”Kıbrıs’tan Türk askerinin gitmesi söz konusu olamaz!”

”Kıbrıs’tan Türk askerinin gitmesi söz konusu olamaz!”

0
PAYLAŞ

Kimileri buraya “diplomasi mezarlığı” diyor, neredeyse 50 yıldır müzakere masalarında dirsek çürüten diplomatların çabalarını beyhude görüyor.

Kimilerine göre ise Birleşmiş Milletler tarihinin en uzun süredir görevde olan barış gücü misyonuna ev sahipliği yapsa da, Kıbrıs’ın iki tarafını ayıran Yeşil Hat’ın silinmesi yakın bir gelecekte mümkün olabilir.

Kıbrıs’ta bir kez daha yıkıldığı sanılan müzakere masasına geri dönülüyor. 9 Ocak’ta Ada’nın Türk ve Rum liderleri İsviçre’nin Cenevre kentinde bir araya gelecekler. Bunu üç gün sonra, 12 Ocak tarihinde garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılacağı beşli konferans izleyecek.

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan Kuzey Kıbrıs lideri Mustafa Akıncı, Cenevre’deki görüşmelerden beklentilerinin yüksek olduğunu söylüyor. Ancak Akıncı, Kıbrıs sorununun tüm unsurlarının Cenevre’de çözülüp bitirilmesini beklemenin gerçekçi olmayacağının da altını çiziyor.

Akıncı’nın temel hedefi, Cenevre’den 2017 baharında yapılacak ve Ada’nın birleşmesi konusunun halka sunulacağı bir referandum kararıyla dönülmesi.

Türk askerinin Kıbrıs’taki mevcudiyetini tamamen ortadan kaldırma yönündeki Yunanistan ve Rum tarafından gelen talepler ise Kuzey Kıbrıs lideri için kırmızı çizgi teşkil ediyor gibi görünüyor.

Mustafa Akıncı, çözüm olmaması halinde Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ı kendi topraklarına dahil etmesi gibi bir ihtimalin gündemde olabileceği yönündeki haberleri de kesin bir dille yalanlıyor.

“Biz (Rum toplumunun lideri) Sayın Anastasiades’le aynı yaş kuşağının insanlarıyız. Bizim kuşağın aslında son denemesini yapıyoruz,” diyen Akıncı, Cenevre görüşmelerinin Kıbrıs’ta barışın sağlanması için son fırsat olabileceğini vurguluyor.

Akıncı “Genç kuşaklar birbirlerini tanımadan, birbirlerinin lisanını bilmeden yetişiyor. Birbirlerinin bölgelerini turist gibi gidip gezip geliyor. Birbirine yabancı iki toplum yetişiyor. Bunlar bir araya gelemez daha sonra,” diye konuşuyor.

Dilerseniz öncelikle Ocak ayında yapılacak Cenevre görüşmelerinden başlayalım. Umutlu musunuz? Beklentiniz nedir?

Hedefimiz çözüm. Beklenti, iki tarafın da, 50 yılı aşkın süredir devam eden ve birçok denemeye rağmen çözüm bulunamayan sorunu artık gelecek kuşaklar için çok daha güzel bir gelecek yaratmak adına sonlandırmak.

Ama bu kolay bir uğraş değil. Bunu sağlayabilmek için tabii ki her iki tarafın da akılcı, gerçekçi, makul ölçüler içinde hareket etmesi lazım. Biz böyle davrandığımız inancındayız. Dilerim ki Rum tarafı da benzeri bir şekilde olaya yaklaşır ve Cenevre’de artık arzu edilen sonuç alınır.

Şunu belirtmem iyi olur: Cenevre’de kapsamlı bir çözümün bütün ayrıntıları çıkmaz. Biz orada çerçeveyi çıkarabiliriz. Yani toprak konusunu bir şekilde bağlamamız gerekecek. Güvenlik-garanti konularında her iki tarafın da kendini güvenli hissedebileceği bir formül bulmamız gerekecek.

Bunun yanında mülkiyet başlığına ilişkin birkaç askıda kalmış konu var. Yönetimle ilgili Kıbrıslı Türklerin öteden beri beklediği dönüşümlü başkanlığı da içeren siyasi eşitliğin artık karara bağlanması olayı var.

