Kazım Koyuncu ‘Denizin Çocuğu’ Güle Güle!

Sevenlerinin ve dostlarının hiç unutmadığı bir tarih bugün; 25 Haziran; o güzel insanın; gerçek bir savaşçı, DENİZİN ÇOCUĞU Kazım Koyuncu’nun Yıldönümü…

Oturdum bir şeyler yazmak istedim; Ona şu an eskisinden de çok ihtiyacımız olduğunu;

HES’ler seni bekliyor demek istedim; Dereler, Denizler; Yaylalar, Türküler seni bekliyor; Çünkü şimdi dün olduğundan da büyük saldırı altındalar…

Ama sonra onunla ilgili onu en iyi anlatabildiğim hemen ölümünden sonra yazdığım yazı geldi aklıma ve üstüne söz söyleyemedim…
O yüzden bugün anma gününde o yazıyı bir kez daha sizlerle paylaşmak istiyorum onun anısına…

Tarih: 25 Haziran 2006

‘DENİZİN ÇOCUĞU SANA GÜLE GÜLE’

Bugün bir kardeşimizi uğurladık biz Hopalılar, Karadeniz’in suyuyla, toprağıyla, deniziyle yoğrulmuş gerçek bir gönül dostunu, insan gibi bir insanı uğurladık…

“Denizin Çocukları” anlamına gelen “Zoğaşi Berepe” laz rock grubu ile tanımıştı kendisini Türk halkı önce… Çernobil’le ilgili mücadelesi başta olmak üzere birçok devrimci mücadelede de onu ön safhada görmüştü… Daha sonra Kazım Koyuncu adı inanılmaz, güzel bir müziğin, Karadeniz’in, sarp kayaların, yeşil yaylaların, gür ırmak sularının, şırıl şırıl akan derelerin sesi soluğu olan bir müziğin öncüsü olmuştu… O Türkiye’de ilk olan bir şeyi başarmıştı belki de; geleneksel halk türkü ve derlemelerini çağdaş Rock müziği ile sentezleyerek ortaya her yaştan ve kültürden insanın zevkle dinleyebileceği çok hoş bir müzik çıkarmıştı…

O hem Karadeniz kadınının türküsüydü tarlasında dilinden düşürmediği, hem deli dalgalar gibi savrulan kanı kaynayan gençliğin beslendiği kaynaktı, suydu, içinden süzülerek viva yaptığı dalgaların bıraktığı damaklardaki tattı…

Evet o denizin çocuğuydu… Biz diğer Karadeniz çocuklarının olduğu gibi… Biz Karadeniz çocukları denizimizin hırçın dalgalarının bize sağladığı avantajdan dolayı sert koşulların insanıydık, cesurduk, atılgandık… Özellikle fırtınadan sonra dinen yağmurla birlikte denizin büyümesi ve dalgaların viya yapmak için tam kıvama gelmesiyle, yüzme zevkini tam bir macera tutkusuna dönüştürürdük. Dalgaların altından girer üstünden çıkardık. O bizi kontrol edip yere çarpmadan, biz onun üzerine çıkar, hakimiyet sağlar ve bir atın dizginlerini ele geçiren usta bir sürücü çevikliğiyle, dev dalgaların içinden süzülür geçerdik.

Bizler gözü pek çocuklardık…

Kazım da gözü pekti, hem de en cesur ve atılgan olanımızdı, o gerçek bir devrimci, gerçek bir savaşçıydı, korkusuzdu… Yüreği öylesine kocamandı ki herkese, her şeye yer vardı sevilmeye değer… O öyle bir insandı ki bir dokunuşunuza karşılık size dünyayı vermek isterdi.

Çiçek çiçek gülümserdi, gülüşleri içinizi ısıtırdı güneş gibi… Gözlerinden içinize akan bir insan sevgisinin yayıldığını hissederdiniz, onunla bir kez konuşmanız yeterdi o sevgiyi hayat boyu taşımanız için; O gerçekten iz bırakan bir insandı…

Benim Kazım’la tanışmam dört beş yıl öncesine dayanıyor. Kendisi bir gün iki arkadaşıyla birlikte üniversitedeki odama geldi. Espirili bir şekilde “Duyduk ki burada memleketimizin bağrından çıkan bir akademisyen varmış, gidelim bir görelim dedik” diyerek söze girdi ve dostluğumuz böyle başladı… Yanında yine sonradan daha iyi tanıyacağım Memed Ali Beşli – ki o zaman Hukuk Fakültesinde öğrenciydi ve Zoğaşi Berepe (Denizin Çocukları) grubunun solistiydi -, diğeri İsmail Bucaklişi, o sırada bizim Uluslararası İlişkiler bölümünde Yüksek Lisans yapıyordu ve hazırladığı Lazca sözlükle laz kültürüne büyük katkıları olmuştu.

