“Kaz Dağları ve Ötesi” Üzerine

Vedat Oygür, Dr. Jeoloji Y. Müh. – Yazının çözümlemesi

13 Eylül tarihli Açık Gazete’de, Adnan Ekşigil imzasıyla “Kaz Dağları ve Ötesi” başlıklı bir yazı (Birikim Dergisi/Güncel’deki 10 Eylül tarihli yazının kopyası) yayımlanmıştır. Altın madenciliği konu olunca, madenciliğin ne kadar çirkin olduğuna halkı inandırabilmek ve herkesi madencilik karşıtı haline getirmek için bilim ve teknolojiye aykırı, hatta maden ve çevre mevzuatının tersine olmadık şeyler rahatlıkla söylenebilmektedir. Yazarlar ileri sürdükleri düşüncelerini teknoloji ve mevzuat açısından araştırmadan daha çok duygusal bir çerçevede kâğıda dökmektedirler.  Medyadaki konuyla ilgili yazı ve haberlere baktığımızda, bırakın özel bir alan olan altın madenciliğinde uzman olmayı mesleği genel anlamda madencilik bile olmayan kişilerin söylediklerinin öne çıkarıldığı görülmektedir. Altın madenciliği çok özel bir alan olduğundan her maden ya da jeoloji mühendisi bu konuda bilgi sahibi değildir. Adnan Ekşigil’in de yazısını konunun gerçek bir uzmanıyla görüşmeden yazmış olduğu ileride vereceğimiz örneklerden anlaşılmaktadır. Bu satırların yazarı, altın madenciliğinin arama, işletme ve çevre koruma bölümlerinde 41 yıl fiilen kamuda ve özel sektörde hizmet vermiş emekli bir uzman yerbilimci ve yönetici olarak bu yazıyı kaleme almaya gerek duymuştur. 

Ekşigil’in metni bir bütün olarak ele alındığında, karşıtların kimi yaklaşım ve görüşlerinin yanlış olduğunu belirtmişse de yazısındaki hatalar ve eksikler nedeniyle eleştirilmeyi hak etmektedir. Yer yer de hakkını vererek yazdıklarını desteklediğimiz görülecektir. Yazısının önemli bir bölümünde AKP’nin eski milletvekillerinden Emin Şirin’in, maden mühendisi Ülkün Tansel’in ve jeoloji profesörü Cenk Yaltırak’ın görüşlerine yer vermekte ve zaman zaman bunlara katıldığını belirtmektedir. Altın madenciliği çok özel bir alan olduğundan her maden ya da jeoloji mühendisi bu konuda bilgi sahibi değildir. Örnekleri, ilgili yerlerdeki eleştirilerde sergilenecektir. Siyasetçi Şirin’e özel bir yer açmak gerekiyor; sanki altın madenciliği konusunda uzmanmış gibi, niyet, istek ve öngörülerini kesin bilimsel ve teknik veriler olarak ileri sürebilmiş ve Ekşigil de ‘Emin Şirin’in altın madenciliği konusunda bilgili olduğu anlaşılıyor’ sözleriyle onu taçlandırmıştır. Daha önce bir eski bakan da hiçbir kanıta dayanmaksızın, Kaz dağlarındaki ruhsatın altın için değil de daha değerli ve stratejik bir madenin paravanası olarak verilmiş olduğunu ileri sürebilmiştir. Ekşigil’in Şirin’e olan yaklaşımının, bir başka gazetecinin bu eski bakanın mesajıyla Kaz dağlarında aranan madenin altın değil uranyum olduğunun anlaşıldığını ve ‘uzmanların bu iddianın doğru olmadığına dair verilerden söz etmelerine karşın bu eski bakanın açıklamasını önemli bulduğunu’ belirtmesinden hiçbir farkı yoktur. Zaten Ekşigil de 31 inci paragrafta ‘nihayetinde, çevre konuları en duyarlı mühendislere ve jeologlara bile bırakılmayacak kadar önemlidir’ diyerek aynı düşüncede olduğunu belirtmiştir.

Ekşigil’in yazısının ilk paragrafında belirttiği gibi, elbette yapılan madencilik çalışması nedeniyle doğal çevrenin yıkımına, yöre halkının sosyal yapısının bozulmasına razı olamayız, olmamalıyız. Buna neden olan etkinliklere de karşı çıkmalı, hatta yanlışları göstermeliyiz. Bu amaçla yapılan gösterilere engel olmak, yöre halkını ve STK’ları susturmaya kalkışmak yapılacak en büyük hatadır. Böyle anlayışsız davranmak yerine onları dinlemeli ve bu konudaki iddiaları ile kuşkularına önem vererek araştırmalı, gerçeği kamuoyuna açıklayabilmeliyiz.