Kıbrıs Sorununu oluşturan altı başlık söz konusu: Yönetim, güç paylaşımı, ekonomi, AB, mülkiyet, toprak ve güvenlik-garanti konuları. Burada birçok başka ayrıntı daha var. Bunların hepsini Cenevre’de bitiremeyiz. Bunun bilincindeyiz.

Baharda referandum

Eğer bir mutabakat sağlarsak, o zaman 2017’nin ilk iki-üç ayında federal anayasanın, kurucu devlet anayasalarının ve uygulamaya ilişkin birçok teknik hususun hazırlanması gibi konular, önümüzdeki birkaç ayın işi olur.

Daha sonraki iki-üç ay içinde de her iki topluma biraz zaman vermemiz gerekiyor. Okusunlar, tartışsınlar, görsünler, sandığa bilinçli bir şekilde gitsinler. Yani referandum için de birkaç aya ihtiyacımız olacak.

Şunun da altını çizmem lazım yeri gelmişken: Bugüne kadar referanduma sunabildiğimiz tek bir plan oldu, Annan Planı. Evet taraflar çalıştı ama son tahlilde üçüncü tarafların hazırlayıp Kıbrıslılara sunduğu bir plan oldu o. İlk defa bu kez Kıbrıslılar olarak biz kendimiz bir plan hazırlıyoruz.

Bu hazırlığı yaparken de bir tek ‘Evet’ için çaba harcamıyoruz. İki ‘Evet’ gerekiyor. O nedenle de taraflar sadece kendi yararlarını değil, diğer tarafın da meşru haklarını gözetmek durumunda olmalılar.

Bütün bunları bir araya getirdiğinizde bu kez işin nasıl zor olduğu kendiliğinden anlaşılır. Gelecek kuşaklar için biz bu zoru kendimiz başarmaya çalışıyoruz. Temenni ederim başarılı oluruz.

Rum heyetiyle Kasım ayında İsviçre’nin Mont Pelerin kasabasında müzakereler yaptınız. O zaman da beklentiler çok yüksekti ama görüşmeler bir neticeye ulaşmadı ve ara verildi. Hatta tüm bu müzakere sürecinin bitip bitmediği dahi tartışıldı. Şimdi tekrar masaya dönülüyor. Cenevre’nin Mont Pelerin’in akıbetiyle sonuçlanmaması için ne gibi tedbirler alındı?

Mont Pelerin’de niye uzlaşma olmadı, onu iyi tahlil etmek lazım. Şu an Cenevre ile oranın arasındaki farkı söylemem gerekiyor.

Mont Pelerin’da iki aşamalı bir görüşme yaşadık. Birincisinde biz Kıbrıs Türk tarafı olarak önemli bir adım attık, haritalarla ilgili Kıbrıs Türk tarafına kalacak toprak yüzdesiyle ilgili bir adım attık. Rum tarafının buna karşılık vermesi gerekiyordu. O karşılığı alamadık. Bize göre yanlış bazı tutumlar sergilendi.

Onun için ikinci aşamasına gelindiğinde, ben döndüğüm zaman bunu şu şekilde özetledim: Ortada henüz bizim siyasi eşitliğimiz için çok önemli olan dönüşümlü başkanlık bağlanmamış iken, kararlara Kıbrıs Türk tarafının etkin katılımı konusu henüz bağlanmamış iken, bizim güvenliğimiz nasıl sağlanacak, kuracağımız yeni statü nasıl güvence altına alınacak gibi konular henüz askıda beklerken, sadece toprağı tek başına, kendi öngördükleri haritaya ulaşmak hedefiyle Mont Pelerin’da bir çırpıda bitirmek gayreti olunca burada bir başarısızlık söz konusu oldu.

Üstelik 11 Şubat 2014 tarihli bir mutabakat belgesi var. Benden önceki Kıbrıslı Türk lider ile Sayın Anastasiades’in imzaladıkları. Oradaki uzlaşma metnine göre bütün bu az önce sıraladığım altı başlık dönüşümlü olarak görüşülecek. Bir tek başlığı alıp her şeyiyle bitirmek, ondan sonra diğer başlıklara geçmek değil, bu başlıklar birbiriyle bağlantılı görüşülecek diye bir mutabakat var.

