‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’

‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’

0
PAYLAŞ

– Son zamanlarda Hannah Arendt çalıştığınızı biliyorum ve bir söyleşinizde  Arendt çalışmanızın sebebinin şimdiye kadar  yapılanlardan farklı bir iktidar ve politika kavramsallaştırmasına  sahip olması olduğunu belirtmişsiniz. Bu farklılığı ana hatlarıyla açıklar mısınız hocam…
– Öncelikle şunu söyleyeyim, farklı bir politika ve farklı bir iktidar kavramsallaştırmasına gerçekten  çok ihtiyacımız var. Çünkü bu güne kadar iktidar deyince hep genellikle birilerinin birileri üzerindeki tahakkümü, Politika deyince de  hep kıt kaynakların paylaştırılması, hangi kaynaktan kimin ne kadar faydalanacağı gibi sorunlar ve bu sorunların çözüm alanı anlaşılmıştır.  Oysa Arendt hem iktidarı hem politikayı tanımlarken çok farklı bir noktadan hareket ediyor ve yeni bir politika yaklaşımı ortaya koyuyor.Bu, bugün ezberimizde olandan ve alışageldiğimizden çok farklı bir kavramsallaştırma..
 
– Peki Arendt için politika nedir?
– Arendt’te Politika aslında tamamen özgürlük amacıyla yapılan,  insan eyleminin gerçek anlamda ortaya çıktığı, insan özgürlüğünün gerçekten ortaya konlabildiği bir çoğulluk alanını tarif ediyor. Dikkat edelim burada çoğulculuktan bahsetmiyor Arendt, çoğulluktan bahsediyor… Zaten Arendt için ‘Çoğulluk yeryüzünün yasasıdır’. Çoğulluk ve insan olma ve yaşam arasında doğrudan bir ilişki vardır. Bu bağlamda, politikaya ilişkin canalıcı bir soruyu gündeme getirir: Politika salt bir ikitidar ilişkileri alanı mıdır, yoksa insan yaşamının başka ve daha yüksek potansiyellerinin gerçekleştirilebileceği bir sahne mi? Arendt bu soruya olumlu yanıt veriyor; ve bu yanıtta farklılık, çoğulluk, iletişim, yeni başlangıç, özgürlük  gibi kavramların merkezde olması, bugün varolanın eleştirilmesini, değiştirilmesini, yerine farklı anlayış ve ilişkilerin geçirilmesini mümkün kılıyor. Yani “başka bir dünyanın mümkün” olduğunu bize anlatıyor.


Arendt için insanın benzersizliği, gerçek anlamda kim olduğu, ancak siyasetin yapıldığı o çoğulluk alanında, yani bir anlamda tiyatro sahnesine benzeyen o görünümler alanında ortaya çıkabilir. Siyaset de bu anlamda bugüne kadar ezberimize işlenen değil, yani kıt kaynakların nasıl paylaşılacağının pazarlığı yapılan bir iktidar alanı değil, tam tersine değerleri ve ilkeleri içeren, üstelik kendi benzersizliğimizi ortaya koyabileceğimiz ve bu yolla dünyada bir fark yaratarak bir anlamda kendimizi  ölümsüz kılabileceğimiz bir alan.  Siyaset yapmak hem eylemde bulunmaktır hem de bir yandan bu eylemimizin türküsünü söylemek, öyküsünü anlatmaktır. Bizi ölümsüz kılacak olan da budur. Bu kavramsallaştırmada idealize edilmiş bir yanın bulunduğu açık ama ben burada çok gerçekçi bir yanın da bulunduğu kanaatindeyim. Yani şunu söylemeye çalışıyorum; siyasete katılmak, kolektif eylemde bulunmak, siyasetin bugün var olan o kötü anlamını yıkıp gerçek anlamda sorumluluk üstlenmek aynı zamanda  özgürleşmemizi de getirecek olan bir şeydir.


– Oysa günümüz kapitalizminde tam da buna aykırı bir söylem yok mudur hocam? Yani özgürlüğün tamamen bireysel bir eylem olması; özgürlük deyince kolektif eylem ya da çoğulluğun değil bireyciliğin ve bireysel eylemin akla gelmesi gibi… Bu anlamda kapitalizmin  sadece kendi çıkarını düşünen ve bu çıkarı azamileştirmeye çalışan bireyi karşısında Arendt’in kolektif eylemde bulunan, diğerinin farkında olan, onunla diyaloga geçen ve ortak  eylemlerde bulunmaya çalışan dayanışmacı bireyi de biraz ütopik kalmıyor mu? Hele de Arendt’in günümüz çıkar çatışmaları ve savaşlarını, ötekiye olan düşmanlığı ve yok etme siyasetini tamamen görmezden gelircesine şiddeti bütünüyle siyasetin dışında bıraktığı bir noktada…
– Bu çok doğru bir tespit. Aslında Arendt’in siyaset anlayışında ütopyacı bir niteliğin olması yani. Özellikle de şiddetin tümüyle dışlandığı bir siyaset söz konusu olduğunda. “Şiddetin başladığı yerde söz olmaz, dolayısıyla siyaset de olmaz” diyor Arendt… Yani  senin de belirtmiş olduğun gibi şiddetin tümüyle dışlandığı bir siyaset anlayışı vardır Arendt’in. Halbuki geleneksel anlayışta ‘siyaset, şiddetin başka araçlarla yürütülmesidir’ ya da Clausewitz’in dediği gibi, ‘savaş, siyasetin şiddet yoluyla yürütülmesidir’. Oysa  Arendt’te politika tamamen söz üzerine kurulur; insanların birbirleri ile diyalogları ve esas olarak birbirlerini ikna etmesi üzerine kurulur. İkna ise, hiyerarşik otorite ilişkilerinde olmayan bir şeydir. Yani eşitler arası ilişkide bulunan bir şeydir.


