Kıbrıs’ta çözüm sürecinde yaşanan mülkiyet tartışmaları

PAYLAŞ

Genel değerlendirme:

Tedirginliğin belirsizlikle bilgisizlikten kaynaklandığını kabul edersek eğer, görüşmeler devam ederken, gizlilik politikası uygulandığı ve tadmin edici açıklamalar yapılmadığı sürece, karmaşanın devam edeceği ve görüşmelerle ilgili spekülasyonların da o denli artacağı söylenebilir.

“Mülkiyet”, taraflar arasında sürdürülen kapsamlı çözüm müzakerelerinin zorlandığı tek konu değildir. Örneğin, “Yönetim ve Güç Paylaşımı”, “ Güvenlik ve Garantiler” gibi konular da çözüm gündeminin hassas ve zor olan maddelerinden sayılıyor.

Görüşmeci heyetler, yapılan müzakerelerle ilgili detaylı açıklamalarda bulunmak istemeseler de, basına ve özellikle Rum basınına sızan bazı haberler, görüşmelerin hangi yöne doğru gittiğini az çok göstermekte olup, bu tür gelişmeler, tartışmaların ivme kazanarak, kafalardaki tedirginliklerin de artmasına sebep olmaktadır.

Görüşmelerle ilgili bazı çevreler tarafından yapılan ve basına da yansıtılan iyimser açıklamalara karşın, müzakere sürecinin kısa bir sürede sonuçlanmasını beklemenin sadece hayal kırıklığı yaratacağı ve yanılgılara neden olacağı öngörülebilir.

Konuya objektif olarak bakılmaya çalışıldığında, 2004 “Annan Planı” dönemini hatırlatmakta yarar var: Kıbrıs Türk Toplumu, Birleşmiş Milletler (BM), Avrupa Birliği (AB) ve Avrupa Konseyi (AK) gibi Dünya’nın en önemli uluslararası güçleri tarafından verilen vaadlerle, izolasyonların kalkacağına, ambargoların son bulacağına ve refah düzeyinin artacağına son derece inanarak, oyunu uluslararası toplumun da arzuladığı ve teşvik ettiği yönde, yani barış ve çözüm için kullanmış, ancak %65 EVET oyuna karşı, Rumların ezici çoğunluğunun, %76 HAYIR oyu ile adeta hayal kırıklığına uğramıştı.

Alınan sonuç yine objektif ve tarafsız olarak değerlendirildiğinde, Kıbrıs Türk Toplumu’nun, uluslararası toplum tarafından hayal kırıklığına uğratıldığını, yarı yolda bırakıldığını ve hatta verilen sözlerin tam tersi yapılarak, bir yandan Rumları mükâfatlandırırken, diğer yandan da toplumumuzu izolasyonlar ve ambargolarla ezerek, adeta cezalandırdığını ve gereksiz yere birçok haksızlıklara uğratıldığını hatırlatmak istiyorum. Bu durumda, “Avrupa Demokrasisi ile Uluslararası İnsan Hakları bunun neresinde?” diye sormak gerekir!

1964’de köyünü, evini ve okulunu kaybeden bir göçmen ve çaresizlikten dolayı adadan da göç ederek, yaklaşık 43 yıl Avrupa’da yaşayan bir Kıbrıslı Türk olarak, Batılıları (Avrupalılar & Amerikalılar) yakından iyi tanımayanlar ve mentalitelerini anlamayanlar için, önemli bir konuya, kendi perspektifimle açıklık getirmekte yarar görüyorum: Onlar devletleri, milletleri, ulusları, halkları, toplumları, bireyleri, hatta kendi dostlarını bile, geçmişteki kayıtları, davranışları ve sicilleriyle yargılarken, öncelikleri söz konusu olunca, “dostlarına” değil, çıkarlarına önem verirler: Buna göre, Kıbrıslı Türkler de, toplumsal menfaatleri söz konusu olduğunda, Batılılılar gibi hareket edip, menfaatlerini korumaları ve başkaları için değil, kendileri için en doğru kararları almaları gerektiğine inanıyorum.