Yazının ikinci paragrafının son tümcesinde yer alan ‘bu alanın önemli bir bölümü üstündeki ağaç ve bitki örtüsü kazınarak hafriyata hazır hale getirilmiş’ anlatımı, yazara göre sahadaki büyük yıkımı (tahribatı) kanıtlamak için yazılmıştır. Bu işlem, bir ÇED raporunda aranan özelliklerden birisi olup, olmazsa olmaz olan “bitkisel toprağın” ya da “verimli orman toprağının” sıyrılması ve depolanması işlemi için yapılmıştır ki zaten altın madenciliği ya da ÇED konusunun uzmanları okuyunca bunu anlamaktadır. Fakat bu konuya uzak olan ve doğal çevreye karşı duyarlı olan insanlar bunu okuyunca, hele yazının başına konulan bu işlemle ilgili fotoğrafı görünce tepki göstereceklerdir. Zaten ileride, 13 üncü paragrafın ilk tümcesinde ‘bir maden sahasını yeniden ağaçlandırmak için, daha önceden, bitki ve ağaç örtüsüne hayat veren ve ‘kapak toprağı’ denilen asgari yarım metrelik en üst toprak tabakasının dikkatlice sıyrılıp bir kenarda muhafaza edilmiş olması şarttır’ anlatımında bu kez işlem doğru biçimde belirtilmiştir. Burada “kapak toprağı” olarak yanlış bir biçimde sözü edilen konu, çevre mevzuatında “üst örtü toprağı” ya da “bitkisel toprak” ve orman mevzuatında “verimli orman toprağı” olarak adlandırılan kısmın kaldırılarak uygun biçimde stoklanmasıdır. Maden Atıkları Yönetmeliği’nin 12 inci maddesinin 5 ve 17 nci maddesinin 3 üncü fıkraları da bunu açıkça emreder. 

Yazının beş ve altı ile sekizinci paragraflarında ileri sürüldüğü gibi, yabancı sermayeli şirketlerin acımasızca ve sorumsuzca doğamızı katlettikleri ve yeraltı zenginliklerimizi talan ettikleri söylenmektedir. Yabancı sermayeli şirketler, Özal döneminde, 1985’te yürürlüğe giren 3213 sayılı Maden Kanunu ile maden ruhsatına sahip olma hakkını almışlardır. Kim, kendisinin yerine elin yabancısının yeraltı kaynaklarını çıkarmasını ister ki? Gerek ülkemizin karmaşık jeolojisi, gerekse artık yüzeyde cevherleşme keşfedilememesi ve öte yandan kullanılan yeni teknolojilerin yüksek sermaye gerektirmesi bu yabancı şirketlere fırsat yaratmıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca, o güne kadar ülkemizde altın madeni varlığı ortaya konamamış iken yabancı şirketler, modern arama teknikleriyle altın cevherleşmelerini belirlemiş ve işletme tesislerini kurmuştur. Ülkemizde çevreye duyarlı madenciliği, 1985 yılından sonra altın madenciliği için ülkemize gelen yabancı şirketlerden öğrendiğimizi söylemekte sakınca yoktur. Bu gelişme hem arama hem de işletme konularında uzmanlaşmış yerli teknik kadroların yetişmesine olanak sağlamıştır. Bunun en iyi örneği olarak, Bergama-Ovacık altın madeninde teknolojiyi yabancılardan öğrendikten sonra önce Gümüşhane-Mastra ve ardından Eskişehir-Sivrihisar-Kaymaz altın madeni tesislerini kuran bizleriz. Ekşigil de 18 inci paragrafın sonundaki ‘Türkiye’nin bu alana sermaye yatırmakta mali yeterliliği veya önceliğinin olup olmadığı tartışılabilir, fakat teknik yeterliliği ve donanımının olmadığı herhalde söylenemez’ anlatımıyla bu gerçeği öne çıkarmıştır.

Yazının yedinci paragrafında, ‘Kaz Dağı’nda altın çıkaracak olan Kanadalı şirketin milyar dolarları bulan kârlarının çok ufak bir kısmı Türkiye’ye kalıyor’ denerek sorunun esasında ekonomik olduğu belirtilmiştir. Madenci işletme yapabilmek için ruhsat izin bedeli, orman izin bedeli, arazi izin bedeli, altyapı hizmet bedeli, kamulaştırma bedeli, maden kapama ve rehabilitasyon bedeli ile devlet hakkı bedeli (Ekşigil’in yanlış bir biçimde “rödovans” olarak adlandırdığı) ödemek zorundadır. Bir altın madeninden elde edilen gelirin % 20 kadarı devlete ödenen bu çeşitli vergi ve harçlardır. Bir altın madenine ilişkin toplam maliyet (arama, yönetim, işletme ve amortisman harcamaları) ise gelirin % 60 kadarı olduğundan şirkete kalan net kazanç da % 20 civarındadır. Bu toplam maliyet içerisindeki vergi ve harçların (% 20) tamamıyla toplam maliyetin (% 60) yurt dışından gelen malzeme bedeli dışındaki önemli bir kısmı ülkemizde kalmaktadır. Ekşigil’in buradaki ‘Türkiye’nin (‘rödovans’ diye de tabir edilen) payının %8’i geçemeyeceği … bütün bu hadisede Türkiye’nin net kazancının %2’lere kadar düşmesi sozkonusu’ anlatımından, altın madeni işletmesinden ülkemiz ekonomisine kalacak net kazancın sadece devlet hakkı bedeli olduğunu sandığı anlaşılmaktadır.

