Keşke…

Öyle çok ses çıkıyor ki, bazen insan çıkan seslerin hiç düşünmeden geldiğini hissedebiliyor. Biz Türkler şöyleyiz böyleyiz diye kurulan cümlelerle başlayan konuşmaları hiç sevmiyorum (ki bugünlerde ne kadar hassas olduğumuzu hesaba katmasak bile) ama insan en fazla kendi gördüğünden yola çıkarak konuşabiliyor.


Dolayısıyla kendi coğrafyamın insanlarını ele alabilirim.  İnsanlar şöyledir böyledir diyerek genellemeler yapmak daha yanlış olur herhalde. Sanırım bunu kimse yadsımaz, biz gerçekten çabuk galeyana gelen, amiyane bir tabirle gaz adamlarıyız. Bizim için düşünmek –üzerine yeniden düşünmek- hiç cazip değil. Başkası düşünmüş söylemiş ya uyar. Bu mantık yediden yetmişe hepimizin içselleştirdiği bir şey ki, olan biten karşısında en çok gösteri çıkaracağımız, ahkam keseceğimiz durumlarda eylemselleşiyoruz. Bir kavga gördüğümüzde o kavgaya dalmak, bir yerde bir tartışma varsa hemen orda bitip durumu daha da karmaşıklaştırmak, biri rezil olduğunda onu daha çok utandırmak, biri yanlış yaptığında yanlışını yüzüne vurmak, biri kendini anlatamadığında ya da yanlış anlaşıldığında üstüne gitmek, biri zayıfsa ezmek, sesimiz çok yüksek çıkıyorsa az çıkanın sesini bastırmak en büyük yeteneğimiz.


Hiç aklımın almadığı futbol maçlarında işlenen cinayetlerden tutun da  arkadaşının biriyle tartıştığını gördüğünde durumu çözmeye çalışmak yerine sopalarla koşturmaya hazır  ya da ülkeme ne şekilde gerçekten faydam dokunuru düşünmeden boyna takılan atkı ile solculuk ayaklarına girip yemek sırasında bile diğer öğrenci arkadaşlarının önüne geçme ağalığı yapmayı akıllılık bulan üniversite gençliğinin hali bir türlü  anlayamadığım olgular. İşsiz güçsüzlükten mi bu kadar boş şeylere zamanımız kalıyor yoksa duyarlılığı bu mu zannediyoruz. Kimse kendine bakmıyor, ama nedense başkası hakkında yorumda bulunmak hep kolay oluyor. Kimse eylemlerinin arkasında yatanı sorgulamıyor, ama ne hikmetse herkes ruh çözümleyicisi gibi başkalarını anlatıyor. Bu dünyada en büyük tehlikenin “başkası” olduğu konusunda Sartre’ı daha iyi anlıyorum. 


Eskiden televizyondaki birçok programı boş bulur izleyenleri de anlamazdım. Ama şimdi bu programlarda gördüklerimden sonra insanlığın durumunu anlamak adına zaman buldukça gözünü dikip bakmanın çok önemli olduğu ayırdına vardım. Ya da anlamsız bulduğumuz sohbetlerde insanların hallerini. Bir Alman yönetmenin 2001 yapımı “Deney” (Das Experiment) adlı filmi aslında bize hiç de uçuk şeyler göstermiyor bu güncel olaylara bu açıdan bakıldığında. Bahsini ettiğim film, Stanford Üniversitesi’nin yaptığı bir deneyden yola çıkarak, sıradan insanların uygun ortamı bulduğunda nasıl vahşileşebildiğini, sakin ve uyumlu görünen birinden nasıl cani bir katil olabileceğini müthiş bir ustalıkla anlatıyordu. Halkın genelinin böyle olduğunu düşündüğümüzde o filmde sessizce olanları izleyip anlamaya çalışan insanların ne kadar az ve değerli olduklarını daha iyi anlıyorum.


Ne yazık ki bu, çok kitap okumuş olmakla ya da iyi okullardan mezun olmakla kazanılan bir beceri değil. İlkokul mezunu bir marangoz tanıdığımın olaylara bakış açısını ve eleştirelliğini düşündüğümde ruh asaletini ahlaklılık ile bağdaştırırsak ve bilgeliği deneyim ve bakış açısıyla açıklarsak ne kadar erdemli ve akıllı olduğunu fark ediyorum. O zaman aklıma yine sürüyü ve üstün insan dediği insanı ayıran ve çoğunlukla yanlış anlaşılan Nietzsche geliyor. 


Oldum demek ne kadar tehlikeli ise ben biliyorum demek de o kadar kibirlilik. Keşke tüm bilgilerimizi ve eylemlerimizi her an süzgeçten geçirebilsek. Keşke başkasından önce kendi kendimize ayna tutabilsek. Keşke önce kendimizi anlamaya çalışsak. Keşke en acımasız eleştiriyi kendimize yöneltsek. Belki o zaman başkalarında da daha az hata bulurduk. Çünkü o zaman bu kadar hata olmazdı!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.