiaları doğrular niteliktedir ve bu sonuca göre dava açılması gerekmektedir. Rapora göre, araziler 1940 yılındaki mahkeme kayıtları kesin hüküm niteliğinde değildir. Araziler ise ‘devlet malı’ niteliğindedir…”

NEŞELİ YERLERDİR BURALAR…

Ortaya çıkan durum Türkiye’ye özgü bir hukuk karmaşası ve tam bir Aziz Nesin öyküsü kıvamındadır. Kaşlı Mehmet Çukurbağlı’nın bölgenin turistik tanımını yaparken kullandığı ‘neşeli yerlerdir buralar’ cümleleri eşliğinde, “Bilhassa, Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin Kaş’a gelmiş olmasının da turizm bakımından çok büyük faydası olmuştur. Olmasa, çoban bile gitmeyen adanın ucuna kadar öylesine geniş yollar yapılır mıydı?” biçiminde durumu özetlemesine karşın, bürokrasi cephesinde yaşananlar hiç de neşeli değildir. Devletin kurumları rapor üstüne rapor yazıp, kurumlararası yazışmalarla “dava açabilir miyiz, açamaz mıyız” tartışması yaparken, bölgede turizmin hız kazanmasıyla birlikte Çukurbağ, nam-ı diğer Gazeteciler Cemiyeti Yarımadası, çoktan otel ve villa akınına uğrayarak, harnup ve zeytin ağaçlarının, makilerin yerini,  beton ve demir yığını binalar almıştır. Ancak, trilyonlarca liralık bir  ekonomik  ranta  teslim olan yarımadaya dikilen yapıların üzerine oturduğu arazinin kamu malı olduğuna karar verilirse, hepsinin bedelsiz devredilmesi gerekecektir.

Bundan sonra yaşanan gelişmeleri yine Aksiyon’un haberinden okuyalım: “1989 yılına gelindiğindeyse ortaya çıkan bu karmaşık durum Milli Emlak Genel Müdürlüğü Baş Hukuk Müşaviri  ve  Muhakemat Genel Müdürü Aysel Akoğlu  tarafından dönemin bakanına bildirilir. Ancak bakana yazılan yazıda kendi memurunun raporu çürütülür. Yazıda yer verilen ifadeler aynen şöyledir: “…50 yıl sonra, yüzlerce kişi aleyhine, dava konusu taşınmazların özel mülkiyete konu olamayacakları iddiasıyla dava açmanın, kamu güvenini ve devlet itibarını sarsacağı düşünülmekte ve dava açılması halinde iddianın kanıtlanabilmesini sağlayacak yeterli delil ve desteğin bulunamayacağından endişe edilmektedir. Açıklanan nedenlerle listede yer alan 75 adet parsel hakkında dava açılmasından vazgeçilmesini onaylarınıza arz ederim.”  Bu durum karşısında, raporun sahibi Bekir Aydınlı yeni bir “karşı rapor” hazırlayarak, bakana yazılan yazıdaki gerekçelere ağır bir dille cevap verir. Devletin itibarının zedeleneceği endişesinin dile getirilmesinin bile, Hazinenin haklı olduğu pek çok davadan şahıslar lehine feragat etme dileği anlamına geldiğini dile getirir ve son söz olarak her şeye rağmen dava açılması gerektiğini dile getirir. Ardından da Orman Genel Müdürlüğü’nün açtığı davayı örnek gösterir ve bu davayla devletin itibarının sarsılmadığını dile getirir.”

Ancak bütün bu tartışmaların öznesi olan yarımadanın üzerinde dönen raporlar, hukuk savaşları ve yazışmalardan Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin hiç haberinin olmadığını açıklaması da en az sürecin kendisi kadar ilginç bir ayrıntı. Aksiyon Dergisi, Ankara Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin’in “ araziyi bundan 31 yıl önce devletten değil, şahıstan aldıklarını ve böyle bir hukuki sorunun söz konusu olamayacağı” yönündeki açıklamasına  yer  veriyor  ve  bir  çok parsel sahibin de bütün bu hukuki süreçten haberdar olmadıklarını açıkladığını duyuruyordu.

Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin turizm ve kalkınma amacına yönelik bu ‘iyi niyetli’ düşlerinin mütevazı bir yurt köşesinde bulduğu karşılık, ülkenin toplumsal kalkınma ve sosyal gerçekçilik arasında gidip gelen tarihsel sürecini de özetliyor aslında. Cemiyetin bu süreçte kurduğu “Kaş’ın Rio De Jenerio’dan bile daha güzel olduğu ve dünyanın sekizinci harikası olacağı” yönündeki düşleri bu gün sadece hoş bir anı olarak hatırlansa da, “ Üç dilde kendini anlatan dünyanın ilk sesli Atatürk yontusu”,  cemiyetin  ilçeye  armağanı  olarak  bilinen  ve  yaşı yeten Kaşlıların hala anlattığı ilginç bir ayrıntıdır.

‘GÂVUR ADASI’NA DÖNÜŞME SÜRECİ…

Kaş’taki “hazine adası” Çukurbağ’ın, önce Gazeteciler Cemiyeti Yarımadası’na,  son olarak da bölgede mülk almalarıyla gündeme gelen yabancılardan dolayı “Gavur Adası”na evrilen hikayesinin fonunda hep Türkiye’ye has bir mizah, rant  iştahı ve bürokrasinin soğukkanlı işleyişi bulunuyor. Kaşlılar arasında neredeyse bir şehir efsanesine dönüşen
“ Yarımadayı anakaraya bağlayan İnce Boğaz’ın kesilerek bir yabancı adasına dönüştürüleceği” söylentisi şimdilik bir efsane gibi görünse de, 68 yıllık hukuki hikâyesine bakınca hiç de şaşırtıcı durmuyor. Maliye Bakanlığı’nın konuyla ilgili hukuk seferini hep bir başka bahara ertelemesinin nedeni bilinmez ancak, yarımadada parseli bulunan ünlü gazeteci ve siyasetçilerin bir çoğu arsalarını elden çıkarırken, kalanların bölgedeki çarpık yapılaşmadan ve yabancı yerleşimcilerden çoktan  şikayet etmeye başladıkları konuşuluyor.

MAKİLİĞE AÇILAN SOKAK

Yarımada şimdilerde yine Çukurbağ olarak anılsa da, bu gün ultra-lüks villaların ve butik otellerin  doldurduğu  yamaçların  bir çoğuna inen sokaklar, dönemin ünlü gazetecilerinin adlarını taşıyor. İlçe belediyesinin yarımada sokaklarına adını verdiği gazeteciler arasında kimler yok ki? Metin Toker’den Teoman Erel’e, Ali İhsan Göğüş’ten Aka Gündüz’e onlarca gazetecinin adını taşıyan sokak levhaları,  bugün İngilizce ilanlarla yan yana zamana tanıklık ediyor.  Ünlü ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in adını taşıyan sokağın akıbetinin ne olacağıysa şimdilik belirsiz. Zira Korkmazgil’in adını taşıyan sokak levhasının işaret ettiği yönde şimdilik yalnızca makiler ve zeytin ağaçları yükseliyor.

YARIMADA’DA PARSELİ BULUNAN ÜNLÜLER KİMLER?

Erdal İnönü ve Deniz Baykal gibi siyasetçilerin de parsellerinin bulunduğu yarımadadaki malikler arasında dönemin bir çok ünlü gazetecisinin de adı geçiyor.

İşte Aksiyon’un haberine de konu olan ünlü isimlerden bazıları: Mustafa Örsan Öymen, Fatma Gülten Kavur, Fikret Otyam, Erol Simavi, Mustafa Kemal Ararat, Osman  Mithat Sirmen, Nadir Güneri Civaoğlu, Kasım Çubukçu, Faruk Çubukçu, Saliha Selma Tükel, Hakkı Metin Toker, Muhittin Uğur Eken, Cafer Tayyar Şafak, Mehmet Necdet Evliyagil, Gökhan Evliyaoğlu, Oktay Akengin, Mehmet Oğuz  Çarmıklı, Süleyman Şinasi Berker, Ertan Karasu, Mustafa Özkan, Ceylan Altınyeleklioğlu, Aydın Soysal, Muammer Yaşar Bostancı, Doğan Kasaroğlu, Ali Utku, Serpil Akıllıoğlu, Beyhan Cenkçi, Bahri Coşkun Deniz, Mete Akyol, Yılmaz Yavuz Donat, Teoman Erel, Muhtar Mataracı, Hikmet Sezer Duru, Dündar Arcayürek, Osman Oktay Ekşi, Bedii Akan, Cüneyt Arcayürek, Haluk Nurbaki, Mehmet Altan Öymen, K. Baransel.

