Kıbrıs Notları 4

Kıbrıs Notları 4

0
PAYLAŞ

Çayırova köyü kavşağından ayrılıp yeni Girne yolunu alıyorum. Yeni yapılan yolların bedeli çok ağır olur. Doğa katledilmekle gerçekleşir bu modern yaşamın şanssız, ama kaçınılmaz sanılan olayı. Bu yol üzerinde ilerlerken yolun yapımıyla yaşamlarını yitiren doğa yaratıklarını düşünüyorum. İtiraf etmeliyim ki bir taraftan da yolun yapımıyla ortaya çıkarılan müthiş görüntüyü görme şansı yaratıldığı için gizlice seviniyorum.
Tatil boyunca ikinci gidişim Girne’ye. İlk gidişim hiç de mutlu bir ziyaret olmamıştı. Aylardır kanserle boğuşan bir hastamızı ziyarete gitmiştik. Küçüklüğüne rağmen Kıbrıs dünyada en fazla kanser vakası görülen ülkelerden. Toplum olarak adını anmaktan bile korkar ve üzerine yürümezsek, daha çok yakınımızı koparacak bizden bu illet. Nitekim Kıbrıs’tan ayrılmazdan bir gün önce Cemil’i alıp götürdü.
Bayramın ilk günü. Girne limanı tüm sevimliliği ile masmavi gökyüzü altında adeta gülümsüyordu. Limanda bir kafeye oturuyoruz. Çocuklar asık suratlı garsondan coca cola istiyorlar. Garsonun cevabı “Burada öyle şeyler satılmıyor. İsrail’i desteklemeye niyetimiz yok”. Müşterileri yakıcı güneşten korumak için masaların arasına serpiştirilen kocaman kırmızı şemsiyelere bakıyoruz. Coca colayı reklam ediyorlar! Kardeşim Erdinç durur mu hiç. Hemen bu paradoksu garsonun gözüne sokuyor.
Bellapais yokuşundan sağa ayrılan yol beni Küçükten beri Leymosun’dan tanıdığım arkadaşım Selçuk’un evine götürüyor. Muazzam bir zevkte yapılmış bir villa. Henüz hava kararmadığından bahçenin şahane güzellikteki görüntüsünü hayranlıkla seyrediyorum. Tabii hemen havuzun yanıbaşında yanan taş mangalın küllerine sevgili Esmeray cezveyi oturtuveriyor. İnanmazdım ama hakikaten kahve yorgunluk gideriyormuş. Arkasından sevimli İngiliz misafir çiftin de katılımıyla muhteşem bir balık kebabı ziyafeti. Ve tabii rakı. Londra’daki yarı karanlık ofisim sanki uzay kadar uzaklıkta gibi geliyor bana.
Bellapais sanırım sadece Kıbrıs’ta değil, dünyada az rastlanan bir güzellik. Bir kafenin balkonundan ayaklarımın altındaki iç açıcı görüntüyü içime çekerekten seyrediyorum. Ansızın kalabalık bir İngiliz kadın turist grubu yandaki masaları dolduruyor. Kahkalarından, yüksek sesle konuşmalarından rahatsız olup biramı yarım bırakarak koşarcasına oradan ayrılıyorum. Bu güzel yerde bu ne büyük bir çevre kirliliği, bu ne küstahlık. Bir levha koymalı yetkililer: ‘Bu bölgede sadece fısıltı ile konuşulabilir. Kahkaha atan bir yıl manastıra kapatılacak’ diye.
Bellapais Abby’de Uluslararası Kuzey Kıbrıs Müzik Festivali çerçevesinde o gece ünlü tenor Bülent Bezdüz’ün sahne alacağını öğreniyoruz. Kaçırılmaz bir fırsat. Gece Bellapais bir başka güzel. Işıklandırma büyük bir ustalıkla yapılmış ve çevreye başka bir esrarengiz hava veriyor. Şahane konser tarihi Abby’yi dolduran çoğunluğu ejnebi kalabalığa çok zevkli anlar yaşatıyor.