Müzakere sürecine gelince, toplumumuzun çıkarlarını nasıl koruyabiliriz noktasında, yine Batılılar gibi düşünüp ve onlar gibi hareket edip, toplumumuzun uzun vadeli çıkarlarını korumak için, etkin ve sürdürülebilir stratejiler üreterek, doğru ve cesaretli kararlar almamız gerekecektir!
Güven artırıcı önlemler dahil, müzakere sürecini kapsayan her konuda, diplomatik olmamız gerektiği kadar, Kıbrıs adasının Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki jeo-stratejik ve jeo-politik önemini de dikkate alarak, bölgedeki menfaatlerimizi de korumakla sorumlu olduğumuzu ve bunu gelecek nesillerimiz için yapmamız gerektiğini de düşünüyorum.

Müzakere süreci devam ederken, Kıbrıslı Türklerin varlığını koruyabilecek, dikkat etmesi gereken üç ana konu vardır: 1. “Mülkiyet ve Toprak Dağıtımı”; 2. “Yönetim ve Güç Paylaşımı”; 3. “Güvenlik ve Garantiler”.

Bu konularda başarılı sonuçlar elde edilmemesi durumunda, İngiliz İdaresi ve onu takip eden “Kıbrıs Cumhuriyeti” dönemlerinde olduğu gibi, geniş kitleler halinde adadan göç etmek zorunda kalıp, zaman içerisinde nüfus erozyonuna uğrayacağımıza ve etkili bir toplum olma özelliğimizi kaybetme tehlikesiyle tekrar karşı karşıya kalacağımıza inanıyorum.

Bunu söylerken, İngiliz İdaresi Dönemi’nin başladığı 1878 yılından günümüze kadar, son 137 yıl içinde, Diaspora’ya göç eden Kıbrıslı Türklerin sayısının, bugün adada yaşayan orijinal Kıbrıslı Türklerin sayısının en az on katı olduğunu hatırlatmakta yarar görüyorum.

Mülkiyet konusu:

Mülkiyet, toplumumuzu ve özellikle göçmenlerimizi çok yakından ilgilendiren bir konu olduğu için, görüşlerime bu alanda ağırlık vererek, okuyucularımla paylaşmak istiyorum:

Müzakere masasında toplumumuzu temsil eden heyetimizin mülkiyet konusunda izlemesi gereken öncü ilkenin ve tek yol gösterici rehberin, “Uluslararası Hukuk” olduğuna inanıyorum: Bunun, örnekleriyle ileri sürülerek, doğru ve etkili bir şekilde kullanılması durumunda, müzakere sürecinin başarıyle sonuçlanmaması için hiçbir neden görmüyorum.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 2010 yılında aldığı “Demopoulos ve Diğerleri” (Demopoulos and Others v. Turkey) kararı, Kıbrıs’taki mülkiyet tartışmalarına hem rehber olmuş, hem de bu konuya yeni bir boyut kazandırmıştı ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, biraz gerilere gidip AİHM davalarına ve yarattıkları etkilere bakmak istiyorum:

“Titina Loizidou” ve “Xenides-Arestis” davalarının etkileri:

Bilindiği üzere, AİHM’de Rumlar tarafından açılan mülkiyet davalarının ilki, 1989 yılında Kıbrıslı Rum bayan Titina Loizidou’nun Girne’de kalan malları için, Türkiye Cumhuriyetine (TC) karşı açtığı dava olmuş ve AİHM, bayan Loizidou’nun mülkiyet haklarının ihlal edildiğine hükmederek, davayı bayan Loizidou lehine vermiş ve o dava çok önemli bir etki yaparak, daha sonra TC’ye karşı, AİHM’de açılan diğer davalar için de emsal teşkil etmişti.

TC’ye karşı açılan diğer önemli bir dava, KKTC sınırlarının Maraş bölgesinde malı bulunan Myra Xenides-Arestis oldu (Xenides-Arestis v. Turkey). Sözkonusu dava da, davalı olan TC aleyhine sonuçlandırılarak, Kıbrıs’taki mülkiyet davalarına yeni bir boyut daha kazandırmıştı. AİHM’in, 22 Aralık 2005 tarihinde, hakkında gerekçeli karar açıkladığı Xenides-Arestis Davası’nın, Kıbrıs Sorunu’nun siyasi boyutuna da doğrudan yansımaları olmuş, uyuşmazlık taraflarının pozisyonlarını büyük ölçüde etkilemişti.

