Kim kimin kurbanı?

PAYLAŞ

Doğrulardan korkan, düşünmeyi sevmeyen, her konudan anlayan, akıllı olduğuna inanan, gemisini kurtarma kurnazı, saplantılarıyla ve önyargılarıyla mutlu olan, kültür düzeyi sıfırın altında duran, paradan başka değer tanımayan, gündelik yaşayan insanların çoğunlukta olduğu bu toplumda kimin cani kimin kurban olduğunu kestirebilmek güç iş dostlarım. Bir şeyler kayıp gidiyor ama gören kim! Kimilerine göre her şey yolundadır, gidişten tedirgin olanlar kötü niyetlilerdir. Kolay yollardan yaşamı sürdürme düzenbazlığı bu toplumun değerlerini kemiriyor. Gençler değer tanımayan ortamlarda yetişiyorlar, kurumlaşamamış ailelerde, korkunç okullarda tam bir bilinç bulanıklığı içinde yetişiyorlar. Bilgiden nefret eden insanların ortamında örneğin yılda kaç gencin uyuşturucuya kurban gittiğini bilmiyoruz. Televizyonlar ancak adı bilinen birilerinin çocukları uyuşturucudan ölünce kolları sıvıyorlar. (Fonda acı ezgiler!) Gazeteler de öyle. Bu arada ruhtan iyi anlayan hekimler göz kamaştıran yorumlar yapıyorlar. Uyuşturucudan ölen genç onların gözünde doğrudan arkadaş kurbanı’dır. Bu arada bu değerli insanlar bütün iyilikçi yanlarıyla bizi uyarma görevini de yüklenmiş olarak şu bilinen öğüdü yineliyorlar: “Çocuğun yaşamına dikkat edin. Onun kiminle ya da kimlerle arkadaş olduğunu iyi bilin. Olağanüstü bir durum var gibi gelirse size, geç kalmadan uyuşturucu kullanıp kullanmadığını araştırın.” Ne yani, şöyle mi yöneleceksiniz çocuğunuza: “Yavrum Orçuncan, bana kızma, senin arkadaşlarından bazılarını hiç beğenmiyorum. Senin durumunu da rezalet! Gel gidip saç kılı araştırması yaptıralım benim güzel yavrum…” O zaman çocuğunuzla ilişkiniz ne duruma gelir?

Çağdaş toplumda ilişkilerin ancak güven duygusuyla yürüyebileceğine inanmak gerekiyor. Yapacağınız şey çocuğunuza güvenmektir. Gençleri uyuşturucuya iten arkadaş ilişkileri değildir: iyi yetişmiş insanlar başkalarının etkisiyle yaşamlarını uçuruma atmazlar. Uyuşturucu diye bir sorun varsa insan ilişkilerinde aksayan bir şeyler var demektir. Hiçbir değer tanımadan, insan saygısı nedir bilmeden yalnızca para için ya da dünya zevkleri için büyütülüp ortalığa salınmış çocuklar kesinlikle arkadaş kurbanı falan değiller, onları kurban edenler öncelikle anneleri ve babalarıdır, hatta öbür yakınlarıdır. Burjuva aileleri genellikle bütün gerilikleri içinde çocukları eşsiz varlıklar olarak görmek ve göstermek gibi bir aptallığı eksiksiz yaşarlar. Aman ne kadar zekidir Fişfiş hanımın torunu. Cahilliklerinden gelen bir güçle zeki olmayı önemli bir şey sanırlar. Oysa ortalık ipini koparmış zekilerle doludur, hatta bunların bir bölümü Zeki adını taşır. Sorun sevgisiz büyümüşlük sorunudur, değer diye bir şey bilmeden büyümüşlük sorunudur.

Daha önce anlatmışımdır, konservatuarda öğretmenlik yaptığım yıllarda bir gün bir öğrencimizin annesi benimle görüşmek istedi. Kızından yakındı: “Ne yapsak memnun olmuyor. Babası da ben de etrafında pervaneyiz. Var mı yok mu bilmeden onu bunu istiyor. Hemen isteğini yerine getiriyoruz. Odasındaki eşyaları değiştirmemizi istedi. Değiştirdik. Sevineceğini sandık. Yanılmışız. Ne desek tersliyor bizi.” Ben de dedim ki: “Sevginizi yetersiz buluyor olmasın? Siz ona sevginizi belki de yeterince gösteremiyorsunuz. Onunla yürüyüşe çıktığınız oluyor mu? Bir akşam karşılıklı birer kadeh şarap içtiğiniz oluyor mu? Beklemediği bir anda saçını okşuyor musunuz, sarılıp öpüyor musunuz onu? Ara sıra önemli bir konuda görüşünü aldığınız oluyor mu? Bakışlarınızdan anlıyor mu sevildiğini?” “Bayan” benim bu sözlerimi işitir işitmez şöyle bir sallandı, kaçıp gitti. Ben onu daha sabırlı dinleseydim belki kızının arkadaşlarından da yakınacaktı. Evlenip üç günde çocuk yapıyoruz, sonra o çocuklara bakmıyoruz. Saçımızı süpürge etmeniz gerekmez, sevmeyi bilin yeter.

Bir olay ya da bir mucize: Bizim arkada yatıp duran külüstür otomobil kendi kendine ne yapmış biliyor musunuz? Bize çaktırmadan 7 eylül 2006 günü çıkıp gitmiş, Ankara yoluna girmiş, saat 11.56’da Çamlıca gişelerinden para vermeden geçmiş. Şimdi bizden yetmiş lira gibi bir para istiyorlar. Tepem attı, çıkıştım ona: “Sen böyle bana ya da Ali ağabeyine sormadan kendi başına nasıl çekip gidebiliyorsun? Bunu yaparken hiç utanmadın mı? Burası dağ başı mı?” Boyunu büktü, önüne baktı, acıdım. Şöyle dedi: “Sahip, yılda bir on beş gün ya geziyoruz ya gezmiyoruz. Arkada yatıp duruyorum. Koca bir güz, koca bir kış, koca bir ilkyaz geçiyor, ben kımıldamadan duruyorum. Sorduğun soruya gelince, evet burası dağ başı!”

CEVAP VER