Ayı yerde yanlış bir biçimde dile getirilen “rödovans”, Maden Yönetmeliği’nde ‘ruhsat sahalarındaki madenlerin işletilerek değerlendirilmesi amacıyla üçüncü kişilere veya kuruluşlara tasarruf hakkı sağlamak üzere ruhsat sahasının tamamı ya da bir kısmı için ruhsat sahiplerinin, bu kişilerle yapmış oldukları sözleşmeleri’ anlatır. Ekşigil’in söylemek istediğiyse “Devlet Hakkı Bedeli” olup, Maden Yönetmeliği’nde ‘maden üretiminden sağlanan gelirden ve/veya üretim yapılmayan ruhsat sahalarından ruhsat taban bedelinden az olmamak üzere alınan Devlet payına düşen kısmı’ olarak tanımlanır. Devlet hakkı bedelinin, Ekşigil’in anlatımından anlaşıldığı biçimiyle isteğe bağlı olarak gelişi güzel değil de maden cevherinin satıldığı zamanda Londra Metal Borsası’ndaki ortalama satış değerine göre kademeli olarak alınacağı Maden Yasası’nda çok açık olarak bir çizelge biçiminde belirtilmiştir. Örneğin 2018 yılında bir ons (31,105 gram) altının ortalama satış fiyatı 1268 $/ons olduğundan, bu dönemde yapılacak ürün satışları için Maden Kanunu’nda yer alan devlet hakkı çizelgesinde 1201-1300 $/ons için % 6 devlet hakkı oranı vardır. Güncel olarak (24 Eylül 2019 kapanış), 1 ons altın satış değeri 1518,90 $ olduğundan bu oran % 8’dir. Görüldüğü gibi, Ekşigil’in ‘türlü vergi oyunları ve ürün sayım hileleri sonucu, bütün bu hadisede Türkiye’nin net kazancının %2’lere kadar düşmesi sozkonusu’ iddiasının gerçeğe uyan hiçbir yanı yoktur. Devlet hakkı bedelinin onun iddia ettiği % 2 düzeyine düşebilmesi için Londra Metal Borsası’nda altının ortalama satış değerinin 800 $/ons’un altına düşmesi gerekecektir ki bu da tüm dünya ekonomisinin alt üst olması demektir.

Yabancı sermayeli şirketlerin yer altı zenginliklerimizi yağmalamasını engellemek amacıyla madenciliğin ulusallaştırılarak sadece kendimiz tarafından yapılmasının istendiğini Ekşigil de beş, altı, sekiz ve dokuzuncu paragrafta belirtmiştir. Bütün ekonomimizin göbekten bağlı bulunduğu kapitalist sistem içinde sadece altın madenciliğini yabancılara kapatmak ne kadar akılcıdır ve olabilirliği var mıdır? Zaten Ekşigil de onuncu paragrafta aynı sonuca vararak ‘bu yönde bir talep çocukça bir tepkiden ileri gidemez maalesef’ demiştir.

Yazının 11 inci paragrafında, AKP’nin eski milletvekillerinden Emin Şirin’in anlatımıyla altın madeni ulusallaştırıldığında ‘doğacak tahribatı asgariye indirecek tedbirleri de alabilir’ denmektedir. Altın madenleri hakkında gündeme getirilen çevre sorunları ulusallaştırma sonrasında kendiliğinden sona ermeyeceği ve önlemler gerekeceği bu anlatımdan ortaya çıkmaktadır. Eti Holding tarafından 1987 yılında işletmeye alınan ülkemizin siyanürleme yöntemini kullanan ilk madeni olan Kütahya’daki 100. Yıl Gümüş İşletmesi’ndeki uygulamalardan ve diğer maden işletmelerinden kamu kurumlarının bunu ne ölçüde yaptığını iyi biliyoruz. Ekşigil’de yazısının 19 uncu paragrafında ‘Yerli özel şirketler bir yana, bizzat devlet veya kamunun bile, hele günümüzdeki haliyle, ‘’tedbirli ve sorumlu madenciliğin’’ bir garantisi olamayacağı ortadadır’ diyerek bu gerçeği teslim etmiştir.