AİHM, Rum davalarında yapmış olduğu tespitlerde, TC’nin kuzeyde etkili kontrolü elinde bulundurduğu için, kuzeydeki mülkiyet haklarının ihlalleri konusunda sorumlu devlet olarak, davalı statüsüne girdiğini ancak kuzeyde Rumlar için etkin bir iç-hukuk yolu oluşturacak ve ihlal edilen mülkiyet haklarına çare olacak yollar kurmasına imkan tanımasının, yani bir iç-hukuk mekanizmasının kurulmasına olanak sağlamasının, KKTC’nin hiçbir şekilde, uluslararası toplum tarafından meşrulaştırılması anlamına gelmeyeceğini; KKTC Anayasası’nın 159. Maddesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (AİHS) uygun olarak teşkil edilmediğini; bu maddede yer alan düzenlemelerin yetersiz olduğunu ve dolayısıyle, 2003 yılında kurulan Mal Tazmin Komisyonu’nun (MTK), etkili bir iç-hukuk mekanizması olmadığını açıklamıştı.

AİHM’in, Xenides-Arestis Davası kararında, MTK’nin etkili bir iç-hukuk mekanizmasına dönüştürülmesi için yapılması gereken değişiklikleri belirtmiş olması, 2005’de Sn. Mehmet Ali Talat’ın Cumhurbaşkanı olmasının ardından, TC ve KKTC yetkililerinin işbirliği ile, AİHM’nin etkin bir iç-hukuk yolu olarak kabul edebileceği bir komisyon üzerinde çalışmasına yol açmıştı.

2005 yılında, KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin yoğun çalışmalarının sonucu olarak, AİHS’e uygun, 67/2005 sayılı Yasa yürürlüğe konarak, Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK) kurulmuştu.

Ulusal Birlik Partisi bu Yasa’nın Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürerek, Anayasa Mahkemesi’ne başvurmuştu ancak mahkeme, Anayasa’nın 159. maddesinin uluslararası hukuk ve sözleşmelere uygun olarak teşekkül edildiğine ve insan haklarıyle uyumlu olduğuna vurgu yaparak, bu başvuruyu reddetmişti.

AİHM’in talep ettiği nitelikte ve AİHS’e uygun olarak yapılan iç-hukuk düzenlemesiyle, 2005 yılında, KKTC’nin 159. Maddesi değiştirilerek, Rumların kuzeyde kalan malları için etkin bir iç-hukuk yolu oluşturuldu ve ihlal edilen haklarına çare bulmayı amaçlayan, AİHM tarafından da tanınan TMK, 2006 yılında bir iç-hukuk mekanizması olarak, yasal çalışmalara başladı.

AİHM kararları, Rumların mülkiyet sorunları ve iddia edilen insan hakları ihlalleri için çok önemli bir dönüm noktası olup, KKTC Mülkiyet Rejimini temelden etkilemiştir.

Taşınmaz Mal Komisyonu (TMK):

17 Mart 2006 tarihinde faaliyete geçen TMK, AİHM’nin “Xenides-Arestis v. Turkey” davasında vermiş olduğu hükümler uyarınca, Taşınmaz Mal Yasası (67/2005 sayılı Yasa) tahtında kurulmuş olup, alınan bu tedbirin amacı, Kuzey Kıbrıs’ta bulunan mallarla ilgili talepler için etkin bir iç-hukuk yolu oluşturmaktır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi TC aleyhine açılan “Demopoulos ve Diğerleri” davasının kabul edilebilirliğine ilişkin almış olduğu 1 Mart 2010 tarihli kararda, 67/2005 sayılı Yasa’nın etkin bir hukuki çare sunduğunu saptamış ve başvuranların şikayetlerini, iç-hukuk yolunun tüketilmemiş olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.