– Otoriter rejimlerdeki rıza konusunda ne diyeceksiniz hocam?  Zoraki de olsa burada da bir ikna söz konusu değil  midir?
– Otoriter rejimlerde de meşru bir kabullenme,  rıza vardır belki, yani tamamen gayri-meşru bir şey değildir otorite; ama yine de bir hiyerarşi vardır otoritede, ikna değil uyma vardır…  Buyurma ve itaat etme vardır. Halbuki ikna gerçek anlamda eşitler arası bir ilişkiye özgüdür. Arendt’e göre siyaset bütünüyle iknaya dayanır, ikna da sonuç olarak diyalogla ilişkili bir şeydir. Diyalog ise ilk başta insanların farklılığını ve benzersizliğini kabul etmekle başlayan bir şeydir.


– Hocam Arendt sık sık bireylerin diğerleri ile bir araya geldiği, birlikte eylemde bulunduğu, politika ürettiği ortak bir alandan, kolektif  bir eylem alanından bahsediyor; Bu alan aynı zamanda Kamusal Alan olarak da geçiyor Arendt’te; ‘Kamusal Alan’ Arendt’te tam olarak neyi ifade ediyor, açıklayabilir misiniz?
– Arendt için ‘Kamusal Alan’ insanların birbirleri ile ilişkide bulundukları ortak bir dünya aslında. Biz diğerleri ile ilişkilerimizle ve iletişimimizle bu ortak dünyayı kurarız. “Ama modern dönemde, başta yabancılaşma ve kapitalist-emperyalist ilişkiler yüzünden böyle bir ortak dünya ortadan kalktı” diyor Arendt; “ortak duyu’ anlamında ‘common sense’ de ortadan  kalktı” diyor ve bu eleştiriden yola çıkarak kendi düşünce sistemini kuruyor. Bu tabii daha ziyade totalitarizm tecrübesinden yola çıkılarak yapılan bir eleştiri oluyor Arendt’te. Arendt’in totalitarizmde en çok eleştirdiği şey ise, totalitarizmin insanları tamamen atomize ederek; onları nerdeyse bir makinenin vidalarına indirgercesine, düşünmeyen, yargılamayan, muhakeme etmeyen “ortak duyu”su olmayan varlıklar haline getirmesidir.


– Bu durumda, yani totaliter rejimlerde insanların bir araya gelip düşündükleri, tartıştıkları, muhakeme ettikleri, kolektif eylemi oluşturdukları  ortak alanın da varlık koşulları yok olmuş olmaz mı?
– Tabii, çok doğru; ve o ortak alanın yok olmasıyla  sizin benzersizliğiniz de ortadan kalkıyor. Birbirine benzeyen, aynı şekilde hareket eden, düşünmeden, yargılamadan eyleme geçen, vicdanı körelmiş, tektipleşmiş bir insan tipi ortaya çıkıyor. Bu, aynı zamanda, sıradan kötülük denen şey için de zemin hazırlıyor.Kötülük, örneğin Nazi Yahudi katliamını geçekleştirenler öyle olağandışı canavarlar değil, sıradan insanlardır. Sonuçta kötülük herkesin içinde bulunabilecek ve totalitarizmin kalıplarına girmekle kolayca ortaya çıkabilecek bir şey … Düşünmemek, yaptığı eylemin sonuçlarını dikkate almamak ve verilen buyrukları sorgulamadan ödev duygusuyla yerine getirmek, üstelik bunları yaparken görevini yapmış olmanın sahte rahatlığını yaşamak..


– Sanırım Arendt, Batı tarihinde yer alan şiddeti, Faşizmi, özellikle de Nazizm ve Yahudilere yapılan soykırım hareketini de bu olguyla; yani “kötülüğün sıradanlaşması” olgusuyla açıklıyor; siz ne dersiniz bu konuda hocam?
– Evet… Özellikle Eichmann Davası’na ilişkin görüşlerinde Arendt onu vurgular. Karşımda gördüğüm adam öyle  aptal filan değildi, fakat çok tuhaf, inanılmaz bir düşünme yoksunluğu sergileyen biriydi der, Eichmann için. Dolaysıyla şöyle bir bakışı vardır Arendt’in; insanlar Nazizm döneminde, Stalinizm döneminde yaptıkları kötülükleri çok canavar oldukları için, sadist oldukları için yapmış değillerdir…Yani bunları işte bir takım canavar ruhlu, ayrıksı insanlar yaptı demek doğru değildir; tam tersine belki de o dönemde çok iyi yurttaşlar olan, kendilerini öyle hisseden ve kendilerine verilen  buyrukları sonuçlarını düşünmeden, sorgulamadan, görev duygusuyla yerine getiren normal, sıradan insanlardır bunlar. Mesela Eichmann ne demişti kendisini savunurken:  “ben sadece bana verilen  görevleri yerine getirdim, yasaları uyguladım”; yani milyonlarca insanı toplama kamplarına göndermesi ve onlara kötülük yapması onun için yasal bir şeydi, bir görevdi ve onun gözünde bu, yaptıklarını meşrulaştırmak için yeterliydi.


– Hocam Arendt burada vicdanı nereye koyuyor peki? Görev duygusu vicdanın önünde gelen bir şey midir Arendt’e göre?
– Arendt vicdanın özel bir şey olduğunu ve tek başına bizi kötülüklerden korumaya yetmeyeceğini söylüyor… bu da tabii alışageldiğimizden farklı ve yine Arendt’e özgü bir yaklaşım tarzıdır.  Arendt burada esas olarak şunu kastediyor; Vicdan ve diğer şeyler bireysel olduklarında önemli meseleler değillerdir; insanların içselleştirebilmesi için vicdan gibi değerlerin ortak alanda, bireylerin birbiriyle diyalogları yoluyla, tartışıp birbirlerini ikna etmeleri yoluyla oluşturulmaları gerekir. Böyle olurlarsa ancak içselleştirilebilirler ve toplumda sorumluluk duygusu yaratabilirler. Ortak vicdan da yine bu yolla oluşturulursa etkili olur… Şunu bir kez daha tekrarlamakta yarar vardır; Vicdan gerçekten de Arendt’te özel bir yer tutar; o sadece zihinsel olarak  kendi içimizden çıkardığımız bir kavram değildir; vicdanlı olabilmek, erdemli olabilmek son derece dünyevi, yine iletişimsel olarak kurulan, başkalarıyla diyalog içinde, ikna ve konuşma süreci içinde kurulan bir şeydir. Dolayısıyla o ortak alanı, başkalarıyla bir araya gelme ve diyalog kurma imkanını kaybettiğimizde o vicdanı oluşturma zeminini de kaybetmiş oluruz. 


