Kel Fatma

PAYLAŞ

Kel Fatma’nın anısı çocukluğumun en acı anıları arasında yer alır ve insanın insanı nereye kadar ezebileceğini göstermek açısından sağlam bir örnektir. Benim ilkokul yıllarımı geçirdiğim Fevzipaşa’da annemle babamın sevip görüştüğü insanların başında kirvemler gelirdi. Bu aile bir karıkoca, bir anne, bir kız bir oğlan iki çocuk, bir yetişkin delikanlı ve iki hizmetçiden oluşan bir aileydi. Her gece çakalların ağladığı, gündüz rüzgarın göz açtırmadığı, tren kazalarıyla ünlü bu yoksunluklar kasabası “bucak” konumunda köyden bozma küçücük bir yerleşim yeriydi. Küçük memur yaşamının sıradüzeni içinde birbirine denk memur aileleri akşamlarını birbirlerine giderek geçirirlerdi. Kirvem tam anlamında sağ kafalı ve oldukça sert bir demiryolu hekimiydi. Gerçekten insanı ürkütecek kadar sert bir adamdı. Kendinden üç beş yaş büyük olan babama son derce saygılı davranmakla birlikte temel eğilimi kimseleri adam yerine koymamaktı. Yanlarında kalan erkek kardeşine bir akşamüstü İslahiye’den geç döndü diye  kemerini belinden çıkarıp eksiksiz bir meydan dayağı attığını bilirim.

Hizmetçilerden biri Gülhan annelerinin hizmetçisiydi, öbürü Kel Fatma deyim yerindeyse ailenin genel hizmetçisiydi. Gülhan hafif etine dolgun sessiz bir kızdı, kirvemin annesi onu el üstünde tutar, hırpalamaz ve hırpalatmazdı. Kel Fatma’nın durumu iyiden iyiye zordu. O saçları kökten kazıtıldığı için Kel Fatma’ydı ve Gülhan’dan birkaç yaş daha küçük olmakla birlikte ondan çok daha gösterişliydi, çok güzel bir kızdı. Saçlarının kökten kazıtılması da güzelliğini giderme çabasıyla ilgili olmalıydı. Doğanın ondan hiç mi hiç esirgemediği güzellik sanki kelleşmeyle biraz daha artmış gibiyi. Kim bilir kimden alınmış olan ve sabahtan akşama kadar evin bütün işini yapan bu güzel çocuk hemen hemen hiç konuşmazdı, geceleri yorgun bedenini banyoda yere gelişgüzel atılmış pide gibi ince bir şiltenin üzerinde uyuyarak dinlendirirdi. Geceye doğru sohbet koyulmuşken ev sahibi bize “Gelin biraz Kel Fatma’yla eğlenelim” derdi. Kel Fatma yatağından “Kalk kız, sabah oldu, leğeni hazırla, çamaşır yıkanacak” diye kaldırılırdı. Zavallı çocuk uykusunu açmadan leğene saldırır, sağda solda bir şeyler arar gibi yapar, sonra iğrenç bir kahkahayla yeniden o sözde yatağına gönderilirdi. Kahkahayı basanlar arasında annem de vardı. Son derece efendi bir adam olan ve bu yüzden kimseye kolay kolay tepki vermeyen, tepki verdiği zaman da kıyamet başlamış olmalı dedirten babamın bundan büyük rahatsızlık duyduğunu sezerdim.

Babam hırsızlık yapmadığı için emekli edildi, bizim yoksun günlerimiz başlamış oldu. Biz Adana’ya göçtük. Kirvem de az sonra Adana’ya atandı. Yakın oturuyorduk ama bizimkiler onları onlar da bizimkileri eskisi kadar aramıyorlardı. Biz yoksullukla savaşıyorduk. Her şeyden önce annemin çok sevip saydığı “teyze” ölmüştü. Gene de iki aile arasında bağlar kökten kopmuş değildi. Bir gün Kel Fatma’nın kocaya kaçtığını öğrendik. Her zaman her şeye egemen olmuş olan kirvemin böyle bir davranışı hiç içine sindiremeyeceği kesindi. Hop oturup hop kalkıyordu. Kızı kaçıran oğlanın babası bir gün bize geldi, babamdan aracılık istiyordu. Adam tam anlamında “kendi halinde” bir köylüydü. Bizde epeyce kaldı ve kaldığı süre içinde durmadan konuştu. Konuşmayı pek sevmeyen babam kafa sallayarak söylenenleri dinliyordu.

Adam oğlunu savunuyor, bir sürü gerekçe sıralıyor, zaman zaman ağlamaklı bir sesle yalvarıyor, “Aman Abdullah ağabey, ben duydum, doktor bey bir seni dinlermiş, ben bunu öğrendim, ha gözünü seveyim, ne olur bize yardım et, yardım et de şu işin altından kalkabilelim” diyor, birkaç cümlede bir de oğlunun üstünlüğünü şu sözlerle nitelendirmekten geri durmuyordu: “Abdullah ağabey, bak, benim oğlum var ya benim oğlum, esrayil içmez, arahı içmez, humar oynamaz.” Bunu bir ya da iki kere söylese inanacaktık. Belki elli kere söyledi ve her söyleyişinde inandırıcılığını biraz daha yitirdi. Çok söylenmiş sözlerin değeri yoktur. Oysa biz kızı kaçıran adamın tam anlamında bir ipsiz olduğunu öğrenmiş ve uzaktan uzağa çok sevdiğimiz Kel Fatma’nın adına çok üzülmüştük. Sonra ne oldu bilmiyorum. Zaman zaman Fatma’yı anımsarım. Ona karşı ruhumun derinliklerinde kimsenin bilmediği ve benim de sezmediğim bir sevgi ya da bir arzu mu vardı ya da benim her türlü haksızlığa bazen sesli bazen sessiz tepkiler veren deli yüreğim burada da boyunu aşan bir insancılığa mı soyunuyordu? Her şey bir yana, bu bahtı kara çocuk kabasaba insanların elinden kurtulup kendi ayağıyla başka kabasaba insanların yanına gitmişti.

CEVAP VER