En az iki yabancı üyenin de görev yaptığı, bağımsız ve tarafsız olan TMK, 67/2005 sayılı Yasa hükümlerine uygun olarak, iade, tazminat ve takas ile ilgili yapılan talepleri inceler. Tazminat ödenerek ve takas yoluyla sonuçlanan başvurularda, Kıbrıslı Rum eski mal sahipleri, aldıkları tazminatlar ve yapılan takas karşılığında KKTC’deki mallar üzerindeki mülkiyet haklarından tamamen feragat ederler.

28 Eylül 2015 itibariyle, Komisyona toplam 6,218 adet başvuru yapılmış ve bunlardan 703 tanesi dostane çözüm yoluyla ve 18 tanesi de duruşma yoluyla sonuçlandırılmıştır. Komisyon, şu ana kadar başvuranlara mallarının bedeli olarak £208,461,628 Sterlin tazminat ödemiştir. Ayrıca, bir başvuru için iade, iki başvuru için takas ve tazminat, beş başvuru için de iade ve tazminat kararı verilmiştir. Bir başvuru için çözümden sonra iade ve bir başvuruda da kısmi iade doğrultusunda karar verilmiştir.

“Demopoulos ve Diğerleri” kararı:

AİHM, “Demopoulos ve Diğerleri” kararında, Annan Planı’na ayrıntılı biçimde geniş yer vererek ve önermli noktalarda atıfta bulunarak, 24 Nisan 2004 tarihli referandum sonuçları hakkında da değerlendirmelerde bulunup, önemli saptamalar yapmıştı. Özetle belirtiyorum:

1. AİHM, Kıbrıs sorununun çözümünün, Kıbrıslı Rumların HAYIR oylarıyle engellendiğine vurgu yaparak, Annan Planı’nın Kıbrıslı Rumların mülkiyet haklarıyle Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’den göç etmiş yerleşiklerden oluşan halihazırdaki kullanıcıların hakları arasında bir denge kurmaya çalıştı,

2. Türkiye’den gelen göçmenlerin sayısının “Kıbrıs Cumhuriyeti”nin iddia ettiği gibi 100 bin değil, 45 bin olarak öngörüldüğünü,

3. Toprak düzenlemesi yapılacak bölgelerdeki malların eski mal sahiplerine iade edileceğini,

4. Toprak düzenlemesi yapılmayacak bölgelerdeki malların karşılığı olarak, eski mal sahiplerine tam ve etkili bir tazminat ödeneceğini,

5. Çözümden sonra, hâlihazırda kullanmakta olduğu malı iade etmesi gereken kişi, çözüm kurallarına uygun olarak, tazmin edilmedikçe ya da kendisine uygun bir alternatif yerleşim yeri verilmedikçe, kullanmakta olduğu malı iade etme yükümlülüğü altında olmayacaktır! – Kararın metninin önemli olan son cümlesini, örnek olsun diye aynen ve İngilizce olarak aktarıyorum: ECHR – GRAND CHAMBER DECISION (1 MARCH 2010): Section 37. The provisions concerning the redress available are set out below in full: Hearing and reaching a decision 8. (2) (A): (Last sentence): “In such a case, the person who is in possession or holds the ownership of the property in question under the legislation in force but would have to abandon the property after a settlement, shall not have to do so unless such person has been provided with compensation or alternative accommodation under the provisions of the settlement.”

6. Tarafların argümanlarının adanın geleceği ve mülkiyet meselesinin çözümü konusunda uzun süreden beri devam eden yoğun siyasi uyuşmazlıkları yansıttığını,

7. Başvurucuların kuzeydeki malları kullanamadıkları dönem üzerinden 35 yıl geçtiğini, nesillerin değiştiğini ve nüfusun sabit kalmadığını,

8. Kuzeyde yaşayan Kıbrıslı Türklerin bir bölümünün başka yerlere göç ettiklerini, Güneyden gelen Kıbrıslı Türk göçmenlerin Kuzeye yerleştiklerini, Türkiye’den gelen büyük sayıda yerleşimcilerin Kuzeyde evlerini kurduklarını,