– Hocam bildiğim kadarıyla, Arendt, daha iyi bir dünya  yaratmak için evrensel referanslar ve ilkeler konusunda da değişik bir yaklaşım sergiliyor… Yani bugünkü toplumun sorunlarını irdelerken, biraz da bunun işte bu evrensel değerler ve ilkeler olarak bize empoze edilen değerleri kaybetmekle ilgisi olduğunu; bu açıdan böyle ısmarlama değerler yerine her toplumun kendi değerlerini kendi aralarında tartışarak, diyalog kurarak ve birbirlerini ikna ederek yine  kendilerinin oluşturması gerektiğini ve ancak bu şekilde kalıcı olabileceklerini savunuyor; siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
– Evet bu çok doğru. Arendt’e göre insanların kendilerine dışardan empoze edilen değerleri içselleştirmeleri hiç kolay değildir; bunun için de yeri geldiğinde çok kolay  vazgeçebilmektedirler bu değerlerden. Yani ona göre tepeden inme hazır reçeteler, toplumun katılımıyla  oluşmamış inanç ve değerler her zaman unutulmaya mahkumdurlar. Bu açıdan en doğrusu bu değerlerin yine ortak alanda, bireylerin birbirleriyle iletişime geçip konuşması, tartışması ve birbirlerini ikna etmesi  yoluyla oluşturulması gerekir. Ancak bu şekilde kalıcı  değerlere ulaşmak  mümkündür…


– Hocam günümüz post-modern toplumunda çok kimliklilik ya da farklı inanç ve değerlerin bir arada yaşaması, kendini ifade etmesi gerçekten önemli bir sorun. Özellikle özgürlükler ve haklar temelinde ele alınan bu sorun çoğu zaman toplumsal diyalogları tıkayabiliyor. Yani bir anlamda, birbirleriyle diyaloga girmeyi başaramayan parçalanmış kimliklerden oluşan ve gruplar halinde olmalarına rağmen ortak bir dil oluşturamayan yığınların birlikteliği görüntüsünü veriyor çoğunlukla bu çok kimliklilik…  Bu açıdan  Arendt’in diyalog ve iknaya dayanan  düşünce sistemi post-modern toplum açısından bir fırsat olabilir mi? Ayrıca Arendt’in kimlikler üzerinden siyaset yapılması konusundaki yaklaşımı nasıldır, bu konuda ne söylemek istersiniz?
– Şunu hemen belirteyim ki,  Arendt kimlikler üzerinden yapılan politikalara karşıdır. Kimlik gibi doğuştan sahip olduğumuz bir takım  özelliklerimiz üzerinden politika yapmaya çalışmamızın bizi insani olarak sınırlayacağını, diğer alanlarda yapabileceklerimizi ve gerçek potansiyelimizi ortaya çıkarmamızı engelleyeceğini düşünür. Yani tamamen sınırlayıcı bir şey olarak düşünür kimlikler üzerinden politika yapmayı. Aksine bunu aşabildiğiniz ölçüde gerçek anlamda politika yapabilirsiniz. Gerçek anlamda ortak doğrular oluşturulmasına katkıda bulunabilirsiniz.


– Hep Kamusal alandan söz ettik peki Özel Alan deyince  ne anlaşılıyor Arendt’te?
– Kamusal Alan, Özel Alan konusu Arendt’te sorunlu bir konudur ve sık sık da eleştirilir. Kamusal Alan/ Özel alan ayrımı, fazlasıyla nettir . Özel alan,  esas olarak zorunlulukların alanıdır. Zorunluluklar derken de işte yaşamsal zorunluluklar; yani animal laborans olarak başka hayvanlarla da paylaştığımız ortak özelliklerimiz; biyolojik ritimler, bütün o süreçler. Ondan sonra Homo-faber’in alanı geliyor; İş yapan, üreten insan… Bütün bunlardan farklı olarak siyasal alan ise eylemin ve özgürlüğün alanı oluyor:Vita activa. Yani  zorunluluklardan, ihtiyaçlardan arınıp iyi bir dünya yaratmak için eylemde bulunduğumuz alan… Bu aynı zamanda daha önce de vurguladığım gibi benzersizliğimizi ortaya koyabilmek için eylemde bulunduğumuz ve başkaları tarafından da görüldüğümüz alan oluyor. Zaten biz başkaları tarafından görüldüğümüz zaman ancak kim olduğumuzu anlayabiliyoruz.  Benzersizliğimizi, farklılığımızı bir  karşılaştırma içinde ancak kavrayabiliyoruz. Dolayısıyla Arendt’in bu yaklaşımı farklılığa çok açık bir düşünce. Farklılığın, farklı kimliklerin, farklı düşüncelerin ifadesine çok uygun bir düşünce. 


