Kayıp müzik avcısı Jordi Savall

Kayıp müzik avcısı Jordi Savall

0
PAYLAŞ
Jordi Savall
ZELİHA ÖZDENCANLI / AÇIK GAZETE İSPANYA – 30 yıldan fazla oluyor sanırım (ben de tarih oldum artık yahu), “Dünyanın Bütün Sabahları” filmini hipnotize olmuş gibi izlemiştim. Ortaçağ filmlerini pek sevmem, Gerard Depardieu’yu da… Neydi bu filmi benim için bu kadar büyülü kılan peki? Hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki, müziğiydi… Filmde hayatları da anlatılan Marin Marais ve Sainte-Colombe’un bestelerini, Katalan müzisyen Jordi Savall seslendiriyordu. Artık unutulmuş bir enstrüman olan “Viola de gamba” çalarak…

1600’ün sonlarıyla 1700’lerin başında geçen film, Savall’in müziğinin de büyük katkısıyla, o devre ait olup çıkmıştı. Orada olurken aslında hiçbir yerde olamamanın çaresizliği; perdelerden eşyaya süzülen bir sabahın ya da düşünceli bir yüze vuran akşam güneşinin nesneleri başkalaştıran ışığı; mevsimlerin kendilerine has renkleri; terkeden aşığın ardından duyulan acı ya da çok sevilen bir kişinin kaybından kaynaklanan hüzün; bilinmezden gelen ve tekrar bilinmezliklere gömülen hayatlar; şefkatin yokluğu; bazen büyük bir sırrı taşıyan ve hiç kimseyle paylaşamamanın ağırlığı altında hatırlanan anılar; büyük pişmanlıklar; yakıcı özlemler; kahredici kayıtsızlıklar; beyhude hayaller; kutsal topraklar gibi vaat edilen mutluluk diyarına hiçbir zaman ulaşamayacağını bilmenin öfkesi; kendi ölçülerine göre yaratılmamış bir dünya ile ruhları arasında sıkışıp kalmaktan yorulmuş bir şekilde yaşayanlar, onun müziği olmadan ne kadar hissedilirdi bilmiyorum. Ama onun müziğiyle nasıl hissedildiğini çok iyi biliyorum.

jordi_savall_c_david_ignaszewski_0
Jordi Savall

Jordi Savall, erken çağlarda yapılan ve artık unutulmuş olan müziklerin ve enstümanların izini süren ve onlara yeniden can vererek günümüzde de yaşamalarını sağlayan bir müzik adamı… Bir kenara atılmış bir enstrüman olan “Viola de gamba”yı tekrar günışığına çıkararak, hem albümlerinde hem de konserlerinde çalmaya başlamış. Ben de o filmde hem Jordi Savall’ı, hem de viola de gambayı keşfettim. Jordi Savall’in dediği gibi “bas seslerde ihtiyar bir bilgenin, tiz seslerde masum bir çocuğun sesini taklit edebilen, hatta bir insanın çıkarabildiği bütün sesleri çıkarabilen bir alet viola de gamba”. Ancak bunu her müzisyen yapamıyor, Jordi Savall’in mahareti burada devreye giriyor işte. İnsana dair bütün sesleri ve duyguları, viola de gambasıyla size aktarabilen bir sihirbaz Savall.

O filmden yıllar sonra Josep bana bir albüm getirdi, “İstanbul”du adı. Osmanlı’nın en önemli ve değerli müzik adamlarından Dimitri Kantemir’in eserlerinden oluşuyordu ve tabii ki Jordi Savall’indi. Bayıldım. O zamana kadar sadece Fikret Karakaya’nın kurduğu Bezmârâ Grubu’nun çalışmalarını biliyordum. Yitik zamanların peşinde koşan sevgili Stefanos Yerasimos, 90’larda yöneticisi olduğu Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün katkısıyla Osmanlı’nın kaybolan seslerini araştırma projejesini başlatmış, araştırma görevini de Fikret Karakaya’ya vermişti. Bezmârâ grubu böyle ortaya çıkmıştı işte. Bezmârâ’nın albümleri yayımlandığında, özellikle de Ali Ufki’nin eserlerini albüm haline getirdiklerinde, çok sevinmiştim (Uzun zamandır sesleri çıkmıyor maalesef, neden bilmiyorum). Bu müzisyenlerin varlığının kimse pek farkında değildi çünkü. Ne Dimitri Kantemir’in, ne de Ali Ufki’nin… Muhtemelen Hristiyan kökenli oldukları için bir köşeye itildiler ya da Osmanlı karşıtlığını, geçmişimizin değerli miraslarını da yok saymaya kadar vardırdığımız için, onları da görmezden geldik. Oysa bu iki müzik adamı da, kendi zamanlarına kadar sadece sözel olan, onlar notalara dökmeseler çoktan unutup gideceğimiz Klasik Türk Müziği şarkılarının günümüze kalan gelmelerini sağladılar. Onlara çok şey borçluyuz.

İşte Jordi Savall de bu 2 müzik adamından biri olan Dimitri Kantemir’e yer vermişti İstanbul adlı albümünde… Sonra bir albüm daha çıkardı: La Sublime Porte (Bab-ı Ali)! Aslında eski çağlardaki müzikleri (Osmanlı dahil) ortaya çıkardığı 200’den fazla albümü var Savall’in ama İstanbul’a dair olanı 2 tane… La Sublime Porte albümünde, Rum ve Ermeni ilahilerinden, Sefarad ve Müslüman şarkılarına kadar İstanbul’u İstanbul yapan bütün seslere yer var. Ben 1.5 sene önce, Barselona’da, Balkan şarkılarının yer aldığı konserine gitmiştim. Bal ve Kan’dı adı (Honey and Blood). Şahane bir açık hava tiyatrosu olan Teatre Grec’deydi… Yine filmde olan şey oldu! Nasıl “Dünyanın Bütün Sabahları” filminde, o devirlere aitmişim gibi, oyuncuların duygularını kendi bedenimde ve ruhumda hissederek, ürpertiyle izledimse, Bal ve Kan konserinde de, Saraybosna’da öldürüldüm; kötülüğün bir erdem gibi sunulmasını izleyerek kahroldum; kimbilir kaç deliye aşık olup fırtınalı aşklar yaşadım; hiç tükenmeyen bir coşkuyla şarkı söyleyip dansettim; hayal kırıklıklarını, varlığı ve hiçliği tattım; nerden ve nasıl içime yerleştiğini farketmediğim yakıcı bir nefretle komşularımı öldürdüm; cenneti de cehennemi de gördüm ve sersemlemiş bir halde konserden çıktım.

Velhasıl, Jordi Savall böyle bir adam. Onu dinlediğinizde siz siz olmaktan çıkıyor, bir süreliğine ödünç bir kimlikle, kayıp zamanlarda, içinizden bir başka ruhu ve hiç bilmediğiniz duygularınızı çıkararak seyahat ediyorsunuz.

51dr3t0exql

Jordi Savall’in “İstanbul” ve “La Sublime Porte” albümlerini, Josep’in Spotify’daki hesabından dinleyebilirsiniz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI İÇİN LÜTFEN TIKLAYINIZ
https://zelisjosep.wordpress.com/2017/02/11/kayip-muzik-avcisi-jordi-savall/

 

BİR CEVAP BIRAK