9. Kıbrıslı Rumların mallarının en az bir kez satış, bağış ya da miras yoluyla el değiştirdiğini, dolayısıyla Mahkeme’nin önünde, tüm tarafların siyasi düzeyde bir çözümle sonuçlandırma sorumluluğu altında olduğu bir meseleden kaynaklanan, siyasi, tarihi ve olgusal karmaşıklıklarla dolu davaların bulunduğunu; bu gerçeklik, aradan geçen zaman ve siyasi uyuşmazlıktan kaynaklanan ve hala devam eden gelişmelerin, Mahkeme’nin kararını etkilediğini,

10. Mahkeme’nin açık gerçekler karşısında sessiz kalmasının ve gelişmeleri görmezlikten gelmesinin beklenmemesi gerektiğini….vs. vs. ifade ederek ve Kıbrıs’taki siyasi sorunla mülkiyet meselesi arasında bir ilişki kurarak, Rumlar tarafından engellenen Annan Planı’nın reddedilmesiyle birlikte, Kıbrıs sorununun ve özellikle mülkiyet sorununun devam ettiğini vurguladı.

“Demopoulos ve Diğerleri” kararının mülkiyet konusuna yaptığı etkiler (özet halinde):

a) Karardan önceki etkileri:

1. AİHM, Rum davalarını, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (AKBK) kararlarına ve Türkiye’nin KKTC’de etkili ve fiili kontrol uyguladığı iddiasına dayandırıyordu. TC davalı konumunda olduğu ve KKTC’de etkili bir iç-hukuk mekanizması kurulmasına olanak sağlamadığı sürece, davalı konumunu koruyacak ve dolayısıyle, BMGK ile AKBK kararlarından da sorumlu tutulacaktı.

2. Kıbrıslı Rumlar, mülkiyet hakları konusunda, Kıbrıs sorununun çözülmediği sürece, mallarının kendilerine ait olacağını, hukuk mücadelesi neticesinde o malların kendilerine iade edileceğini ve kullanım kaybından doğan zararlarını da elde edebileceklerini düşündükleri için, çözüme motive olamıyorlardı. Yani, çözümsüzlüğün devamının onların yararına olduğuna kanaat getiriyorlardı.

3. AİHM, mülkiyet konusu ile siyasi sorun arasında herhangi bir bağ kurmadığı için, Kıbrıslı Rumlar, kararların da etkisiyle, müzakere masasında, halihazırdaki kullanıcıların haklarını, aradan geçen uzun zamanı ve iki kesimlilik ilkesini dikkate almaksızın, ana ilkenin iade olmasının, uluslararası hukukun bir gereği olduğunu ileri sürüyordu.

b) Karardan sonraki etkileri:

1. BMGK’nin ve AKBK’nin KKTC’nin yasal statüsü ve uluslararası konumu ile ilgili kararlarında herhangi bir değişiklik olmadı ve Kıbrıs’taki fiili durum da değişmedi.

2. TMK etkili bir iç-hukuk yolu olarak kabul edildiğine göre, bu Komisyon aracılığıyle, bugüne kadar olduğu gibi, tazminatlar ödenirken veya takas yapılırken, bunun karşılığı olarak, eski Rum mal sahipleri kuzeydeki mülkiyet ve tazminat haklarından tamamen feragat edecekler.

3. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün yalnızca Kıbrıslı Türklere değil, kendilerine de zarar verdiğini fark edecekler ve çözüm konusundaki motivasyonu üzerinde daha etkili olabilecekler.

4. Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs Türk tarafının savunduğu, mülkiyet konusunun siyasi sorunun bir parçası olarak görülmesi gerektiği ve Kıbrıs sorunu çözülmedikçe mülkiyet meselesinin de ortadan kalkmayacağı tezinin uluslararası toplum ve mahkemeler tarafından da kabul edilmeye başlandığını ve yıllarca devam eden mülkiyet sorununun bireysel davalarla çözülemeyeceğini kavrayacaklar.

5. AİHM’nin, son derece açık biçimde, mülkiyet sorununun yalnızca iadeyle değil, tazminat ve takas gibi yollarla da çözülebileceğini ve iadeye ağırlık verilmesinin de gerekmediğini açıklamış olması, Kıbrıs Rum tarafını, müzakere masasındaki pozisyonunu gözden geçirmek zorunda bırakacaktır.