– Bununla birlikte, yani farklılıklara, farklı kimliklere yaşama şansı tanımasına karşın yine de kimlik üzerinden yapılan politikalara tamamiyle karşı değil mi?
– Şimdi Arendt’e göre, sürekli başkaları ile kendimizi karşılaştırarak farklılığımıza ulaştığımızı söylemiştik. Zaten kimlik de böyle oluşan bir şey. Zorunlu, doğuştan getirdiğimiz birtakım kimliklerimiz var hepimizin; kadın olmamız, erkek olmamız; belli bir etnik gruba ait olmamız vs. Bunlar zaten bizim değiştiremeyeceğimiz şeyler; ama kim olduğumuzu var eden şeyler değil. Kim olduğumuzu hayatın bize sorduğu sorulara ya da sunduğu fırsatlara kendi verdiğimiz yanıtlar ortaya  çıkarıyor. Makyavelli’nin terimlerini kullanacak olursak; Fortuna, dünyanın bize sunduğu fırsatlardır. Yani talih. Ama talih de öyle gökten düşen bir şey değildir. Diğer bir deyişle verili olan dünya anlamındadır. Fortuna önümüze bir takım durumlar koyar. Buna karşılık Virtu, yani erdem buna bizim verdiğimiz –erdemli- cevaplardan  oluşur. Yani fortunanın size sunduğu fırsatlara verdiğiniz cevaplar,yaptığınız seçimler sizi siz yapar, kim olduğunuzu –iyi ya da kötü, erdemli ya da erdemsiz- şekillendirir.


– Buna somut bir örnek verebilir misiniz hocam?
– Çok yakında olmuş bir olaydan örnek vereyim. Hrant Dink’in eşinin, cenazede yaptığı konuşma mesela, bu konuşmada  Dink için kullandığı ifadeler, onun büyük bir insan olarak doğmadığını, yaptıklarıyla kendisini büyük kıldığını söylemesi; hep hayata verdiği cevaplarla, kendisine sunulan fırsatlara verdiği cevaplarla Hrant Dink olabildiğini vurgulaması. Aynı şekilde katillerin de bu fırsatları kendi adlarına nasıl kullandıklarını göstermek için hani “kimse katil doğmadı, katiller de bebekti” diye bir ifade kullanması. Bu çok anlamlı ve derin çağrışımları olan bir ifadeydi bana göre. Hakikaten fortunanın size sunduğu o fırsatlar ve sizin bu fırsatlara verdiğiniz yanıtlar sizi siz yapan şeydir. Arendt de bunu söylüyor. Yani siz Ermeni doğmuş olabilirsiniz, Yahudi doğmuş olabilirsiniz, Türk doğmuş olabilirsiniz ama bu sizin gerçekten kim olduğunuzun cevabı olamaz; sizin gerçek anlamda kim olduğunuzu belirleyen, yani Fatmagül mü, Çiğdem mi  yoksa Hrant Dink mi olduğunuzu belirleyen, hayatın size sunduğu fırsatlar ve onlara verdiğiniz yanıtlardır, yaptığınız seçimlerdir. Bu da ancak görünür alanda, kamusal alanda kendisini ortaya koyabilen bir şeydir. Özel alanda yaptığınız seçimler sadece sizi ilgilendirir ve hiç kimse görmez onları. Ve dolaysıyla da burada siz ne kendinizi ortaya koyabilirsiniz, ne de başka birisiyle kendinizi karşılaştırabilirsiniz.


– Peki hocam kendimizi bu ortak alanda gösterme özgürlüğümüzün bir sınırı var mıdır? Diyelim ki verili sistemde ya da bugünkü düzende yaptıklarımız mevcut iktidarların hoşuna gitmedi, bu kamusal alan sınırlanma tehdidiyle karşı karşıya kalmayacak mıdır? Başka bir deyişle, hayatın bize sunduğu fırsatlara yanıt vereceğimiz o ortak alana her an bir müdahale olma olasılığı, bizim benzersizliğinizin gerçekleşmesi olasılığının da engellemeyecek midir?
– Eğer iktidara ezberimizdeki anlamda bakarsanız, yani yasaklayıcı, egemenlik ve tahakküm ilişkileri içinde var olabilen,  bir tarafın diğer tarafa tahakkümü üzerine kurulan bir ilişki olarak bakarsanız, haklısınız; Halbuki iktidar pekala yapıcı bir şey de  olabilir Arendt’e göre. Dönüştürücü; yapabilmek anlamında olumlu bir şey de olabilir. Bir olabilirlik anlamı taşıyabilir iktidar. Ortak bir dünya yaratma gücü, birliktelikle sağlanacak daha iyi bir dünya yaratma gücü olarak da algılanabilir. Böyle algılandığında, gerçekten de iktidarın o bildiğimiz kötü anlamından çok farklı, olumlu bir yanı da  ortaya çıkmaktadır. Bu çoğunluktan gücünü alan, dayanışma ile güçlenen, iyi şeyler yapmak için bir araya gelen insanların ortak eylemleri ile gerçekleşen yapıcı bir iktidardır. Böyle bir iktidara ulaşmak için  var olan iktidar kavramsallaştırmasının da mutlaka değişmesi gerekmektedir. Çünkü alışageldiklerimizden farklı, ancak  çoğulluk içinde, ortak eylemlerle, kolektif bir bilinçle ortaya çıkabilecek bir iktidar biçimidir, bu. Kısacası Arendt’te iktidar, birlikte hareket etmekten doğan bir güçtür.


– Hocam Arendt’in birçok yaklaşımında gerçekçi bir yan bulunmakla birlikte, bütün olarak düşünce sistemine baktığımızda ütopik yanının daha ağır bastığını söyleyebilir miyiz?
– Ütopyacı bir yanı olduğu kesin, ama aynı zamanda gerçekçi bir yanının olduğu da doğru. Yani dayanışmanın, birlikte hareket etmenin bir güç unsuru, bir iktidar unsuru olduğu konusunda çok haklı Arendt. Ben şahsen Arendt’in olumlu anlamda ütopyacı olduğunu düşünüyorum.Aslında benim için “ütopya” zaten olumlu bir şey. Zaten ütopyalar, toplumda aslında var olup da henüz gerçekleşmemiş potansiyellerdir. Yani potansiyel olarak gerçekleşebilme olasılığını içinde barındıran şeylerdir. Bir şey için böyle olmamalı başka türlü olmalı diyorsak  zaten ona bir eleştiri getiriyoruz demektir; ayrıca onun  başka türlü olabileceğine dair  birtakım  umutlar taşıyoruz ve ip uçları görüyoruz ki,  onları  bu dünyada tasavvur edebiliyoruz.  Çok güzel bir cümle aklıma geldi:   “Hakikat, bir tahayyül meselesidir” (Ursula Le Guin) diye; işte bu, ütopyanın olumlu yanını çok güzel vurgulayan bir ifade.