On ikinci paragrafta, uzman olmadığı bir konuda varsayımını çok kesin bir dille olacak gibi belirten Emin Şirin’e ait  ‘Türkiye’de hemen hiçbir maden şirketi, sözleşmesinde yazsa bile, açtığı madeni işi bittikten sonra örtüp ağaçlandırmaz, çeker gider, ortadan kaybolur’ anlatımı verilmiştir. Bir maden işletmesinin nasıl kapatılacağı ve işletme sırasında doğal bütünlüğü bozulmuş sahanın nasıl yeniden doğaya kazandırılacağı (rehabilitasyon) da ÇED’in bir parçasıdır. Orman dışı alanlardaki maden sahalarında rehabilitasyon (doğaya yeniden kazandırma) işleminin nasıl yapılacağı Çevre Kanunu’na göre çıkarılmış olan Madencilik Faaliyetleri İle Bozulan Arazilerin Doğaya Yeniden Kazandırılması Yönetmeliği’nde; Ormanlık alanlardaysa Orman Kanunu’na göre çıkarılmış olan Orman Kanunu’nun 16 ncı Maddesinin Uygulama Yönetmeliği’nde ayrıntılı olarak belirtilmiştir. 

Bir madenin işletilebilmesi için önce ÇED olumlu kararı ve ardından projeye taraf kurumların kendi mevzuatlarına göre izinlerinin alınması gerekir. Bütün bu izinlere ait belgeler Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne beyan edildikten sonra “maden işletme izni” verilir. Maden işletme izni öncesinde gerekli izinlerden birisi de Orman Kanunu’nda yer alan izinlerdir. İzin başvurusuyla birlikte rehabilitasyon (doğaya yeniden kazandırma) projesini veya kademeli kapatma planını da idareye vermek gerekir. Bir kurulun yapacağı inceleme ve değerlendirme sonucunda madencinin verdiği bilgilerin sahaya uygunluğu belirlenince, yasanın yedinci maddesi gereğince ‘teminat, bedeller ve onaylı taahhüt senedi istenir’. Madenci, çalışmaya başlamadan önce projesindeki bütün tesis izin alanlarını belirten ve izin süresince korunması gereken sabit işaretleri sahaya yerleştirir. Aksi halde madencilik için saha teslim edilmez. Bunları yasadaki biçimiyle uzun uzun aktardım çünkü orman konusunda fazlasıyla spekülasyon yapılıyor.

Maden Yönetmeliği’ne göre, orman izni ve diğer kurum izinleri tamamlanarak maden işletme izni başvurusu yapılırken verilen işletme projesi çevre ile uyum planını veya taahhüdünü içermelidir. BU aşamada, işletme ruhsatlarından alınan ruhsat bedelinin %30’u madenci tarafından çevre ile uyum bedeli olarak yatırılır.

Gerek maden gerekse orman mevzuatında, Şirin’in ‘işi bittikten sonra madenci örtüp ağaçlandırmaz çeker gider’ peşin yargısının geçerli olmadığı belirtilmiştir. Rehabilitasyon işlemi projesine uygun yapılmadığı takdirde teminatlara el konulacak ve işler idare tarafından yaptırılacaktır. Teminatların yeterli olmaması durumunda rehabilitasyon projesi çerçevesinde eksik kalan masraflar madenciden istenir ve ödememesi durumunda yasal yollarla tahsil edilir. Ayrıca orman mevzuatında, izin alanı içerisindeki tesislerin izin bitiminden itibaren bir yıl içerisinde sökülüp taşınması gerektiği; aksi olduğunda, bütün tesislerin bedelsiz olarak idarenin mülkiyetine geçeceği ya da orman sahası dışına taşınarak harcamanın madenciden alınacağı da belirtilmiştir.

Eğer bir maden sahasında orman, çevre ve maden mevzuatının yukarıdaki çok açık ve kesin hükümleri uygulanmamış ise orada mutlaka yolsuzluk ve yozlaşma vardır. Sanırım, Emin Şirin, eski bir politikacı olarak bunun nasıl işlediğini çok daha iyi biliyordur.

