Kendime baktım!

Kendime doğru dönüp baktığımda acaba derim ben grupçu muyum, sanırım değilim ama önyargılarım çok keskindir ve önyargımın parçalanmasına genelde izin vermem, çünkü o önyargı yılların birikimi ile oluşmuştur ve içinde binlerce deneyin sonucu yatar. Ama çevreme bakıyorum, “genelde” insanlar grupçu. Yani kendi cemaatleri içinde yaşayan ve cemaat dışına düşmekten korkan, kendisine güvenmeyen bireylerden oluşuyor. Çünkü kendisine ait olmayan düşünceyi bile kendisinden çıkmış gibi savunur gözüküp, içselleştirmediği yaşama bakışı içinde çelişkiler içinde sağa sola dalgalanırken bile cemaat içindeki ilişkileri dikkate alıp, onun ile birlikte hareket etmeye çalışmasını uzaktan izliyorum.

Denizde bir kayık, dalga kayığı sağa sola sallarken, içinde olanları da aynı ivme ile sallamaya devam eder. Kayıktan denize atlamayı, yüzmeyi kimse göze alamaz, çünkü dalga her an insanın nefes borusuna kaçan bir su damlacığın içinde barındırır. Korkudur insanları bir arada tutan.

Cemaat ilişkilerinin temelinde korku vardır. Korkunun biçimlendirdiği bireylerin özgür olarak düşünce üretmesi ve kendi düşüncesine sahip çıkması beklenemez. u bireyin dinci, sağcı, solcu gibi aidiyetler taşımasının pek anlamı yoktur, çünkü hepsi bir birini taklit eden ve birbirinden etkilenen ve kendini tanımlarken başkasının üzerinden anlatan bireylerin oluşturmuş olduğu birliktir. Her cemaat heterojendir ama homojen gibi hareket eder, homojen gibi gözükmeye özen gösterir…

Sözün başına döneyim, insanlar, cemaat grupçusudur ve kendi cemaatinin düşüncesi dışında ki tüm düşüncelere ve hayat biçimine kapalıdır.

Ben grupçu olmadım ama bana karşı grupçu zihniyet ve aidiyet duygusu ile hareket edenlerin davranışlarına muhatap kaldım. Grupçu zihniyet ile hareket eden arkadaşlarımı birey olarak ele aldığımda tek tek çok iyiler ama bir araya geldiklerinde Martin Luther’in sözü ile söyleyeyim “bir domuz boku” gibi oluyorlar. Birey olarak her biri çok iyi insanlar ama cemaat dışına kalma korkusu yüzünden ne yazık ki cemaattin farklılıklar ile birlikte yaşama karşı örmüş olduğu duvar içinden dışına çıkamıyorlar. Dış dünyadan ne yazık ki korkuyorlar.

Bir arada yaşamayı içselleştirememiş, farkı düşünce özgürlüğünün özgürlüğün kendisi olduğunu kavrayamamış, toleranslı olamamış bireyin hangi cemaate üye olduğu beni açıkçası hiç ilgilendirmiyor, çünkü cemaatlerin durduğu yerden bağımsız olarak ilişkiler ve etik kuralları bir birlerine benziyor…

İşte benim önyargım burada başlıyor ve grupçuları yanımdan uzaklaştırıyorum. Huyum kurusun ne yapayım, kokan insanlar ile yan yana ancak otobüslerde ve İstiklal Caddesi’nin koşturması sırasında olabiliyorum…

Her gruba eşit mesafede yaklaşırım ama her grup bana eşit mesafeden yaklaşmadığını, işi düşünce beni arandığını ve ‘bedava iş’ yaptırmak için kısa süreli gururumu okşayarak işi yaptıracağını düşünen cemaat ‘uyanık’ bireyciliği rolünü karşımda oynarken görürüm. Ve ilginç tarafı benden aldıkları her pozitif davranışı, ‘kar elde ettik,’ ‘kandırdık’ mantığı içinde baktıklarını bana hissettirmeleri. Cemaat çıkarını öne alarak benden faydalanmayı insanlığın doğal yasası gibi gören ve hatta bunun teorisini yapanlarda da şahit oldum.

Dayanışmayı tek yönlü gören, kendi cemaatinin yararına davrandığım sürece benim ile ilişki içinde olan, işi bitince arkasını dönen bir çok kişi çevremde oldu, olmaya da devam edecek ne yazık ki. Sonra diyecekler ki; “geleceği hadi birlikte kuralım”. Bu sözde bile kandırmaca var olduğunu görüyor ve biliyorum. Gelecek dediği cemaatin çıkarına olursa ok (tamam), olmazsa “tu kaka” dır.

Artık sıkıldım; cemaat ilişkisi içinde olan ve kişiliğini cemaat dışında gösteremeyen ve cemaat örtüsü altında kendisini ifade edenlerden. Geleceğin güzelliğinden bahsediyorlar, aslında hepsi durumundan memnun ve değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar, çünkü değişim; cemaat ilişkisinin yeniden oluşması demektir ki, kimse bu riski göze alamaz. Alışkanlıklar bozulamaz, bozulduğu an yeni düzenlemede hangi rolü oynayacağını bilemezler, boşlukta kalmış bir atom taneciği gibi yaratmış olduğu duvarlara gidip sert olarak vurur ve savrulur. Cemattin ilişkisi içinde kendisini tanımlayanların çoğunluğu ‘denizden çıkmış balık gibi’ nefes almaya zorlanır. Nefesiz kalma korkusu elbette cemaatine biat etmeye olağan karşılamasını sağlar. Ve solcu olduğunu söyleyen ve ‘tek değişmeyen şeyin değişimin kendisini olduğu’nu savunan genel kabul gören doğrudaki değişimin aslında istikrarlı ve değişmezliği ‘sonsuz’ gibi görmeye devam ederler.

Grupçu bakamıyorum hayata ve hiç bir grubun çıkarı ve geleceği beni fazla ilgilendirmiyor. Çünkü kendimi ait olarak gördüğüm bir grubum yok, içinde kendimi tanımlayabileceğim çevremde yüzlerce değişik grup var ve tanımlayabildiğim kadar o gruplar içinde söz söyler ve ayrılırım. Söz söylediğim ve karşılıklı dayanışma olduğu sürece o grubun içinde yer alırım, tek yönlü ve sadece ben verici olduğumu hissettiğim an; o grup benim için tarih olmuştur! Tarih olan yüzlerce grup var çevremde ama sadece benim dışımdalar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen − five =