6. Türk tarafının mülkiyet konusundaki tezlerinin büyük ölçüde Annan Planı’ndan ve TMK’yı düzenleyen 67/2005 sayılı Yasa’dan kaynaklandığından, Rum tarafının, bu tezlerin uluslararası hukuk tarafından kabul edilmediği yönündeki iddiaları etkisiz kalacak ve uluslararası hukukla çelişen tezleri de tamamen çürütülmüş olacaktır.

7. Çözümsüzlüğün uzaması durumunda, mal üzerinde yaşayan kullanıcının haklarının da o denli artacağını kavrayan Rumlar, Kıbrıs sorununun bir an önce çözümlenmesi konusunda motive olacaklar ve olası bir çözüm referandumunda, büyük bir ihtimalle, 2004 yılında kullandıkları HAYIR oyuna karşı, bu kez EVET oyu kullanacaklardır.
“Demopoulos ve Diğerleri” kararından çıkarılacak en önemli dersler nelerdir?

ANNAN Planı’ndan örnek alan AİHM kararının, Kıbrıs Türk Toplumu’nu yakından ilgilendiren ve ivedilikle ders çıkarması gereken en önemli etkilerini özetle şöyle sıralayabiliriz:

1. AİHM, “Demopoulos ve Diğerleri” kararında, Birleşmiş Milletler tarafından büyük emek harcanarak hazırlanan ve uluslararası toplum tarafından da tam olarak desteklenen Annan Planı’nın Rumlar tarafından reddedilmesine rağmen, planın içeriğine büyük önem vermiş ve çözümlenemeyen Kıbrıs sorununun, hem nüfus hem de toprak mübadelesi konularında büyük fedakârlıklar yapmayı ve önemli oranda taviz vermeyi kabul eden Kıbrıslı Türklerden kaynaklanmadığına vurgu yaparak; adadaki mülkiyet sorunlarının ancak siyasi bir uzlaşma ile çözümlenebileceğini saptamıştır.

2. Kararın tümünün dikkatlice değerlendirilmesi durumunda, halihazırda malı kullanan kişi (kullanıcı) ile kullandığı mal arasında manevi bir bağ oluştuğu için, onun da hakları olduğuna saptama yapan AİHM, çözümsüzlüğün uzaması halinde, kullanıcı haklarının da o denli artacağı açık bir şekilde anlaşılmaktadır ancak kapsamlı bir çözümde, malı terketmesi gereken kullanıcının temel haklarının, taraflar arasında karara bağlanacak kapsamlı çözüm kuralları çerçevesinde belirleneceği de bilinmelidir.

3. Çözümden sonra, hâlihazırda kullanmakta olduğu malı iade etmesi gereken mevcut kullanıcının, çözüm kurallarına uygun olarak tazmin edilmedikçe, ya da kendisine uygun bir alternatif yerleşim yeri verilmedikçe, kullanmakta olduğu malı iade etme yükümlülüğü altında olmayacağının Mahkeme tarafından açık bir ifade ile atıfta bulunması, kullanıcı haklarının önemini ortaya sermektedir.

4. AİHM aldığı kararla, eski mal sahibinin haklarını teyit ederken, o mal üzerinde uzun yıllar yaşayan mevcut kullanıcının da hak sahibi olduğuna ayrıca, bir hak iadesi yapılırken, başka bir insanın hakkına tecavüz edilmemesi ve mağduriyetler karşılanırken, geniş halk kitlelerini etkileyecek yeni bir mağduriyet ortamının yaratılmaması gerektiğine hüküm vermiştir.

Sonuç:

Bugün yaşanan müzakere sürecinde, toplumumuz için önem taşıyan konu, bizi masada temsil eden görüşmeci heyetimizin, AİHM’in “Demopoulos ve Diğerleri” kararından iyi bir ders çıkarıp, onu referans olarak ve etkin bir şekilde kullanarak ve içeriğinden stratejiler üreterek, hem bireysel haklarımızı korumak hem de toplumsal çıkarlarımızı savunmaktır.

___________________

* Esat Mustafa
İngiltere
0044 (0) 7949 924 728
vroisha@gmail.com

30 Eylül 2015

CEVAP VER