On dördüncü paragrafta, yine Şirin’in gerçekle ilgisi olmayan kesin bir yargısı yer alıyor: ‘Hiçbir şirket, özellikle de yabancı şirket, siyanürlü suyun depolanacağı havuzları asgari normların ötesinde bir özenle inşa etme zahmetine girmez; bu normlara bağlı kalacağı bile şüphelidir. Bu konuda inisiyatifi şirketlere bırakmak şöyle dursun, doğrudan denetimle de yetinmeyip, devletin bu havuzların inşasını bizzat üstlenmesi elzemdir’. Şirin’in bir altın madeni işletmesini ziyaret ederek çevre mevzuatında Atık Depolama Tesisi (ADT) denilen söz ettiği havuzların nasıl inşa edildiğini ve işletildiğini görüp görmediği merak konusudur. Yazar, Bergama-Ovacık altın madeninde bu işi öğrenmiş, ardından Gümüşhane-Mastra ve Sivrihisar-Kaymaz altın madeni tesislerinin inşa edilerek üretime alınması sürecinde madenlerin müdürlüğünü yapmıştır. Bir rastlantı olarak Ovacık altın madeninin ilk ADT’sinin kapatılmasında da çevre müdürü olarak görev almıştır. Çevre mevzuatımız, 2001 yılında başlayan AB hukuk kaynaklarındaki kural ve kurumlar bütününe (müktesebat) uyum çalışmaları kapsamında düzenlenmiştir. Bu nedenle, altın madenlerindeki ADT’ler de gelişmiş ülkelerdeki standartlara uygun olarak inşa edilir ve işletilirler. Devletin bu işi ne ölçüde yapacağının kuşkulu olduğunu zaten daha önce söz ettiğimiz gibi, Ekşigil’de, yazısının 19 uncu paragrafında belirtmiştir.

On altıncı paragrafta Şirin’den yapılan alıntıda haklı olarak bir maden sahasının verimliliği ile ekonomik işletmeciliği karşılaştırılmıştır. Bulunduğu yöredeki canlı ortama çevresel anlamda ve o yöredeki insanların yaşamına sosyal anlamda olumsuz etkileri olabilecek bir proje ekonomik olabilir; tam tersine, böylesi olumsuz etkilere sahip olmayan bir başka proje ise ekonomik olmayabilir. Şu hâlde, bir proje hakkında karar vermek için ekonomik olup olmaması yeterli değildir. Bu bakımdan bir projenin, yatırım kararıyla sonuçlanacak fizibilite çalışmasında sadece teknik yanlarıyla ve piyasa koşulları açısından incelenmesi yetersiz kalacaktır. Söz konusu bu projenin fizibilite çalışması kapsamında, çevresel ve sosyal etki değerlendirmesinin de yer alması yararlı olacaktır.

Herhalde eski politikacı olduğundan Şirin, kesinlikle bilmediği konularda fikir yürütmeyi çok sevmektedir. On yedinci paragraftaki alıntıda ‘ton başına 25 – 28 gram’ ile Bergama altın madeninin ne kadar verimli olduğundan dem vuruyor. Bergama’daki Ovacık Altın Madeni’nde ekonomik ve teknik olarak işletilebilecek ortalama cevher tenörünün bütün yatak için ortalaması tonda 10 gram altındır. Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, bir madenin ekonomik olup olmayacağı yapılacak fizibilite çalışmasıyla belirlenmektedir.

Ekşigil, 20 nci paragrafta, maden mühendisi Ülkün Tansel’in ‘siyanürsüz altın madenciliği pekâlâ mümkündür’ görüşüne gönderme yapmaktadır. Tansel’e göre, ‘maden sanayii tarafından benimsenmemektedir; çünkü siyanür olası tehlikeleri çevre ve halkın üzerine yıkabildikleri sürece “en ucuz” seçenektir’. Tansel’in biyografisinde maden mühendisi olduğu yazıyor fakat altın madenciliği konusunda uzman olup olmadığı belirsizdir. Ama şu söylediklerine bakarsak altın madenciliğinden habersiz olduğu anlaşılmaktadır. Altının özgül ağırlığının yüksek oluşundan yararlanarak, neredeyse on bin yıldır, dere kumları arasındaki serbest altın taneleri siyanür kullanılmadan alınmaktadır. Artık günümüzde bu tür altın oluşumunu bulmak neredeyse olanaksızdır. Kayaların bünyesindeki cevher damarları içerisinde diğer minerallerle birlikte bulunan ince taneli ve gözle görülmeyen altın, 19 uncu yüzyıla kadar kurşun ve cıvayla bileşik yaparak elde edilmiştir. Siyanür ile altın arasındaki yüksek çekim gücü keşfedildikten sonra 1891’deki ilk uygulamadan itibaren madencilikte siyanürleme yönteminin kullanılması vaz geçilmez olmuştur. Altının kazanılması için biyo-oksidasyon, tiyoüre ve klorlama gibi birçok başka yöntemler de denenmekte fakat bunlar, Tansel’in ileri sürdüğü gibi siyanür daha ucuz olduğundan değil, sadece belirli cevherler için elverişli olduklarından ve bazısının da kalıcı ve kanserojen sağlık etkileri olduğundan sanayi boyutunda uygulanamamaktadır. Zaten Ekşigil de ‘Tansel’in aklındaki seçenekler, teknik bakımdan gerçekleştirilebilir olmakla birlikte, ekonomik bakımdan halen bir geçerliliği bulunmayan alternatiflerdir’ demiştir.