Cenevre son fırsat

Dolayısıyla toprak konusunda o şekilde davranıldığı için bu başarı sağlanamadı. Ancak sonra aradan 10 gün geçti. 1 Aralık akşamı burada yaptığımız toplantıda çok daha iyi bir noktaya geldik. Şimdi 9-10-11 Ocak günleri Cenevre’de toplanıyoruz.

Güvenlik-garanti haricindeki beş başlıkla ilgili açıkta kaldığını söylediğim ve önemle altını çizdiğim hususları çözmeye çalışacağız. Bu arada 11’inde taraflar kendi haritalarını ortaya koyacaklar. Hemen ertesi gün de hiç vakit kaybetmeksizin garantörlerin de katılımıyla güvenlik ve garanti konuları gündeme gelecek.

Artık öyle bir noktaya geldik ki kararlılık, siyasi irade, politik isteklilik ve burada geriye kalan unsurlar ayrıntılarda boğulmak değil artık prensipli bir şekilde siyasi irade göstermek… Biz bu iradeyi gösterebildiğimizi ortaya koyduk. Mont Pelerin’in birinci safhasında bunu kanıtladık. Bugüne kadar yaptığımız bütün çalışmalarda bunu ortaya koyduk. Temenni ederim ki bu son aşamada, diğer taraf da aynı şekilde yaklaşır. Yunanistan da dahildir buna.

Ben hep şunun altını çiziyorum, yeri gelmişken söyleyeyim: Biz Sayın Anastasiades’le aynı yaş kuşağının insanlarıyız. Bizim kuşağın aslında son denemesini yapıyoruz. Diplomaside hep söylenir. Nokta yoktur, denir. Virgüldür, noktalı virgüldür. Yani süreç devam eder. Ama artık o kadar uzun sürdü ki bu iş.

1968 yılında Beyrut’ta başladı Sayın Denktaş ile Klerides’in Kıbrıs Sorunu müzakereleri. 48 yıldır, yani yarım asırdır devam ediyor. Bu çoktan bir doyum noktasına geldi.

Genç kuşaklar birbirlerini tanımadan, birbirlerinin lisanını bilmeden yetişiyor. Birbirlerinin bölgelerini turist gibi gidip gezip geliyor. Birbirine yabancı iki toplum yetişiyor. Bunlar bir araya gelemez daha sonra.

Çetrefilli bazı konular var. Garantörlük, Türk askeri meselesi gibi.. Yunanistan’dan gelen açıklamalar Türk askerinin adadaki mevcudiyetinin tamamen ortadan kalkması yönünde, ayrıca Türkiye’nin garantörlüğünün de kalkmasını talep ediyorlar. Hatta bu konuların ön şart olarak da masaya gelebileceğini söylüyorlar. Sizin için bunlar kırmızı çizgi midir, nereye kadar taviz verilecek konulardır?

Şimdi bakınız bu konuda iki tavır bir başlangıç noktası teşkil etmez. Birinci tavır bu bahsettiğiniz Yunanistan’ın ve Rum tarafının tavrıdır. Eğer ‘sıfır asker sıfır garanti’ söylemi sonuna kadar devam edecekse bu müzakereler başlamadan bitti demektir.

İkinci olmaması gereken tavır da şudur: ‘Noktası, virgülü değişmez, olduğu gibi devam eder, biz bunu tartışmayız’ tavrıdır. Kıbrıs Türk tarafı da Türkiye de bu tavırda olmadığını gösterdi.

Biz diyoruz ki bir taraf için güvence yaratalım, bu bir taraf da Kıbrıs Türk tarafıdır. Bu ihtiyaç içinde olan biziz.

Bakın şu yorumu yapmak yanlış olmaz: İngiltere’nin burada iki tane askeri üssü var. 1960 anlaşmalarından gelen üsler. İngiltere diyor ki ‘Biz garantörlük konusunu iki tarafın uzlaşacağı şekilde değerlendirmeye hazırız’. Onlar için önemli olan askeri üsleridir. Bu çok açık ve net.