Arada dışarıya çıkıp ay ışığı altında kırmızı şarap yudumluyoruz. O sarhoşlukla (şarapdan değil, ortamın güzelliğinden) Girne Limanına doğruluyoruz. Limandaki lokantaların çoğu dopdolu. Ekim ayında bu ne canlılık. Gecenin ilerleyen saatine rağmen hava sıcak. Yanından geçtiğimiz vapur bardan iki gitar ve kemandan oluşan müzik grubunun seslendirdiği ‘Guantanamera’ melodisi bizi alıp ta 60lı yıllara götürüyor. Karnımız zil çalıyor. Biraz daha giderse davul da eklenecek. Niyazi restorantın sahibi Ahmet bey bizi çok sıcak karşılıyor. Biraz sonra sürpriz bir telefon. “Nerdesiniz, geliyorum” diyor sevgili Hasan Çakmak. Lefkoşa’dan çıkıp geliyor. Onunla doyumsuz tadda bir sohbet yapıyoruz. Tanıdığım en çok yönlü kişilerden bu arkadaşım. Maalesef ertesi gece için yaptığı Gönyeli meyhane davetini kabul edemiyorum. Çok da üzülüyorum buna. Güzel olurdu bir de meyhane keyfi yaşamak. Gelecek Ekime.
Ve Lefkoşa. Çocukluğumun, gençliğimin ‘Şeher’i. Lefkoşa’da olmazsa olmaz ziyeret ettiğim birkaç yer var. Eski sokağım Mevlevi Tekke Sokak, Piccadily Büfe, Işık Kitabevi, Arasta Sokağı, Bandabuliya ve Büyük Han. Ama önce kahvaltı buluşması var. Lefke İstiklal İlkokulu ve Lefke Gazi Lisesinden çocukluk arkadaşlarım Pembe ve Adnan’la Göçmen Köydeki güzel kafede hasret giderip Kıbrısa has güzel bir kahvaltı yapyoruz. Ve tabii sohbet konusu nostalji.
Sokağımdan hiç bahsetmeyeceğim. Sevgili Kemal ve Babası Talat abi 50 yılı aşkın bir süredir sandviç yapıyor şimdi Piccadily Büfe diye adlandırdıkları yerde. Orada kahvemi içip sohbetimizi yapıyoruz Kemal’la. Işık kitabevinden Kıbrıs’lı yazarların birkaç kitabını alıp Arastalardan geçerek Bandabuliyaya giriyorum. Yeniden yapılanalı ilk kez gidişim oraya. Hiç sevmiyorum yeni halini. Nerde Macilla’nın, diğer kasapların, manavların tezgahlarından gelen bumbar, pastırma, kavun, karpuz kokuları. Şimdi o kadar sanitize edilmiş ki bandabuliyamız, tanınacak halde değil. İçimi derin bir hüzün kaplıyor.
Başımı uzatıp Büyük Hana bir baktıktan sonra Selimiye Camii tarafına yöneliyorum. Bedestenin önünde Tanju Hastunç dostumla önceden planladığım buluşmamız gerçekleşiyor. Sarabo’da nefis Kıbrıs mutfağından oluşan yemeklerimizi büyük bir haz ile yiyoruz. Yalançı dolma, patates köftesi, böğrülce. Sohbet konusu tabii ki sanat. İleriye dönük planlar. Çok üretken bir insan Tanju bey.
Dereboyu çok da sevdiğim bir yer değil, ama arkadaşım o caddede bir ‘Irish Pub’ açmış. Fanatik Fenerbahçeli Muharrem Özseysiler. Ali de geliyor. İkisi de Londra’dan otuz yıllık arkadaşlarım. Akşama Gönyeli’de artık tükenmek üzere olan bir Kıbrıslı kebap yerine götürüyorlar beni. Nefis şeftali kebablarımız eşliğinde sohbet giderek koyulaşarak devam ediyor.
Zifiri bir karanlık. Canım ailem beni yolcu ediyor. Kiralık arabama atlayıp Ercan’ın yolunu tutuyorum. Daha önce firmaya somuştum. Nasıl teslim edeceğim anahtarı, Ercan’da öfisiniz mi var? Cevap: “Yok yahu at anahdarı paspasın altına da tamamdır”! Galiba tek bir Kıbrıs kaldı bu tür uygulamayı yapan!
Bu kez başka bir polis kadın, pasaportuma ve bana şüpheli şüpheli bakıyor. “Ayvayı yedik bu kez galiba” diye düşünüyorum. Yok canım. Orada polislerin bakışları hep öyle imiş.
Uçak yükselirken aşağıya bakıp Mesarya ovasının kuraklığını izliyorum. Ama gülümseyerek bu kez. Aldatamazsın beni artık Mesarya. Vazgeç bu sahte görüntüyle insanları aldatmaktan artık…
Ne iyi etmiş sevgili Hasan bana ‘Gözlerimden Kalbime Süzülen Damlacıklar’ kitabını hediye etmekle geçen gece. Altı saat boyunca onu okuyup zamanın geçtiğini sezmeyeceğim.
Hatıralarıma aşılmaz kilit vuruyorum
Rüzgarlarla savrulsun akan yaşlarım
Kalsın yaşayanlara tüm sabahlarım
Elveda Lefkoşa ben artık gidiyorum
Özsan Güzeloğlu
SON

BİR CEVAP BIRAK