Ekşigil 22’den 32 nci paragrafa kadar, yine altın madenciliğiyle hiçbir ilgisinin olmadığını biyografisinden öğrendiğimiz jeoloji profesörü Cenk Yaltırak’ın görüşlerine yer veriyor. Yazımızın başında belirtildiği gibi, unvanın maden ve jeoloji mühendisi ya da profesör olması hiç fark etmez; görüş belirten kişinin altın madenciliğinde uzman, yani bu konuda çalışmış olması önemlidir. Yaltırak bir tektonik, yani fay uzmanı olduğundan depremler hakkında düşüncelerini yetkinlikle belirtebilir. Bu deprem uzmanına göre, ‘’açık işletme kapalı işletme tarzına oranla daha ucuz, fakat daha riskli’ imiş; belki de söz konusu madendeki işletme yöntemini buna dayanarak açıklıyordur. Maden Mühendisleri Odası’nın konuyla ilgili raporunda ‘cevherin jeolojik yapı içerisindeki dağınıklığı nedeniyle, cevherin tamamının teknik olarak yeraltı işletme yöntemi ile çıkarılmasının mümkün olmadığı’ belirtilmiştir. Açık ocak ya da yeraltı madencilik yöntemi, çıkarılması planlanan cevherin oluşum tipine, cevherin türüne ve bulunduğu yerin morfolojisine göre uygulanır. Madenin bulunduğu yer gibi, işletme yöntemini seçmek şansı da yoktur.

Yaltırak, yukarıda incelediğimiz tümcesinin devamında, bu işletme yöntemine şöyle bir açıklama getirmiş: ‘açık işletme sisteminde siyanürlü sular atık havuzlarında biriktirilip bu sulardaki siyanürün güneş ışınları altında bozuşarak zararsız hale gelmesi bekleniyor. Daha güvenli kapalı devre havuzlarda ise, siyanürün yapay ultraviyole ile etkisizleştirilmesi sözkonusu’. Bu kadar garip ve hiç duyulmamış bir teknik açıklamayla anlatılmaya çalışılan süreç siyanürleme işlemi sonrasında içindeki altın metali alınan siyanürlü proses çözeltisinin bozundurulması işlemidir4 ki maden işletme yöntemiyle hiç mi hiç ilgisi yoktur. Proses atıklarındaki siyanürün bertaraf edilmesi amacıyla iki temel bozundurma işlemi, doğal ve kimyasal bozundurma yöntemleri uygulanmaktadır. Yaltırak’ın sözünü ettiği “açık sistem atık havuzu” doğal bozundurmaya ve “kapalı devre havuz” ise kimyasal bozundurmaya denk gelmektedir. Doğal bozundurma yöntemi, buharlaşmanın yağıştan yüksek olduğu iklime sahip olan ABD’de 100.  meridyenin batısındaki bölgede, Avustralya ve G. Afrika’da uygulanır. Yağışın buharlaşmadan yüksek olduğu iklimlerde, ABD’de 100. meridyenin doğusundaki bölgede ve Kanada’da çevreden yalıtılmış bir kapalı ortamdaki ünitede, siyanürlü çözelti çeşitli kimyasal maddelerle işleme sokularak kimyasal bozundurma yöntemi uygulanır. Bu gibi yerlerde, aşırı yağış ADT için tehlike doğurabileceğinden kimyasal bozundurma sonrasında proses çözeltisi alıcı ortama bırakılır. Ülkemizdeyse, AB üyelerinde olduğu gibi, güvenli tarafta kalmak için, kimyasal bozundurma da uygulansa proses çözeltisi ADT’ye verilmektedir.