Yunanistan diyor ki ‘Benim garantiyle bir ilişiğim olmaz, ben gerekli görmüyorum’ diyor. Bunu söyleyen kim, buradaki büyük toplumun yakını olan ülke. Buradaki büyük toplum kim, 53 yıldır Kıbrıs Cumhuriyetinin tek sahibi. 1963 yılında Kıbrıslı Türklerin dışlandığı ve Rumların hakim olduğu bir devletten bahsediyoruz.

Burada sayıca az olan, 1963 ve 1974’te bu adanın Yunanistan’a bağlanma tehdidini yaşayan toplum bu garantiyi istiyor. O da Kıbrıslı Türklerdir. Sayıca az olan Kıbrıslı Türklerin bu güvenlik ihtiyacına saygı duyulması gerekir.

Bunu nasıl yapabileceğimizi bir konuşalım, değerlendirelim ve bizim için güvence olan şey neyse diğer toplum için tehdit algısı yaratmayacak bir şey olsun. Bunun yolu tartışılarak bulunabilir.

15 yıl deneme süresi

2016 yılında 1960’daki koşullar artık yok. 1960’da Kıbrıslı Türkler çok dağınık bir şekilde adanın her tarafında yaşıyorlardı. Şimdi iki kesimli bir federasyondan bahsediyoruz. Kıbrıslı Türklerin büyük çoğunlukla bir bölgede yaşayacakları aşikar.

1960’ta olmayan bir şey şimdi olacak: Ayrı polis teşkilatımız olacak. Hem bizim hem Rumların.

Olayın iki boyutu var. Bir işin güvenlik boyutu var, bir de statünün korunması boyutu var. Bütün bunlar hepsi masaya yatırılıp konuşulabilir, belli çerçevelerde iki tarafın da tatmin olacağı formüller üretilebilir. Ama başlangıç noktası olarak ‘sıfır asker, sıfır garanti’ derseniz bu uzlaşma olmaz.

Dolayısıyla niyet ve kararlılık varsa ben çıkış yolu bulunabileceğini düşünüyorum hala.

Çıkış yolu dahilinde Türk askerinin tamamen Kıbrıs’tan ayrılması seçeneği gündeme gelecek mi?

Hayır, bu Kıbrıslı Türkler için söz konusu olmaz. Mutlaka üzerinde mutabakat sağlanacak bir sayı burada kalacaktır.

Bir şey daha söyleyeyim size: Burada önemli olan bir nokta daha var. Bize deniyor ki örneğin, ‘Artık eski şartlar yoktur. Biz 1963’te bu cumhuriyeti yıktık, biz Yunanistan’a bağlanmak istiyorduk o zaman, ama unutmayın siz de taksim istiyordunuz. 1974’te ise biz değildik suçlu, Yunanistan’da bir cunta vardı, onlar yaptı darbeyi. Ama bütün bunlar geride kaldı. Şimdi bir AB ülkesinden bahsediyoruz. Onun için her şey güllük güneşlik olacak, endişe etmeyiniz.’

Sözlerle güvenlik sağlanmaz. İnsanlar ancak yaşayarak bunu görüp içselleştirebilirler. Onun için ben diyorum ki bakınız geliniz bir 15 yıl yaşayarak görelim. Bunlar tabii ki benim Kıbrıslı bir cumhurbaşkanı olarak seslendirdiğim düşüncelerdir. Türkiye’nin kendi görüşleri elbette farklı olabilir. Ben diyorum ki bir takım korkuları iş birliği alanına çevirecek bir mekanizmayı hayata geçirelim, karşılıklı ekonomik bağımlılıkların yer alacağı yeni bir yaşam biçimini kurgulayalım ve bunu bizzat yaşayarak bu tecrübeyi edinelim.

Doğal gaz olayı Doğu Akdeniz’de ya bir gerginlik alanı olacak ya da bir işbirliği alanı olacak. Biz ikincisinden yanayız. Bunu işbirliği alanına dönüştürmek için ciddi bir fırsatımız var. İsrail ile Türkiye’nin ilişkileri yeniden rayına girdi. Kıbrıs sorununu da çözersek, İsrail gazı ile Kıbrıs gazını birleştirip Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya göndermek mümkün.

Kıbrıs’a Türkiye’den su geldi. Kıbrıslı Türkler bunu evlerinde kullanmaya başladılar. Yakında tarımda da kullanacağız. Bu teknoloji kanıtlandı. Kapasite arttırılabilir, bütün Kıbrıs’a bu su verilebilir.

