Üç kelime, bir işlem…

Üç kelime, bir işlem…

0
PAYLAŞ

“Çünkü bugün doğduğun o ilk gün ruhunun bulunduğu yüksekliğin yıl dönümü. Aradan geçen zaman, o yükseklikte kalabilme çabasıydı…”
Seni hiç görmedim ama üç kelimeyle seni tarif etmemi söyleselerdi, üçü de aynı olan kelimeleri şöyle sıralardım:
Tutku… Tutku… Tutku…
Gördükleriyle asla yetinmeyen, ağacı değil yaprağı, bütünü değil detayı düşünen bir tutku. Bir damlada okyanusu arayan tutku. Kum tanesini görüp, çölün derdine yanan bir tutku. Kendi akrebini cebinde gezdiren bir tutku.
Bugün doğum gününmüş. Sesini hiç duymadım ama dün gece oturup bu satırları yazarken karşımda oturmuş konuşuyor gibiydin. Ne tuhaf değil mi? İnsan bazen burnunun dibindekiyle bile konuşamazken, kilometrelerce ötedeki bir varlıkla yaradılışı bile konuşabiliyor…
Seni sadece bir ‘an’a odaklanıp, o anın yarattığı binlerce çağrışımın içinden süzülüp gelen bir sesin aracılığıyla duyuyorum. Retinasına kaydolduğun insanların sana verdiği değerden. Ya da görme engelli birisinin sezgisini düşün. Öyle işte…
Biliyor musun, yaşamının en rafine, süzülmüş yılına adım atacaksın bu gece. Senin için büyük bir adım olacak bu. Kendi kendine en çok dillendirdiğin korkuların bir çırpıda geçmeyecek ama sen gerçek korkulacak olanların bunlar olmadığını anlayacaksın. Dünden kalan her şeyi süzmek için gerçekten yüreğini bir tülbent olarak kullanacağın bir yıl olacak. Öyledir yani…
Buralara gelince süzer insan. O büyük akışa kevgir gibi tuttuğu yüreğinin gözeneklerini tülbente çevirir. Kana kana içtiği hayat pınarlarından ruhuna dolan çakıl taşları çoktan içini kanatmaya başlamıştır çünkü.
Seni ‘tutku’ olarak tarif etmiştim. Bu senin için kelimeden çok ete kemiğe bürünen bir duyumsama biçimi. Tutku senin için bir duyu organı gibi. Herkesin beş duyusu var, senin altı. Altıncısı tutku!
Ancak böyle nefes alabiliyorsun ama aynı zamanda ancak böyle nefes veriyorsun. Bir bakıma senin en değerli yanın, senin en korunmasız yanın haline geliyor. Hayatı içine çekmek için ağzını, yüreğini, öylesine kocaman açıyorsun ki; beklediğinin dışında içine dolanların yarattığı baş dönmesi seni çıldırtıyor.
Öylesine yüksek bir tutkuyla yaşadın ki, karşında kimse olmadığında kendi kendini tutuşturan bir ateşe dönüştün.
Senin için esas olan ısınmak değil, yanmaktı. Uzunca bir süre izlediğin yaşamın yüzeyselliği karşısında ruhunu dolduracak, seni hareket ettirecek tek şeyin; içindeki enerjinin oksijenle buluşması, ateşe dönüşmesi olduğunu yaşayarak öğrenmiştin. Ancak buluştuğun oksijenin giderek karbondiokside dönüşmesine engel olamıyordun. Çünkü senin ancak ortalamanın çok yükseğine çıktığında yanabilen ruhunu tutuşturmak için aylarca tırmanmak zorunda kalan oksijen kaynağını beklemekten yorulmuştun.
Sonunda sahip olduğun yüksekliğe onu kendin taşımaya karar verdin. Çünkü yeterince zamanının kalmadığını düşünüyor, ancak büyük bir yanılgıya düşüyordun. Kendi koşulları içinde sahip olmadığı, seni tutuşturacak kıvılcımları her defasında kendini paralayarak sen yarattın. Çünkü başka türlüsünü beklemeye tahammülün yoktu. Ancak başka türlüsü de yoktu. Bunu kabul etmen için görmen yeterli değildi. Çünkü sen görmek değil, yaşamak istiyordun. Çünkü sen, ortalamanın ‘ortodoksluk’ olduğu bir dünyada, kendi tanrısını kendi yaratan bir ahir zaman azizesiydin. Çünkü ortodoksluklardan giderek birbirine benzeyen insanların yaşadığı bu dünyada, senin ruhunun bulunduğu yüksekliğe erişecek bir tanrı olmadığını biliyordun. Ancak bunu bilmeye değil, bunun tersinin olmasına ihtiyacın vardı ve bu ihtiyacı kendin yaratıyordun. Çünkü senin için yaşam sıradanlığın kıyısında dolanmak ve bulduğun sıradışılıklardan ruhunu beslemekten ibaretti. Çünkü ruhun aç kaldığında kendi kendini tutuşturacak olan kıvılcımlar engel olmakla geçen zaman, içine başka bir eylemin girmesine izin vermeyecek kadar kıskançtı.