– O zaman Arendt’e biraz da tahayyüllerle düşünce sistemini kuran bir yazar diyebilir miyiz?
– Aynen öyle… Arendt’e göre her insan yeni bir başlangıçtır ve tam da bu anlamda mucize gerçekleştirme yeteneğine sahiptir.


– Arendt’in bireyin belirleyiciliğine bu derece inanması tarihsel belirlemeciliğe karşı çıkması anlamına mı geliyor?  Bu konuda ne düşünüyorsunuz hocam?
– Evet,Arendt kesinlikle karşıdır tarihsel belirlemeciliğe. Özgürlük eylem içinde oluşur ve eylemin kendisinin sonuçları da bilinemezdir. Yani bizler insanlar olarak tek tek eyleme geçtiğimizde birtakım beklentilerimiz vardır, birtakım ideolojik ilkeler ve düşüncelerle hareket ederiz ve belli kastlarımız vardır; belli amaçlar için yaparız eylemimizi; ama yine de eylemimizin sonucunun ya da sonuçlarının ne olacağını hiçbir zaman tam olarak kestiremeyiz; eylemin kendisi özgürdür. Örneğin gene Hrant Dink’in öldürülmesine  dönelim. Burada kasıt bambaşkaydı, sonucu ise bambaşka oldu; yüzbinler “hepimiz Hrant’ız, Ermeniyiz” diye bağırdı orada.


– Gerçekten de… Hrant Dink’leri izole etmek, yalnızlaştırmaktı belki amaç ama herkes cenazede ‘Hepimiz Hrant’ız, Ermeniyiz’ diye yürüdü… İlginç bir tespit hocam…
– Evet, yüz bin kişi ‘hepimiz Hrant’ız, Ermeniyiz’ diye yürüdü. Bu oradaki kastın tam tersi olan bir şey. Eylemin özgür olması, öngörülemez olması derken işte Arendt böyle bir şeyi kastediyor. Dolaysıyla her bir insanın dünyaya geldiği zaman, farklı sorulara farklı cevaplar vermesi, dünyanın, fortuna’nın sunduğu fırsatlara, seçimlere kendi virtu’sü ile cevaplar vermesi, her insanla birlikte umudun yeniden yeşermesi anlamına gelir.


– Peki burada Kamusal Alanın açıklığı konusu ne kadar önemli, tekrar bu konuya dönebilir miyiz hocam?  Daha önce kamusal alanın iktidarlarca sınırlanmak istenebileceğine değinmiştik, yani Arendt’teki olumlu anlamda iktidarlar değil de günümüzdeki tahakküm edici iktidarlar tarafından, bu konuyu biraz daha irdeleyebilir miyiz?
– Kamusal sorumluluğumuzu üstlendiğimiz ve bu dünyada bir  fark yaratmak için başkalarıyla  bir araya geldiğimiz her yer kamusal alandır. Dolayısıyla sorunuzda bahsettiğiniz o kamusal alanın açıklığı konusu gerçekten çok önemli. Arendt’e göre kamusal alanı devletle sınırlamak yada siyasal iktidar alanında sınırlamak kadar akılsızca bir şey olamaz. Ona göre ortak eylemde bulunulabilen, iletişimde bulunulabilen her yer kamusal alandır. Burada  hem kendimizi gösteriyoruz, benzersizliğimizi, kimliğimizi buluyoruz, hem de başkalarının bizi görmesini sağlayarak, onlarla birlikte hareket ederek ortak bir dünya yaratmaya katkıda bulunuyoruz. Birtakım sınırlamalarla, yasaklamalarla ortak kamusal alanımızı yok ettiğimizde, ortak  dünyamızı da kaybetmiş oluyoruz. Bunun sonucunda ise ‘common sense’ denen  “ortak duyu” da kayboluyor.


– Bu noktada farklı bir konuya geçmek istiyorum hocam; Kapitalizm hep bireysel özgürlük ve bireyin çıkarları üzerinden  politika üretirken Arendt hep kolektif eylem ve kolektif çıkarlardan bahsetmektedir. Böyle baktığımızda Arendt’in siyaset kuramının kapitalizmde bir karşılığını bulmak mümkün müdür sizce?
– Arendt’e göre zorunlulukların üretildiği alan yani üretim ve yeniden üretim alanı Özel Alan’ı oluşturur. Kamusal Alan ise siyaset yapmanın alanıdır ve bu iki alan arasında bir etkileşim yokmuş gibi davranır Arendt. Oysa gerçekte  Özel Alan’daki iktidar ilişkileri vs. aslında Kamusal Alana da yansır ve aralarında geçişli bir ilişki vardır,kesin duvarlar değil. Ama dediğim gibi, Arendt bunu görmek istemez. Bu yüzden Özel Alan, Kamusal Alan ayrımı sorunludur Arendt’te.


