Kenar mahalle

Kenar mahalle

0
PAYLAŞ

Kenar mahallede yarım saat bile geçirmemiş bilginler oralarla ilgili kuramlar geliştiriyorlar. Kenar mahallelerde yaşamadıysanız ora insanlarının öyküleri size kafadan atma gibi gelir. Bizim öykülerimizi de palavraymış gibi okursunuz. Kentin göbeğinde özenle büyütülmüş bir çocuğun dünyasıyla kenar mahallede doğaya ve yoksunluğa emanet büyümüş bir çocuğun dünyası hiç benzeşmez. Örneğin kentin kaymak kesiminde büyümüş bir çocuk hiç sıpa görmemiştir. O sıpayı düşünde ya da bir filmlerde görebilir. Sıpanın huyunu suyunu bilmek gibi bir olanağı da yoktur. Buna karşılık kenar mahalleden bir çocuk, bir sabah erkenden uyanıp incecik margarin sürülmüş ekmeğini babasının “Zift ye inşallah aptal herif, haylaz it!” gibi bir anlamla dolu bakışlarının altında yiyiverir. Onun o an ne yapacağını kendisinden başka kimse bilemez. Çocuk ekmeğini bitirdikten sonra “Nereye gidiyorsun ulan eşek herif?” sorusunu “Dün okula gitmemiştim ya, öğretmen ne ödev verdi onu öğrenmeye Erol’a gidiyorum babacığım” yalanını kıvırıp güle oynaya at pazarına gidebilir. Kim bilir kaç kere at pazarına gitmiş, atları ve eşekleri ya da daha çok tayları ve sıpaları elleriyle gözleriyle okşamış, onların iri kara gözlerine dalıp gitmiş ve atlar çok pahalı olduğundan bir sıpa sahibi olmanın düşlerini kurmuştur.

Kenar mahallelerde yaramazlığıyla ünlenmiş çocuklar vardır. Bunların bir bölümü her türlü pisliğe bulaşmaya yatkın kötü adamlardır. Bir bölümü de tersine kimseye zarar vermeyecek ilginç yaramazlıklar yaparlar ve bu yaramazlıklarıyla ünlenirler. Bunlar bir bakıma hem dünyayla hem kendileriyle alay eden şakacılardır. Bununla birlikte anneyi ve babayı, bu arada hısımı akrabayı ve zaman zaman da komşuları çileden çıkarmakta ustadırlar. O da mahallemizin en yaramaz çocuğuydu. Annesi onun yaramazlıklarıyla başa çıkamaz olunca babamdan yardım istedi: “Ne olur Abdullah bey, gerçekten size çok büyük saygısı var. Bunu yaramazlıklarından ancak siz vazgeçirebilirsiniz. Biliyorum inanmazsınız böyle şeylere, zaten ben de inanmam, şuna yalandan bir muska yazsanız da kendini toplasa.” Ne desin zavallı babacığım, pekiyi dedi. Bir kağıda uydurmadan bir şeyler çiziktirdi, birkaç defa üçe katlayıp anneme verdi. Annem de onu bir güzel bir bez parçasıyla sarıp sıkı sıkı dikti. Muska böyle olur işte, başka ne olacak. Bizim yaramaz arkadaş muskadan yararlandı mı? Kendisi de kendi yaramazlıklarından bıkmış olmalı ki muskadan yarar sağlayıp sağlamadığı konusundaki sorularımıza umutlu yanıtlar veriyordu: “Yok, şimdi daha iyiyim, daha az yaramazlık yapıyorum, bayağı iyi geldi bu bana…”

Sabahın seher vaktinde kalkıyor, şeytan dürtmüş besbelli, erkenden at pazarına gidiyor. Daha önce bana bundan sözetmiş, at pazarında çok ucuz sıpalar satıldığını söylemişti: taylar da atlar da akıl almaz ölçülerde pahalıydı ama eşekler ve hele sıpalar çok ucuzdu. Yirmi beş kuruşa bir sıpa alıp getiriyor eve. Zavallı annesi evi zor çeviriyor, bir de sıpayı nasıl doyuracak! Bizimkinin gerekçesi çok sağlam: “O kadar ucuzdu ki almadan edemedim.” Sıpa başlarına dert oldu. Hızla büyüyor çapkın. Her gün biraz daha çok yiyor. Eşeği onlar da birine verip çıksalardı diyeceksiniz. Kim ne yapsın kentin bir ucunda eşeği. Zaten oralarda kullanılan bir şey olsa yirmi beş kuruşa satmazlar. Köylük yerde belki birisine verirsin. Kentin yoksul bir köşesinde eşek neye yarar? Gün geldi, sıpa sıpalıktan çıkıp sırım gibi bir eşek oldu. Büyüdükçe elden çıkarmak zorlaşıyordu. Sonra biz İstanbul’a göçtük. Eşeği ne yaptılar, bilemiyorum.

İşin uygulamayla ilgili yanında elbette benim de bir bölümünü şimdi size anlattığım sayısız güçlükler var. Ama gene de bir çocuğun sabah erkenden at pazarına gidip yirmi beş kuruşa eşek alıp gelmesindeki güzelliği gözden kaçırmamalısınız dostlarım. Bu tür sevinçleri yaşayamayan çocuklar anlaşılmaz bir ciddilik içinde dünyayı kurtaracak gibi duran asık suratlı herifler oluyorlar. Babaanne gelirken torununa bacası tüten bir vapur getiriyor. Anneanne onun altında kalır mı? O da bir geldiğinde vuvuzela gibi öten bir lokomotif getiriyor. Enişte oğlanın doğum gününde ne alsın? Oyuncak alacak ister istemez. Baba bir gün olduğu yerde sallanıp duran bir at bozuntusuyla geliyor eve. Anne yılbaşının eşiğinde oyuncakçı dükkanına fırtına gibi dalıyor, üç oyuncağı birden alıyor. Üç oyuncağı birden alıyor ama gerçek bir eğitici “bayan” kafasıyla üçünü birden vermiyor, on gün aralıklarla veriyor. Bunun böyle olması gerektiğini ruhbilimci halakızından öğrenmiş. Girin bakın, odası oyuncak dolu Oytun’un. Ama nedense hiçbiriyle oynamıyor oğlancık. Baba kızıyor: “Oğlum, o sopayı at diye koşturacağına sana ne güzel at aldım ona binsene!” Çocuk enayi mi o sahte uyuz ata binip olduğu yerde aptal gibi çalkalanıp dursun. Atına atladığı gibi dağları aşacak, ormanları geçecek, deniz kıyılarına ulaşacak…

BİR CEVAP BIRAK