Bıçak sırtında yaşadın hep. Ve sırtında yaşadığın bıçakla hem kendini yaraladın hem yaranı dağladın. Hem derttin kendine, hem derman. Hem zehirdin, hem panzehir.
Ne düşünüyorum biliyor musun, cebinde gezdirdiğin akrebin seni sokmasını bir türlü kabullenemiyorsun. Ve ruhunu bulandıran zehiri yok edecek panzehirin peşinden gitmek fikri seni çelişkinin uçurumunda tutuyor.
Durmak için de hareket etmek içinde yeterli nedeninin olduğunu düşünüyorsun. Kendine dönemiyorsun, çünkü seni kendinden uzaklaştıran her ayrıntıyı yeniden yaşamak, adımlarını tersine yürümek düşüncesi aklını bloke ediyor. Kendinden gidemiyorsun, çünkü kıpırdadıkça ruhundaki zehirin seni yok etmesinden korkuyorsun.
Korkma, çünkü sen kendine hala son sözünü söylemedin. Korkma, çünkü sen kendi yarattığın korkularına da henüz son sözünü söylemedin. İhtiyacın olan tek şey, bu gece yarısından sonra içine adım attığın yeni yaşının, yaşamının en rafine yılı olacağını duyumsamak. Çünkü sen teksin. Çünkü sen ‘kürredeki zerresin’. Çünkü sen ‘zerredeki kürresin’. Çünkü sen, ortalamanın milli bir üniforma gibi kuşanıldığı bir ülkede, ruhunun ateşini cebinde gezdiren olağanüstü birisin. Çünkü sen çevrende yaşanan hayatların, ancak beş duyu aracılığıyla yaşanabildiğini ve altıncı bir duyuyla yaşamanın ağırlığını en iyi bilensin. Çünkü sen hiç bir boyuta sığdırılamayan altıncı duyunu deli gömleği gibi üzerine kuşanıp yaşamaktan çekinmeyen bir tutku abidesisin.
Çünkü sen, ancak cesaretle gözükaralık arasındaki hamakta salınarak uyuyabilen birisin.
Ancak bugün yaşadığın her şey, içinde yaşadığın anın dışına ait. Çünkü senin zihnin öylesine hızlı çalışıyor ki, saniyede binlerce şeyi düşündüğünü sanıyor, ama hiç birini sonuca bağlamadan oturup öylece zihnindeki karmaşayı seyrediyorsun. Zihnindeki bu karnaval seni öylesine yoruyor ki, insanın üç boyutlu bir zamanda varoluşunu sürdürebildiğini unutuyorsun..
Unutma, eğer sen yeterince yükseğe çıkıp ve yeterince beklemediysen, oraya kimin çıkabileceğine ilişkin her soru yanıtlanmış sayılmaz.
Sana bir şey söyleyeyim mi, ruhunun soluklandığı yüksekliğe çıkmak senin için düz yolda yürümek kadar kolay ama orada beklemek işkence gibi geliyor sana.
Hadi, son sözün hep dilinin ucunda, ruhunun soluklandığı kadar yüksekliğe bak yeniden. Çünkü bugün doğduğun o ilk gün ruhunun bulunduğu yüksekliğin yıldönümü. Aradan geçen zaman, o yükseklikte kalabilme çabasıydı.
Sözün başında ‘yaprak’ demiştim ya aklıma geldi. Yapraklar, tarihe yapılmış en büyük şakadır. Bittiği yerde yeniden başlamanın, kendini külünden yaratmanın destansı şakası. Aynı dalda ürperip, milyonlarca parçaya bölünmenin şakası. Sessizce içimize sokuluveren ve sonra hüznün rengine bürünerek hayatımızdan uzaklaşan ince, yeşil bir şaka. Bir varmış bir yokmuş gibi.
Toprağa düşen her tanık, hayata düşen her nefes, boşluğa düşen her kıpırtı bilmeliydi; bir yaprağın ömrü sonsuzdur oysa. Suyun başlangıcından beridir süren bu macerada. Başladığı gibi biten, bittiği gibi başlayan; düştüğü gövdeye yeniden çıkan başka ne var ki yeryüzü denen bu handa? İşte zamanın en eski türküsü yine dallarda.…
Üç kelimeyle tarif etmiştim seni, yapman gereken sadece bir işlem. Hadi üfle mumları ve ruhunu yakan her şeyi söndür…
İyi ki doğdun…
Ayaklarının bastığı toprakta yürüyen, retinasına kaydolduğun yüzlere bakan, her dolunayda ayın suretinde yüzünü gören bir yeryüzü sakini.

BİR CEVAP BIRAK