Katiller de bebekti…

Katiller de bebekti…

0
PAYLAŞ

Bu hafta çok değerli hocam Fatma Gül Berktay ile Hannah Arendt hakkında söyleşi yaptık. Söyleşi yakında Açıkgazete’de yayınlanacak. Hocamla görüşmeye gitmeden ödevime iyi çalışmam gerektiğini düşünerek Arendt hakkında bayağı bir makale. Söyleşi, kitap karıştırdım. Sonra hocamla çok verimli bir sohbet gerçekleşti aramızda. Beni en çok mutlu eden yaptığımız söyleşide Arent bağlamında konuştuğumuz birçok konunun güncelliği ve son günlerde yaşadığımız bir çok olayla birebir örtüşen son derece önemli tespitlerdi. Bu gün bu yazıyı kaleme almanın bir sebebi de bu tespitlerdir zaten…
 
Fatmagül Berktay Arendt çalışmayı özellikle tercih etmişti çünkü Arendt, bugüne kadar alışageldiğimiz ‘iktidar’ ve ‘politika’ tanımlamalarının çok dışında farklı bir ‘iktidar’ ve ‘politika’ kavramsallaştırması yapıyor ve siyaset kuramını bunun üzerine kuruyordu. Burada uzun uzun Arendt anlatmayacağım. Çünkü o işi Hoca ile söyleşimizde uzun uzun yaptık. İsteynler söyleşiyi okuyarak meraklarını giderebilirler. Benim burada özellikle değinmek istediğim birkaç konu başlığı var Arendt’le ilgili olarak ve onların güncelliği üzerine duracağım…
 
Birncisi Arendt ezberimizi bozarcasına, tahakküm ve boyun eğme ilişkisi ile tanımladığımız iktidar kavramsallaştırmasına karşı, olumlu, eyleyebilmek, muktedir olmak fiiline dayanan, yapabilme gücü anlamına gelen bir iktidardan bahsediyor. Bu işin sırrı ise çoğunluğun gerçekleştirebilme gücünde yatıyor…
 
Bu zaten bildiğimiz bir şey çok doğru ama Arendt bu çoğunluğu sokakta bir araya gelen insan toplulukları olarak görmüyor; bilinçli, kararlı, bizzat iktidarın sahibi, politikayı ve sistemi üreten güç olarak görüyor. Yani bir tür çoğunluğun siyaseti yönettiği bir iktidardan söz ediyor.
 
İkincisi Arendt’e göre politika ise, öyle kulislerde, mecliste yapılan bir şey değil, bizzat başkalarıyla bir araya gelerek, hem kendimizi görünür kıldığımız, hem de başkalarını gördüğümüz, dinlediğimiz, birlikte hareket ederek gerçekleştiğimiz kollektif eylemlerdi… Kamusal alanda gerçekleşen kollektif bir eylem… Arendt’in ifadesi ile politika hem benzersizliğimizi farklılığımızı ortaya koyacağımız eylemlerde bulunmaktı; hem de bu eylemlerin türküsünü söylemek, hikayesini anlatmaktı…
 
Tarihsel Belirlemeciliğe karşı çıkan Arendt’e göre her birey bir mucizeydi ve bireyin yapabilme gücünün sonu yoktu. Hayat hepimize türlü fırsatlar sunardı (fortuna) ve her birimiz bu fırsatlara farklı yanıtlar verirdik (virtue-erdem). Doğuştan sahip olduğumuz kimliklerin sonradan ne olacağımızla hiçbir ilgisi yoktu.
 
Şimdi burada hemen, Hrant Dink’in eşi Rakel Dink’in cenazede okuduğu şu satırları hafızamda canlandı, Öylesine yerine oturuyordu ki her şey, sizlerle de paylaşmak istiyorum o satırları:
 
“Bugün sessizlik ile büyük bir ses yükselteceğiz. Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır. Yaşı kaç olursa olsun 17 veya 27. Katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim.
 
Hrant’ın doğruluğa, şefaflığa ve dostuna olan sevgisi onu buraya getirdi. Korkuya meydan okuyan sevgisi onu büyüttü. “O büyük bir adamdı” deniliyor. Size sorarım, o büyük mü doğdu? Hayır. O da bizim gibi doğdu. O gökten değildi. O da topraktandı. Bizim gibi çürüyen bir beden, fakat yaşayan ruhu, yaptığı iş, kullandığı üslup, gözlerindeki, yüreğindeki sevgi onu büyük yaptı.
 