– Peki hocam Arendt’in sosyal demokrasi ya da sosyal refah devleti konusundaki duruşu nasıldır?
– Arendt Sosyal Refah Devleti fikrini benimsemiyor. Tam tersine o Özel Alan’da gerçekleşmesi gerektiğini düşündüğü işlerin Kamusal Alan’a, politikaya egemen olması olarak gördüğü için sosyal devlet politikalarını reddediyor, bunu sosyalin siyasal alanı işgal etmesi ve yozlaştırması olarak değerlendiriyor. Örneğin özel alanda geçinme zorluğu çekip de insanların Kamusal Alanda ücret politikası yapmasını, daha doğrusu politikanın salt maddi sosyal sorunlara odaklanmasını tasvip etmiyor Arendt.


– Ama bu gerçekçi bir tutum değil ki Hocam. Eğer Özel Alanda, yani yaşamınızı birebir karşılamakla yükümlü olduğunuz  zorunluluklar alanında, bu zorunlulukları karşılarken problemleriniz varsa bunu tabii ki siyasete yansıtacaksınız, tabii ki bunun politikasını yapacaksınız; yani bu problemleri  Kamusal Alan’da da çözmeye çalışacaksınız. Arendt’in savunduğu şekilde sadece benzersizliğimiz, yaratıcılığımız vs  üzerinden politika yapma lüksüne sahip olmak için Özel Alanın hiç problemsiz olduğu güllük gülistanlık bir dünyaya ihtiyacımız var bence? O zaman da siyasete ne gerek var zaten?
– Evet, orada bir zorluk  olduğu açık. Zaten Arendt’e yapılan eleştiriler de en fazla orada yoğunlaşıyor.


– Düşünün hocam, kadınsanız ve Özel Alan’da eşiniz tarafından dövülüyorsanız ya da töre cinayetine kurban gidiyorsanız, bunu çözmek için  bunu kamusal alana taşıyamayacaksınız; ya da ücretli kesimdensiniz ve geçinemiyorsunuz, ücret arttırıcı bir eylemde bulunamayacaksınız, böyle politika mı olur?
– Çok doğru ama Arendt bunlara karşı çıkarken gerekçesini de kuruyor bir yandan; ona göre tüm bunlar politikada popülizmin zeminini hazırlıyor. Sosyalin siyasalı yutmasına karşı olması, siyasette popülizme karşı olmasıyla da örtüşüyor ve bu konuların Kamusal Alana yansımasını benimsemiyor. Politika onun için çok özel bir şey ve onun  rant sağlama aracı olarak kullanılmasını istemiyor.


– Tekrar soralım o zaman hocam, Arendt için politika tam olarak ne anlama geliyor?
– Arendt’in siyaset teorisini, günümüzde anlamı yitirilmiş, değersizleştirilmiş olan siyasete yeniden değer kazandırmak çabası olarak anlamak lazım;  Arendt’in yeni bir sistem  sunmak filan gibi bir çabası yok. Onun derdi hakikaten siyasete  yeniden değer kazandırmak ve kaybolan ortak dünyanın yeniden oluşturulmasını sağlamak. Yani Arendt’in kapitalizmi çözümlemek, yeni bir sistem yaratmak gibi bir sorunu yok. Onun esas olarak totalitarizmle derdi var, gerçek anlamda bireyin kaybolmasıyla, çoğulluğun kaybolmasıyla derdi var. Dolayısıyla benzersizliklerimizin yaşatılmadığı, herkesin aynı şekilde hareket ettiği, aynı şekilde  güdümlendiği bir topluma tepkisi var. Aynı zamanda topluma dışardan birtakım değerlerin dayatılmasına ve toplumun bu değerlere uymasının beklenmesine eleştirisi var. Çünkü birtakım evrensel değer ve ilkeler olarak topluma yukardan yada dışardan dayatılan şeylerin kalıcı olmayacağına, sonuçta bunların bizzat o toplumun kendisi tarafından bir araya gelerek oluşturulduklarında ancak kalıcı değerler olabileceğine ve içselleştirilebileceğine inanıyor.


– Dışardan gelen evrensel ilkeler ya da doğrular derken buna tarihten örnekler verebilir miyiz hocam…
– Mesela Platon’un idealar biçiminde sunulan mutlak hakikatleri;  ya da dinsel mutlak hakikatler; ya da bir soyut insan hakları manzumesi… bunlar dışardan gelen, dışsal şeyler ve örneğin insan haklarını ve onurunu korumak açısından yeterli güvenceler değiller Arendt’e göre. En yeterli güvence, toplumsal değerlerin ya da doğruların yine toplum tarafından Kamusal Alanda bir araya gelerek ve birlikte karar vererek  oluşturulmasıdır.