Daha sonra bu ekipten Memed Ali ve İsmail’le birçok ortamda bir araya gelme şansımız oldu, hatta “Ogni” dergisinin bazı toplantılarında bir araya geldik ama Kazım’la işlerinin yoğunlu yüzünden pek görüşemedik. Sonra ise ben yurt dışına çıktım ve bir süre orada yaşadım, böylece araya kopukluk girdi…

Amerika’dayken internette rastladığım bir “teşekkür yazısı” Kazım’ı yeniden hayatıma soktu. Ben Türkiye’den ayrılırken Kazım, Zoğaşi Berepe (Denizin Çocukları) grubunda gitar çalan ve beste yapan aynı zamanda da İstanbul Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi olan, ismi yeni yeni duyulan bir gençti. Tabii ki başka konularda devrimci mücadelesi ve savaşçı kişiliğiyle birçok çevrece tanınıyordu ama henüz Rumelihisarı konserlerine çıkacak, Açık Hava Tiyatrosunda konserler verecek, TRT de konserleri yayınlanacak büyüklükte bir isim değildi.
Teşekkür yazısını da Google’dan kendi ismime yayınlanan yazıları tararken rastlamıştım. Kendi sitesinden yayınladığı teşekkür yazısında şöyle diyordu Kazım:

“Dostluğu ve dostluğu kadar güzel tasarımları ve anlatamayacağımız şeyler için, Çiğdem Şahin’e teşekkürler”

Bunun üzerine Kazım’ın sitesine girdim ve sitesinden onunla ilgili gelişmeleri öğrendim. Öylesine duygulanmış, öyle mutlu olmuştum ki. Sonunda şöhreti yakalamasına, ürettiği, yarattığı güzel müziğin nihayet hak ettiği değeri bulmasına gerçekten çok sevinmiştim. Ama beni en çok etkileyen eğer arada başka bir Çiğdem şahin yoksa, sitesinden adıma yaptığı teşekkür olmuştu…
Türkiye’ye geldiğimde ilk işim onunla görüşmek ve küçücük bir katkım olduysa bile bunu onun böyle yüce bir yürekle karşılayıp böylesi incelikle ifade etmesine karşılık kendi teşekkürümü sunmak olacaktı. Bu bir borçtu benim için…
Ve dostlar ne oldu biliyor musunuz ben o borcu ödeyemedim…

Türkiye’ye geldiğimde bu borcu ödemek hem de onunla daha yakınlaşabilmek için ortak arkadaşlarımızı aradım ve onun telefonunu adresini sordum. İşte o zaman gerçeği öğrendim, Kazım kanserdi ve durumu ciddiydi. Yaşadığım şoku ve acıyı anlatamam. Çocuk yıllar sonra ortaya gerçekten inanılmaz güzel şeyler çıkarmışken ve nihayet hak ettiği şöhreti bulmuşken, bu haksızlık değil de neydi, insanın isyan edesi geliyordu…

Arkadaşlar onun o sıralar şua ve kemoterapi gördüğünü, çok halsiz olduğunu, görüntüsü de kötü olduğu için kimseyle görüşmek istemediğini, biraz daha iyileştiğinde evinde ziyaret edebileceğimi söyleyince ben de anlayışla karşıladım ve beklemeye başladım. Bu arada Kazım’ın kendi şahsi cep tel. numarasını da edinmiştim, ve ara sıra çaldırıyordum. iyi olduğunda nasılsa telefonuna cevap verirdi ve ben de onu ziyaret edebilirdim…

Böylece sürekli ertelenmiş oldu Kazım’ı ziyaretim…

İçimde büyük bir pişmanlık var şimdi onu son bir kez daha göremediğim, onun insanlığı, dostluğu, kocaman gönlü ve yaptıkları için onu bir kez olsun yanağından öpemediğim için… Bu öylesi bir acı ki anlatamam… Hayatta asla bir şeyleri ertelememeli gerçekten… Benim arayışım, ziyaretim, ona olan teşekkürüm onun için ne ifade edecekti bilmiyorum ama onun teşekkürü bana inanılmaz bir mutluluk vermişti ve onun büyüklüğünü, yüceliğini bir kez daha anlamamı sağlamıştı. Bunu keşke onun yüzüne söyleme şansım olsaydı ama olmadı işte…

Affet Kazım, senin o güzel insan yüreğinle son kez kucaklaşamadığım, son kez olsun o güzel insan gülüşünden payımı alamadığım için beni affet. Ama yine de tek avuntum, seni yüz yüze tanımış olmam ve senin de çok az tanışıklığımıza rağmen beni dostlarının içinde sayman…
Denizin çocuğu sana güle güle…

Biz diğer denizin çocukları senin cesur, savaşçı kişiliğin ve Karadeniz’e yeni bir soluk getiren müziğin için sana teşekkür ediyor ve saygıyla önünde eğiliyoruz…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twelve − 2 =