_______________-

Yusuf Yavuz- yusuf_yavuz2004@yahoo.com

Önceki haberAdalet nasıl bir şeydir?
Sonraki haberNewroz deyince ne akla gelir?
Yusuf Yavuz
YUSUF YAVUZ (GAZETECİ-YAZAR) Isparta, Sütçüler'de doğdu. 1990’da edebiyatla ilgilenmeye başladı. Deneme ve inceleme tarzındaki ilk yazıları 1996 yılında 'Atatürkçü Ses' Dergisi’nde yayımlandı. Aynı yıl yerel ölçekte yayın yapan kanallarda 'Dönence' başlıklı radyo ve televizyon programları hazırlayıp sundu. 1999 yılında Antalya'da kurulan Müdafaa-i Hukuk Dergisi’nde yazmaya başladı. 2001’de Gazete Müdafaa-i Hukuk’ta Muhabir-Temsilci olarak görev aldı. Daha sonra adı 'Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk' olan dergiyle bağını temsilci-yazar olarak sürdürdü. 2001-2007 yılları arasında Kaş Kitap Şenliğini organize ederek başta çocuklar ve gençler olmak üzere yöre insanının kültür, sanat ve edebiyat çevreleriyle buluşmasını sağladı. 2005 yılında Muğla ve Antalya arasındaki sahil bandında yaşanan yabancılara toprak satışına ilişkin yaptığı araştırmalar önemli etkiler yarattı. Deneme, inceleme, röportaj, düz yazı, haber ve yorumları; Cumhuriyet Akdeniz, Odatv, Yeni Harman, Edebiyat ve Eleştiri, Yolculuk, Evrensel, Atlas, Magma, Aydınlık, Birgün, Açık Gazete gibi dergi ve gazetelerde yayımlandı. Antalya merkezli VTV Televizyonunda, Pelin Gel Ağan'la birlikte 'İki Ağaç İçin' adıyla 16 bölümden oluşan bir program hazırlayıp ve sundu. Kanal V Televizyonunda, Biyomühendis Çağlar İnce ile birlikte, Yörük kültürünü ve tarihsel köklerini ele alan 'Islak Çarıklar' adlı belgesel haber programı hazırlayıp sundu. Araştırma yazılarından bazıları, 'Yer Bize Çimen Verdi' ve 'Darağacına Takılan Düşler' adıyla belgesel filmlere de konu olan Yavuz, şu sıralar 'Islak Çarıklar' adlı bir belgesel haber programı için çalışmalarını sürdürüyor. Ağırlıklı olarak arkeoloji, çevre, kentsel dönüşüm ve tarım konularını ele alan çalışmalar yapmayı yazılı ve görsel medyada sürdüren Yavuz, yıkım politikalarıyla tarımdan hayvancılığa, kültürden mimariye kırsal yaşamın dönüşümünü ele alan araştırma yazılarıyla tanınıyor. Ziraat Mühendisleri Odası Basın Ödülü, Çağdaş Gazeteciler Derneği Belgesel ödülü, Türkiye Ziraatçılar Derneği Tarım ödülü, Kubaba Derneği kültür hizmeti ödülü'nün yanı sıra Türkiye Ormancılar Derneği gibi çeşitli meslek odası, kurum ve kuruluşlar tarafından ödüle layık görülen Gazeteci Yusuf Yavuz, Likya'dan Teke yöresine uzanan coğrafyadaki su kültürüne ilişkin uluslararası bir sanat projesinin de danışmanlığını ve metin yazarlığını üstleniyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.