– Hocam Arendt çalışmanızın sebebini onda farklı bir iktidar ve politika kavramsallaştırması bulduğunuzu belirterek yapıyorsunuz ve birçok yönden de Arendt’in siyaset kuramına sıcak baktığınızı belirtiyorsunuz. Bu arada Arendt’in kimlikler konusundaki duruşundan bahsederken de Arendt’in kimlikler üzerinden siyaset yapılmasına tamamen karşı olduğunu söylediniz. Oysa biz biliyoruz ki  siz yıllarca feminist hareket içinde yer aldınız ve başta  “Tektanrılı Dinlerde Kadın” ve ‘Tarihin cinsiyeti’ gibi başlıklar olmak üzere kadın üzerine bir çok konuda araştırmalar yaptınız. Kadın kimliğinin Türkiye’de tanınması için önemli mücadeleler verdiniz. Bu durumunuz Arendt’in kimlik üzerinden politika yapmama tavrı ile çelişmiyor mu sizce? 
– Bu soruyu sorman çok iyi oldu. Arendt kimlikler üzerinden politika yapılmasına çok karşı ve bu konuda ben de onun gibi düşünüyorum. Kimlik üzerinden yapılan politikalar, insanı verili, zorunlu aidiyetlerle sınırlandıran politikalardır ve Arendt  bunun gerçek anlamda siyaset olmayacağını savunur. Çünkü kimlik politikası yaptığımızda ne yapıyoruz, belli bir çerçeve kuruyoruz ve ondan sonra her konuyu onun içine yerleştirmeye ve ona dönüştürmeye çalışıyoruz. Oysa siyasal eylem özgürdür, sınırlamalar içine tıkılamaz. Doğru eylemin ne olduğu ancak tartışma yoluyla, başkalarının görüşleri sahiden dinlenerek, karşılıklı müzkere edilerek, ödünler verilip karşılığında ödünler alınarak, yani “politika” aracılığıyla belirlenir. Kimlik politikasının ayrılmaz bir parçası olan kendi haklılığımıza kesinkes inanç, tam da bu tür müzakere ve uzlaşma önündeki temel engel. İster dinsel, ister seküler olsun, inançları içinde mağrur olan “hakiki müminler”, müzakereci politikanın yerine kendi değişmez hakikatlerini geçirmeye çabalıyorlar.Oysa Arendt’e göre, tek hakikate, tek doğruya ve sorgulanmayan haklılık inancına dayanan eylem, tümüyle politika dışında kalır. Arendt bir de “trabzansız düşünme”den söz eder. Düşüncenin önündeki sınırların kaldırılması, ufkunun açılması anlamında.  Bir çok düşünce sistemi var ve bu farklı düşünce sistemlerinden her birinde doğru şeyler bulmamız  mümkün. Bu hep eklektizm olarak düşünüldü ve buna hep burun kıvrıldı. Ben hiç öyle görmüyorum. Aksine doğru buluyorum bunu. Mesela kendini feminist olarak da tanımlayabilirsin, sosyalist olarak da, ateist olarak da; Müslüman olarak da;  ve bunların hepsinin iç içe geçtiği, örtüştüğü birçok nokta olabilir. Ayrıca hakikaten çoğul kimliklerimiz var, bunların farkında olmak lazım. Bir de bu kimliklerin hepsi akışkan şeyler. Bu akışkanlığı fark etmeden, onun bilincine varmadan belirli kimlikler içinde donup kalmakla, hem düşüncenizi hem de eyleminizi dondurmuş oluyorsunuz. Eylem ve düşünce donduğu zaman, buradan yeni bir şey çıkması mümkün değil. Ancak bunları aştığımız zaman politika bizi bir yere götürür. Benzersizliğimizi, yaratıcılığımızı ortaya koyabileceğimiz bir eylem haline dönüşür. Ne yapıyor bu kimlikler, herkes kendi kalesinin içine çekiliyor, kendi duvarının arkasından birbirine salvo atışında bulunuyor. Yahut da kendi duvarlarına çekilmeseler de Kamusal Alanda yan yana duruyorlar ama birbirleriyle iletişime girmiyorlar, birbirleriyle konuşmuyorlar. Bu anlamda kimlik siyasetini gerçekten yanlış buluyorum, çünkü ortak bir dünya yaratma imkanını yok ediyor. 


– Öyleyse şunu söyleyebilir miyiz hocam; aslında  Kamusal Alanda bulunmak yetmiyor, insanların burada  birbirlerini görmesi, birbirleri ile diyaloga geçmesi ve birbirlerinin farklılıklarını, benzersizliklerini tanıması gerekiyor? Kimlikler ise bunu tamamiyle kısıtlayan bir şey diyebilir miyiz hocam?
– Sadece iletişim de yetmiyor, insanların  birbirlerinin farkına varması lazım, kimlikleri ile birbirlerini tanımaları, kabul etmeleri lazım. Bu olmazsa diyalog, dolayısıyla politika olamaz. Olay, kim kimin canına okuyacaktan ibaret oluyor; Bu sefer de ortada ortak dünya diye bir şey kalmıyor. Sonuçta orada verilen kavga özgürleşme, eşitleşme kavgası değil, kimin kimin canına okuyacağı kavgası oluyor ve hakikaten ötekileştirmenin sonu yok. Bu da benim çok ağrıma gidiyor.
En fazla da bakıyorsun, yıllarca, belki yüzyıllarca kendileri ötekileştirilmiş olanlar ilk fırsatta kendinden daha zayıf olana aynı şeyi uyguluyor, muktedirlerin dünyasını yeniden üretiyor. Bunun da benim gözümde hiçbir değeri yok. Bu yüzden  kimlik politikalarını reddediyorum. Bir de şu mağduriyet politikalarını hiç sevmiyorum. Yani kurban edebiyatı üzerine, mağdurluk üzerine politika yapılması hiç doğru gelmiyor bana.


– Ama hocam şöyle de bir şey var, siz ne kadar kimlik politikasına ve mağduriyet politikasına  karşı olduğunuzu  söyleseniz de, kadın hareketi içinde olduğunuz süre içinde kadının bu ülkedeki mağduriyetlerini dile getirerek siz de bir anlamda kadın mağduriyeti üzerinden politika yapmış olmadınız mı?
– Güzel bir soru. Ama kadın kimliğinin tanınması için mücadele vermek ile kadın kimliği üzerinden politika yapmak bence  farklı şeyler. Yani bir kimliğin tanınması için mücadele etmek ayrı bir şey, bu kimlik üzerinden siyaset üretmek ayrı bir şey. Farklılığın aşılabilmesi için öncelikle farklılığın kabul edilmesi gerekir; bu doğru bir şeydir. O nedenle farklı kimliklerin kendilerini ifade hakkını elbette destekliyorum, bunun için mücadele edilmesini de. Ama amaç, bu kimliği –hangisiyse artık- nihai hedef haline getirip onu diğerleri üzerinde egemen kılmak olmamalı. Amaç, her kimliğin özgürce ifade edilebildiği bir kamusal alanda ortak ve daha güzel bir dünya yaratmak için biraraya gelmektir, her kimliğin kendi mevziine sıkı sıkı sarılıp başkasına egemen olması değil. Ben, örneğin, kadın sorununun aşılması için mücadele verdim, ve cinsiyet eşitliği sağlanana kadar da vermeye devam edeceğim. Ama kadın kimliği içinde donup kalınması anlamında bir kimlik politikasını hiçbir zaman savunmadım. Aksine bunun kadın kimliğine zarar vereceğini düşünüyorum.  Yani baştan beri yaptığımın kadın kimliği üzerinden politika üretmek değil, kadın kimliğinin, farklılığının tanınmasını sağlayarak bunu aşmak çabası olduğunu söylemeliyim. Yani insanların günün birinde kadın ya da erkek, Türk ya da Kürt, Yahudi ya da Hıristiyan vb. olarak tanımlanıp kategorize edilmedikleri bir dünyadır benim hayalim.  Bana  hemen bir damga vurulmayacağı ve benim ne olduğumun değil de kim olduğumun merak edileceği bir dünya, bunu özgürce ortaya koyabileceğim bir dünya… işte Arendt’in  Kamusal Alanı ve siyaset anlayışı insanlara böyle bir fırsat sağlıyor; bu yüzden olmalı ki ben de Arendt’in siyaset kuramını ve bu alanda çalışmayı anlamlı buluyorum.