Yirmi sekizinci paragrafta, yine Yaltırak’tan alıntılanarak, kesilen orman yerine yapılacak ağaçlandırma ‘monokültür uygulamasından ibaret kalacaktır’ denerek bunun da ancak ‘orman örtüsünün tutunduğu uygun bir toprak tabakası bulunabilirse’ gerçekleşebileceği belirtilmiştir. Daha önce belirtildiği gibi, orman mevzuatında, maden sahasını doğaya yeniden kazandırma (rehabilitasyon) işlemi oldukça ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Burada rehabilitasyon, ‘İznin başlangıcından sona ermesine kadar geçen sürede, izin alanının; çevre emniyetinin sağlanarak, rehabilitasyon projesine uygun olarak ıslah edilmesini, orman ekosisteminin tesisi amacıyla ağaçlandırma ve silvikültür teknikleri kullanılarak çevreye uyumlu hale getirilmesi işlemini’ anlatır. Madencilik çalışmasına başlamadan önce, sahadaki “verimli orman toprağı” rehabilitasyon sürecinde kullanılmak üzere sıyrılarak zarar görmeyecek bir biçimde depolanır ve rehabilitasyon sırasında sahaya dışarıdan toprak getirilmesine izin verilmez. ‘İzin sahibi, madencilik faaliyeti yapacağı sahayı, rehabilitasyon projesine uygun olarak rehabilite etmek zorundadır. Rehabilite yapılacak alanın kullanım öncesi dönemde çoraklık ve verimsizlik gibi olumsuz nitelikler taşıyor olması, alanda rehabilite yapılmaması için gerekçe olarak gösterilemez. Rehabilite, madencilik faaliyetlerinin başlamasıyla birlikte başlar, madencilik faaliyetleri sırasında devam eder, iznin bittiği tarihte rehabilitenin de bitirilmesi esastır’. Dikkatli okuyucu, maden sahası çorak ve kurak, hiç ağaç olmayan bir arazide dahi olsa eğer orman sahası olarak kayda girdiyse mevzuatın istediği biçimde doğaya yeniden kazandırma işleminin yapılması gerektiğini görecektir. Aynı maddede, madenciye ait tesislerin bir yıl içerisinde sökülüp taşınması gerektiği; aksi olduğunda, bütün tesislerin bedelsiz olarak idarenin mülkiyetine geçeceği ya da orman sahası dışına taşınarak harcamanın madenciden alınacağı da belirtilmiştir. Herhalde bu konuyu ormancılardan daha iyi bilecek kimse yoktur.

Yirmi dokuzuncu paragrafta, ’telafisi mümkün olmayan esas yıkım, elbette ki siyanür kullanımıyla gelen tehlikedir’ denmiştir. Siyanürün güçlü bir zehir olması kamuoyunda, haklı olarak, bir tedirginlik ve korkuya neden olmaktadır. Siyanür toksikolojik açıdan iyi tanınan bir madde olup, hangi ortamda ve ne gibi koşullar altında nasıl davranacağı çok iyi bilinmektedir. ‘Bu tehlikeyi bertaraf etmek için’ madencilik yerine salt siyanürün yasaklanması da istenebilir. Bu durum daha da karmaşık sorunlara yol açabilir. Madencilikten çok daha fazla, toplamda 30 katı kadar siyanür kullanan diğer sanayi sektörleri ne olacaktır? Çeşitli siyanür bileşikleri kullanmakta olan metal işleme ve kaplama, galvanizleme, plastik, boya, tekstil, elektroteknik, tarım kimyasalları ve ilaç sektörlerinde üretim nasıl sürdürülebilecektir? Üstelik kullanıldıktan sonra bu siyanürlü çözeltinin başına ne geldiği de bilinmemektedir.

Ekşigil, 33 ve 34 üncü paragraflarda verdiği alıntının,  ‘60’a yakın çevreci sivil toplum kuruluşunun çatı örgütü olan Jeoloji Birliği’ tarafından yapıldığını belirtmiştir. Ancak meslek alanımızda böyle bir örgütün varlığını duymadığımız gibi internet araştırması sonucunda da izine bile rastlamadık. Bu alıntıda, ‘ekoloji mücadelesinin, toplumun tüm kesimleri ile birlikte, herkesi kucaklayarak, belirli bir strateji çerçevesinde, ülke çapındaki tüm ekoloji örgütlerinin de desteğini alarak yürütülmesi’ gerektiği savunulmaktadır. Bu çağrı, bir projenin bulunduğu yörenin doğal çevresine verdiği zarara karşı çıkmanın ötesine gitmektedir. Böylesine madenciliğe karşı toptan mücadele çağrısının, başta ekonomisi olmak üzere ülkenin sosyal yapısına da zarar vereceği çok açıktır.