İki taraf ekonomileri arasında ciddi farklılıklar var. Örneğin AB, 2004’te Annan Planı’na evet oyu verdiğimiz zaman bize bir takım sözler vermişti. Bu sözlerin bir kısmını yerine getiremedi. Doğrudan ticaret yapılacaktı Kıbrıslı Türklerle. Bu yaşama geçirilemedi. Şimdi AB’nin de destek fonlarıyla kuzeydeki ekonominin güneyle daha yarışabilir bir hale geldiğini görelim, bunu yaşayalım. O zaman bu karşılıklı ekonomik bağımlılıklarla güvenlik kavramı daha farklı boyutlara ulaşacaktır diye inanıyorum. Ama bunları yaşayarak görmemiz lazım.

‘Türk askeri caydırıcı güç olsun’

Ben birey olarak hiçbir toplumun gerçek anlamda güvenliğinin ilelebet, sonsuza kadar silahların gölgesinde olacağına inanmam. Ama bugün buna ihtiyaç var mı diye sorulduğunda, evet, bugün Türk askerinin buradaki varlığına kesinlikle ihtiyaç vardır. Bunun da gerekçeleri çok açık ve nettir.

Güneyde bugünkü şartlarda yüzde 40’a varan ve federal çözümün ilkesine karşı olan partiler var.

1963 yılında o dönem kurulan cumhuriyette, “Kıbrıslı Türklere fazla haklar verildi, biz bunu anayasada değiştirerek geri almalıyız,” dediler ve 13 maddelik bir anayasa değişikliği hazırlığı yaptılar. Bütün çatışma hep ondan kaynaklandı. Aynı şeyin gelecekte başımıza gelmeyeceği ne malum?

Anlatmak istediğim: Ben askeri ya da Türkiye’nin garantisini yeniden savaşlar yaşamak için istemiyorum burada. Caydırıcı bir güç olmasını istiyorum ki bir daha o günleri yaşamayalım.

Çözüme doğru adımların sıklaşması atılması durumunda Türkiye’den muhalif seslerin yükselmesinden endişe ediyor musunuz? Şu anda mesela bazı çevrelerden “Kıbrıs Girit olmasın” diye çağrılar yapıldığını biliyoruz. Ne düşünüyorsunuz?

Maalesef bu konuda şahit olduğum şey bana rahmetli Uğur Mumcu’nun “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” görüşünü çağrıştırıyor. Çözüme doğru adımlar sıklaşırsa değil, daha onu bile beklemeden hakkımızda bir sürü yalana, gerçekdışı bilgiye dayalı yayınlar zaten başladı maalesef Türkiye’nin bazı medya kesiminde.

Ben bu gibi durumlarda şunu görebiliyorum: Ağzınızla kuş tutsanız, en güzel çözümü üretseniz, buna ilkesel olarak karşı çıkacak kesimler olacaktır. Kendi dünya görüşleri, felsefeleri, ideolojileri bağlamında. Bazıları burada kendi dar çıkarları çerçevesinde karşı çıkacaklardır.

Bazı kesimler de o kadar bıkmış usanmıştır ki mevcut durumdan, çözüm olsun da nasıl olursa olsun derler. Ama büyük çoğunluk “Hele bir çıksın ortaya, görelim bakalım, bu nasıl bir çözüm oluyor, ona göre kararımızı veririz,” diyenlerdir. Ben onlarla beraberim.

Sonuçta ben şunu tavsiye etmek istiyorum: Hele bize verilmiş olan bu görevi tamamlamamıza bir fırsat verilsin. Şimdi ben halkın yüzde 60’tan fazla oyuyla seçilerek bu göreve geldim. Halkıma vadettiğimin başında gelen konu buydu.

Kıbrıs Sorunu’nda 1977-79’da Sayın Denktaş’ın uzlaştığı çerçevede, 2014’te de Sayın Eroğlu’nun uzlaştığı çerçevede, şu ana kadar varılan mutabakatların da hiçbirini çöpe atmadan, onların üzerine inşa ederek iki kesimli, iki toplumlu, iki kurucu devlete dayalı, bu iki kurucu devletin siyasi eşitliğinin olacağı bir çözümü vadederek bu göreve geldim. Ben halkımdan aldığım yetki çerçevesinde görevimi ifa etmeye çalışıyorum.