– Teşekkür ederim hocam…
__________________
* Prof. Dr. Fatmagül Berktay
AÜSBF’de Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi, York Üniversitesi’nde (İngiltere) Kadın Araştırmaları okudu ve Women and Religion: Discourses of Domination and Resistance (Kadınlar ve Din: Baskı ve Direnme Söylemleri) adlı bir tez yazdı. Doktorasını AÜSBF’de Siyaset Bilimi’nde tamamlayan yazar, uzun yıllar çevirmenlik yaptı, çeşitli gazete ve dergilerde feminist edebiyat eleştirisi, tarih, siyaset ve felsefe alanlarında yazılar yayımladı; yazılarından bir bölümü, Kadın Olmak, Yaşamak, Yazmak (Pencere, 1992 ve 1995) adlı kitapta toplandı. Tektanrılı Dinler Karşısında Kadın (Metis, 1996) adlı kitabı İngilizce’de Black Rose Books tarafından 1998 yılında yayımlandı. Son kitabı Tarihin Cinsiyeti ise 2003 yılında yayımlandı. İÜSBF’de Siyasal Düşünce Tarihi ve Demokrasi Teorisi dersleri veren Fatmagül Berktay, son dönemde Hannah Arendt’in siyaset teorisi üzerine çalışıyor.


** Hannah Arendt
14 Ekim 1906’da Hannover’de doğdu. Königsberg’de sosyaldemokrat görüşlü, asimile olmuş bir Yahudi ailesinde büyüdü.
1924-1929 arasında Marburg’da Martin Heidegger ve Rudolf Bultmann’ın, Freiburg’da Edmund Husserl’in ve Heidelberg’de Karl Jaspers’in öğrencisi olarak felsefe, ilahiyat ve Yunanca eğitimi gördü.
1928’de Jaspers’in yanında Aziz Augustinus’ta Sevgi Kavramı ile doktora derecesini aldı.
1929’da Berlin’e yerleşti ve gazeteci Günther Stern ile evlendi. Stern daha sonra Günther Anders takma adı ile filozof olarak tanındı. Çift 1937’de ayrıldı.
1933’te Gestapo tarafından tutuklandı, Fransa’ya kaçtı.
1940’a dek çeşitli Yahudi örgütlerinde sosyal görevli olarak çalıştı. Dünya Siyonist Örgütü üyeliği (1943’e dek). Walter Benjamin ile dostluk kurdu.
1940’ta Heinrich Blücher ile evlendi.
1941’de Portekiz üzerinden ABD’ye gitti.
1953’ten itibaren Princeton, Harward, New School, Brooklin College (New York) ve University of California, Berkeley’de dersler verdi.
1961’den itibaren Kudüs’te Rudolf Eichmann’a açılan davayı muhabir olarak izledi.
1963’ten itibaren University of Chicago’da, New School for Social Research’te (New York) profesörlük, University of Aberdeen’de “Gifford Lectures”.
4 Aralık 1975’te New York’taki evinde öldü.


FOTOĞRAF: Berktay (oturan) ve Şahin…


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER:
– ‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
– Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
– Hrant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
– ‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
– ‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
– Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
– Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
– Sol Kendini Arıyor VII: Ömer Laçiner
– Sol Kendini Arıyor VI: Hayri Kozanoğlu
– Sol Kendini Arıyor V: Aydemir Güler
– Sol Kendini Arıyor IV: Oğuzhan Müftüoğlu
Sol Kendini Arıyor III: Aydın Çubukçu
– Sol Kendini Arıyor II: Çiğdem Çidamlı
– Sol Kendini Arıyor I: Mihri Belli:
– Hayalet yazar Hüdai Nabit
– Çitlembik ağacıyla söyleşi
– ‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
– İran PKK’yi neden bombalıyor?
– Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
– ‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
– Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
– Kavakçı: Başörtü, dini bir mesele
– Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
– ‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
– ‘Beni en çok korkutan: Google’
– ‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
– O bir ‘peynir avcısı’
– ‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
– Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova…
– Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
– 12 Eylül iddianamesine ne oldu?
– Akın Birdal: Evren yargılanmalı!
– Hitler ile söyleşi…
– ‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
– ‘Türk solu titreyip kendine gelmeli’ 
– ‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
– ‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
– ABD işdünyasında çöküş
– ‘ABD Anayasası Patara’dan’
– Çocuklar öldürülmesin!
‘- ‘Bir Gün Mutlaka’
– ‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
– Kaş’taki gözyaşı
– ‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
– Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
– Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
– Devrim Bize Yakışırdı!
– G-8 protestosundan gözlemler…
– Başkaların hayalleri…
– Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
– Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
– Fokları, katliamdan kurtaralım!
– Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
– Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
– Çocuk işçiler
– İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
– Faşizm neden Almanya’da kök saldı? 
– Demirel davasında tekelci medya da suçludur

BİR CEVAP BIRAK