Kaz Dağları’nın Ötesine katkı

Yürürlükteki yasa ve yönetmeliklere uygun olarak yürütülen bir madencilik projesi çevre zararına neden oluyor ise burada sadece madenci mi suçlanmalı, bir teknolojiye toptan karşı mı çıkılmalıdır? Önce mevzuattaki boşluklar doldurulmalı ve gevşeklikler sıkılmalı, ardından da bu mevzuatı uygulayarak projeyi izleyecek ve denetleyecek olan yetkili idarenin yozlaşmasına ve yolsuzluğa bulaşmasına engel olacak ortam yaratılmalıdır. Kuşkusuz, bütün bunların olabilmesi eğitim düzeyinin yükseltilmesiyle yakından ilgilidir. Yine başa dönüp, ülkemizin içinde bulunduğu bütün sıkıntılar gibi doğal çevremizi korumanın çıkar yolunun  yönetildiğimiz sistem ile doğrudan bağlantılı olduğunu görüyoruz. Server Tanilli, “çevre kirlenmesi” sorununu gelişen bilim ve teknolojinin insanlığın karşısına çıkardığını fakat bunun sorumlusunun bilim ve teknoloji değil de onları gerektiği gibi kullanmayan ya da belli çıkarları öne alan kapitalist sistem olduğunu yazmıştır. Benzer bir yaklaşımla Fikret Başkaya da “Bir sorunu yaratan düşünce tarzıyla o sorunu çözmek mümkün değildir” deyişini anımsatarak kapitalizm içerisinde, çevre sorunları da dahil, hiç bir sorunu kökten çözme olanağı olmadığını belirtmiştir.

Ne kadar önem verilse ve özen gösterilse de madencilik çalışmaları sonucunda doğal çevreye az veya çok zarar verilmektedir. İnsanların yaşamındaki refahı artırmak amacıyla yer altı zenginliklerimizi ekonomiye kazandırırken, yer üstü zenginliklerimizi de tahrip etmemeye önem verilmelidir. Her madencilik projesinde, bu çevresel etkilerin mutlaka dikkate alınması artık çağımızın getirdiği bir zorunluktur. Doğal çevreyi koruma düşüncesinin çok yükseldiği günümüzde, artık, madenciler ‘her yerde madencilik yapılmayabileceğini’ ve çevreciler ise ‘madenciliğin çevreyi koruyarak da yapılabileceğini’ anlamak, öğrenmek ve kabul etmek zorundadırlar. Madencilik ve çevre koruma, birbirinin yerine konabilecek değerler olmayıp, biri diğerine üstün tutulmadan günümüz bilgi düzeyi ve teknolojisine göre birlikte yürüyebilirler.

Bir sanayi etkinliğinin doğaya yaptığı yıkımı önlemenin ve bir projenin çevreci engele takılmadan yoluna devam etmesinin yolu ne daha güçlü kurumlar, ne daha sıkı ve yasakçı yasalardır. Ülkemizde yürürlükte olan çevre mevzuatı, zaten, 2001 yılında başlayan AB hukuk kaynaklarındaki kural ve kurumlar bütününe (müktesebat) uyum çalışmaları kapsamında düzenlenmiştir. Gerek duyulan sadece halkın, sanayicilerin, politikacıların ve kamu kurumlarında çalışanların (en üst düzeye kadar) eğitilmesi ve bilinçlendirilmesidir. Zaten yolsuzluk ve görevini yerine getirmeme yani yozlaşmanın nedeni de bu eksikliktir. Madencilik yapılan ortamda ekonomik ve finansal riskler yüksek olduğundan, her aşamada, bunlarla karşılaşmak olasılığı vardır. Sonucunda da gerek ÇED sürecinde ve izin alımında gerekse inşaat ve işletme döneminde, ÇED taahhütlerini yerinde denetlemesi ve uyumsuzluklara zamanında engel olması gereken yetkili idare görevini yerine getiremez. Yozlaşma ve yolsuzluktan kurtulmak için yöre halkı ve STK’ların sağlıklı bir iletişim yoluyla projeye katılımlarının sağlanması gerekir. Bu da madencilerin açabileceği bir yoldur.

Madenci, projesinin ilerlemesinde zaman ve para kaybına ya da duraklamasına neden olabilecek kötü bir gelişmeyle karşılaşmamak amacıyla, bir proje hakkında yatırım kararını verirken projenin teknik olanakları yanında ekonomisiyle birlikte çevre korumayı da dikkate almalıdır. Projenin başından itibaren, yöre halkının ve STK’ların projeyi benimsemesi anlamına gelen “sosyal onayı” elde edebilmek için gereğini yapmalı ve her zaman “saydam” davranmalıdır

Elbette bu sadece madenciye düşen bir görev değildir. Farklı madencilik iş kollarında örgütlenmiş meslek STK’ları, üyelerini sürdürülebilir madencilik ve çevre kurallarına uymaları konusunda uyarmalı ve uymamakta ısrar edenleri dışlayabilmeli, hatta kamuoyuna duyurabilmelidir.

Bütün bu yaşanılan sıkıntılı durum en uygun standartları getirmeyen, kuralları ve mevzuatı herkese eşit ve gerektiği gibi uygulamayan, incelemeleri ve denetimleri titizlikle ve sıkı bir biçimde yapmayan, toplumu eğiterek bilinçlendirmeyen ve bilgilendirmeyen, bütün bunları yapabilmek için de uzman ve deneyimli kadroları iş başına getirmeyen devletin görevini eksik yapmasından ileri gelmektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.