Kim kaçıncı güç?

“Sayın Başbakan “ başlıklı mektupta, medyanın dördüncü kuvvet olan yaptırım konumunun, ikinci, hatta birinci kuvvete dönüşebilecek bir güç potansiyeli teşkil ettiğini hatırlatmıştı…


Türkiye gibi taşları yerine oturmamış bir ülke için , medyanın, hükümetleri getirecek ve götürecek  bir güç olduğunun beyanıydı bu… Bir anlamda da Don Kişot’ça yapılmış bir gözdağıydı… Ama hükümete bağımlı olmayan kişilikli bir duruştu en azından. Üretilen girdaba karşı koyan, anafora kapılmayan sağlam bir tepkiydi, o günün basınının, egemenlerce zaptı rapta alınma girişimlerine karşı konan… Daha sonraki sıkıştırılma sürecinde, “ kimse Hürriyetini satmaz “ dediği halde satmak durumunda kalmıştı ülkenin puslu ufkunda yeni doğanlara… Ardından Milliyet’in Doğan grubundan gidişi ve geri gelişi sürecindeki ticari fırsatçılıklar, bir “ case study “ olarak kazındı medya tekelciliğinin alnına… Ki bu, kişiliksiz medya tröstünün doğum sancılarıdır, süregelen…


Simavi’nin, o günün şartlarında, bireysel sebeplere de dayansa, kendine göre haklı tepkisinin arkasında aklı selim bir halk vardı… Bir zamanlar ülkenin aydınlık yüzünün ve halkın haklı sesinin amiral gemisiyken,  bugün sadece Doğan Medya’nın, su alan amiral gemisi çürüklüğünde, hükümetin dümen suyunda seyreden aynı Hürriyet, birinci kuvvete teslim olmuşluğun ve manupule edilmişliğin ekonomik kıskaçtaki sancısıyla, hem  içerik itibariyle güvenilirliğini, hem de itibari olarak rütbesini yitirmiştir…


Egemen güç ki, artık satılmış hürriyetlerin medyasına da direk egemendir, köşe yazarlarının atamalarına ve atılmalarına da tenezzül ederek, birincil kuvvetini pervasızca kullanabilir hale gelmiştir günümüzde… Çünkü halkın profili değişmiştir ve aynı dümen suyunda çimen bir yedek çoğunluk vardır güvenilen… Bu güdüme çoktan girmiş olan, ama bugüne kadar vitriniyle kamufle eden Hürriyet, karşı devrimin maşası hüviyetine resmen bürünmüş sıradan bir gazetedir artık… Ve çoğu okuyucusunun gözünde artık gemi değil kayıktır… Hem de bu ahval ve şerait içinde oluşturulan şeriat  planına kayık…


Ilımlı manevralarla sağa bordolayan alımlı amiral gemisinin düdüğünü öttürenlerle aynı çatıda oldukları halde, kimin kayığına binse onun küreğini çekmeyen sağlam gazeteciler ise bu karşı devrim akıntısının kurbanları olacaklardı haliyle… Akıntıya kürek çekilen filikalara karşı, halkın gözüne batan geminin dümenini tutan beygir gücü yüklü motorlar… Sabık amiral gemisinin kaptanının ucuz tavırları, çalacakları minareye kılıf hazırlama yöntemleri, bu itibari dalgalanış sürecini, hem de velinimeti müşteri kitlesi gözünde daha da azdırıyor…


Çölaşan operasyonundan önce stratejist bir yaklaşım sergileniyor. Çölaşan’ın gönderilmesine, yakın arkadaşı Bekir Coşkun’un tepki gösterip, gazeteden ayrılması ihtimaline karşı 2 gün önce, hesapta onun karekterinde yazdığı düşünülen Yılmaz Özdil, muhtemel boşluğu doldurmak amaçlı olarak transfer ediliyor.  Bu bile Özkök’ün sosyal ve idari vizyon darlığını gösteriyor ve gazeteci gibi değil, iş adamı gibi davrandığını ortaya çıkarıyor, büyük patronaj güdümünde…


Gazetecilik kelimesinin anlam içeriğine, idealistlik kavramını yakışır. Geminin su aldığını dahi farketmeden, şuursuz manevralar yapan kaptanların limana sağlıklı dönmeleri zordur,  açık denizlerde batarlar… Şimdi Bekir Coşkun’un, o etkili küreklerinden birini kaptana ve gemiye indirmesi beklenmekte, sırf o ikilinin hatırına Hürriyet okuyanlarca…


Ama, şu andan itibaren Bekir Coşkun, zülfikara ne kadar dokunursa dokunsun, Hürriyet, onu da ilahlara kurban etme cesaretini gösteremeyecektir. O zaman Bekir Coşkun kalmalı ve içerden muhalafetine, kürek gibi diliyle, daha net ve keskin biçimde devam etmelidir, patronunu güdenlere karşı…  Aksi bir tavrı, kızarmış ekmeklere tereyağ sürecektir. Zaten kaç emekçi yazar var bu ülkede, onca çıkar mekanizmasının dişlilerine kürek gibi çomak sokabilecek keskin kalem gücünde ? Hem de içerden…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

14 − 6 =