Evet o büyük oldu. Çünkü büyük düşündü, büyük söyledi. Bugün buraya gelerek hepiniz büyük düşündünüz, sessizce büyük konuştunuz. Siz de büyüksünüz. Bugünle kalmayın, bu kadarla yetinmeyin.”
 
Burada iki şey görüyorduk sevgili okurlar, iki insan; biri hayatın kendisine verdiği fırsatlara en erdemli şekilde yanıt vermiş; doğduğu kimliğin, ona yüklenen tanımlamaların içinde donup kalmamış; Türk, Ermeni, Kürt hepimiz insan doğduk insanlık için mücadele etmeliyiz diyerek son nefesine kadar bunu savunduğu için insanlık tarafından büyütülmüştü; Diğeri ise hayatın kendisine sunduğa fırsatlara bilinci körleşmiş, yüreği körleşmiş, düşmanlık ve cehaletle yanıt verdiği için insanlığın gözünde erdemini yitirmiş, masum bir bebekten katile dönüşmüştü…
 
Arendt, Ogün Samast gibileri birer canavar ya da sapkın insanlar olarak görmüyordu; aksine çok alalade, sıradan insanlar olarak görüyordu ve bu tür insanların kolayca cinayet işleyebilmelerini de ‘kötülüğün sıradanlaşması’ olgusuyla açıklıyordu. Bu konuda kendim ahkam kesmek istemiyorum. Bunun yerine yine Arent çalışan Nilgün Toker’in ifadelerini sizinle paylaşmak istiyorum:
 
“Arendt, modern insanlık durumunu kavramaya yöneldiğinde, Batı Ethos’unun Sokrates’ten beri tesis etmeye çalıştığı moral öznenin, evrensel ya da rasyonel ölçütlere referans ederek kendi yaşamını düzenleyecek olan ve bunu otonom iradesiyle yapacak olan öznenin, insanlığın karşı karşıya geldiği bu büyük “kötülük”e nasıl izin verdiği ve hatta bu kötülüğe katılmasının ve destek olmasının nasıl mümkün olduğunu sorarak başlar. Başka terimlerle ifade edilirse; bu ahlaksal özne, “diğeri”nin yok edilmesine nasıl izin verdi ya da bu şiddete nasıl katılabildi? Bu kötülüğün mümkün olması Arendt’e göre iki temel fenomenin göstergesidir. Öncelikle, evrensel ya da rasyonel referanslara başvurmanın bizi “iyi insan” yapması, yaşanılan dünyanın “iyi” olmasını garanti etmediği açıktır. İnsanların vicdanı, faşizmi engellemedi, hatta faşizm ve soykırım vicdanlı insanlarla gerçekleşti. Çünkü, vicdanlar kendilerini yasaya uymuş olmakla temizlediler. İkinci olarak Arendt, totalitarizm koşullarında tüm evrensel ve rasyonel referans noktalarının silikleşmesi hatta kaybolması fenomenine işaret der. İnsanlar, kendisine başvurarak düşündükleri ve yargıladıkları evrensel bir kural ya da değeri kaybettiklerinde, aslında yargılama yetilerini kaybettikleri ve onlar için artık yasaya uymanın bir düşüncesiz edim, düşünmeden, yargılamadan, değerlendirmeden yerine getirilen bir ödev haline geldiği bir durumda, her şey mümkündür. Çünkü, evrensel ve rasyonel referanslar kaybolduğunda geriye düşünmeyen irade kalır. Bu tür bir irade, kendisine kapalı, diğerine bağlanmayan, dolayısıyla ortak yaşam ilkesini diğeriyle bağıntıda değil de yasayla kendi zihnine kapalı bir biçimde yaşayan kör iradedir.
 
Bu sözlerin üzerine başka ne söylenebilir bilmiyorum. Bu yüzden son temenni olarak, herkesin sıradan kötülüğe yenik düşmeyeceği, vicdanının, yüreğinin körleşmesine asla izin vermeyeceği; ötekiyle yan yana, dostlukla, birbirlerini görerek, dinleyerek ve birbirlerine yaşam hakkı vererek, tüm insanlığın kurtuluşu için mücadele edeceği ortak bir dünya umudumu dile getirmek istiyorum…
 
Ve bebekler katil olmasın diyorum…

____________

* İÜ’de Öğretim Üyesi

BİR CEVAP BIRAK

6 + 9 =