2004’te benzeri bir seçimle karşı karşıya kalmıştı Kıbrıs halkları. Annan Planı’na Türk tarafı ‘Evet’, Rum tarafı ise ‘Hayır’ demişti. Şimdi Cenevre’de de bir sonuca ulaşılamazsa ya da referandum kararı alınır da iki taraftan herhangi birinden ‘Hayır’ sonucu çıkarsa B planınız var mı?

A planını yaşama geçirmek için uğraşalım, bizim yapmamız gereken budur. Bütün politik irademizi, kararlılığımızı sergileyelim ama bunu şu şekilde yapalım. Haklarımızı sonuna kadar savunarak meşru hak ve çıkarlarımızı sonuna kadar savunarak eşitlik, güvenlik ve özgürlük içinde yaşanacak bir Kıbrıs’ı yaşatmak için uğraşalım. Diğer tarafın da benzeri tavır içerisinde olmasını teşvik edelim, bekleyelim, arzu edelim. Bu sonuca ulaşmak için çabalarımızı sonuna kadar sürdürelim.

Belki tarihte hiç örneği yoktur bunun: Kıbrıs Türk halkı çözüm isteğini ve AB ailesinin bir parçası olma arzusunu yüzde 65 gibi ciddi bir oyla gösterdi, bunun kararını verdi. Ama bir başka toplumun kararıyla çözüme ulaşamadı, AB’ye de giremedi. Böyle bir adaletsizlik olamaz ama bu oldu, 12 yıldır da bu şekilde yaşanıyor.

B planı var mı?

Şimdi eğer biz yeniden her şeyi yapar, sonuna kadar gider ve referandumda gene tek bir evetle kalırsak, gene Türkler ‘Evet’, Rumlar ise ‘Hayır’ derse bu yepyeni bir durum yaratacak. Bunun başka bir referandumu olmaz artık.

Bu yeni koşullarda KKTC’nin ne şekil alacağını dünyanın da bir daha düşünmesi gerekecektir.

Şunu sormak istiyorum: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sizinle bir görüşme gerçekleştirdiği, eğer bir çözüm olmazsa Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye topraklarına dahil edilebileceği yönünde bir öneri getirdiği, hatta sizin bunu Sayın Anastasiades’e ilettiğiniz söyleniyor. Böyle bir konuşma oldu mu?

Böyle bir şey olmaz Kıbrıs’ta. Kıbrıs’ın herhangi bir bölümünün herhangi bir başka ülkeye bağlanması gibi bir şey gündemde yok. Böyle bir şey söz konusu olamaz. Kıbrıs Türklerinin de arzusu, isteği böyle bir şey değil.

Kıbrıs Türk halkının isteği çok açık ve net. Kıbrıs’ta çözüm istiyor, eşitlik, güvenlik içinde yaşayacağı bir çözüm istiyor. Bu çözümde mümkün olan nedir? İki kesimli federal bir çözümdür.

Eğer bu olmazsa KKTC yoluna devam eder. Ama yoluna devam ederken, dünya da bu gelişmeyi değerlendirir, belki çok daha farklı koşullar gerçekleşebilir. Ancak bugün onları konuşup speküle etmenin dönemi değil. Türkiye’nin de bizim de hedefimiz bu müzakereleri başarıya götürmektir.

Sayın Erdoğan’la da, Sayın (Dışişleri Bakanı) Çavuşoğlu’yla da, tüm Türk yetkilileriyle yaptığımız bütün temaslarda hep “Çözümü artık daha da fazla geciktirmeyelim, bunu bir an önce yapalım” anlayışı vardır. Ancak eğer bizim dışımızda olamıyorsa da zorla insanların elinden tutup imza attıramazsınız.

Dolayısıyla hayat da devam edecektir. Bu hayat KKTC ile devam edecektir. Türkiye’nin 700 bin küsür kilometrekarelik toprağı var. Türkiye’nin Kıbrıs’ın küçük toprağına ihtiyacı yok.

BİR CEVAP BIRAK

one × two =