Küçük şeyler uğruna

Küçük şeylerle oyalanıyoruz. Yaşamımızı küçücük şeyler dolduruyor. Büyük işlerle hiç ilgimiz yok. Daracık dünyalarda yaşıyoruz, bu bizi hiç tedirgin etmiyor. Karanlık mağaralarımızdan hoşnut görünüyoruz. Yeter ki diyoruz olumsuz şeyler olmasın. O olumsuz şeyler de hep oluyor. Gevşek dokunmuş yaşam beklenmedik sıkıntılar getiriyor. O zaman mutluluğu gözüne kestirmiş olan bizler talihimize küsmeye kalkıyoruz. Hep kolay yollar buldum, yaşamıma özen göstermedim, o yüzden bunlar başıma geldi demiyor kimse. Felek adlı bir kahpe mutsuzluklarımızın baş suçlusudur. Gevşeklik canımıza okuyor. Her toplumda gevşek insanlar vardır. Ancak bir toplumda çoğunluk gevşekse işler kötüdür. Ölçülü yemeyi düşünmüyoruz ama kilo vermekle çokça ilgileniyoruz. Kültürü önemser görünüyoruz ama kültürle ciddi bir ilişkimiz yok. Gündelik siyaset üzerine kabasaba görüşler öne sürerek aydın insan yanımızı ona buna ve kendimize göstermekte ustayız ama biri bize siyaset nedir dese apışıp kalırız.

Küçük şeyler yaşamımızı o kadar güzel dolduruyor ki bizim için büyük şeylerin hiçbir anlamı kalmıyor. Gazetelerin ve televizyon kanallarının, bir de bilgisayarların ve cep telefonlarının verdiği bilgilerle donanmış durumdayız. Çarşılar dolup taşıyor ama kitaplıklar dolup taşmıyor hatta birçok kentimizde doğru dürüst kitaplık yok. Kitapçı vitrinlerini okunsa da olur okunmasa da olur ama okunmasa daha iyi olur kitaplar süslüyor. Bunlar dünyanın her yerinde böyle değil mi diyeceksiniz. Evet ama bu kadar değil. Bazı yerlerinde böyle de olsa her yerinde böyle değil. Bütün toplumların benzer sıkıntıları var: dünya insanı küçük şeylerin çekiciliğine kapılmış gidiyor. Otomobili yaşamının eksenine koymuşların sayısı onu gerektiğinde iş için ve zaman zaman da gezmek için kullananların sayısından kat kat çok. Toplumun önemli yerlerini tutan hatta kültürden sorumlu insanlar bile çarşı pazar kültürünün ötesine geçmeyi düşünmüyor. Gençlerin büyük bir bölümü işsizliğin de verdiği rehavetle zamanını aylaklıkla geçiriyor ve neredeyse dünyaya poposunu dönmüş yaşıyor. Genç yaşlı hemen herkes genel olarak zamanını laklakla geçiriyor. Hep oturuluyor ve birileri birilerini her zaman oturmaya da bekliyor. Bir sınıfta elli kişiden yalnızca üçü dördü dersle ilgileniyorsa ne mutlu diye düşünülüyor. Toplum sporun bütün dallarında geri kalmış olmakla birlikte gazeteler sayfa sayfa spor dedikodusu yayımlıyor.

Verimsiz toplumlar, dikkatini yalnızca küçük şeylere yöneltmiş toplumlar yani üretmeyen toplumlar şimdilerini tüketirken geleceklerini de tüketiyorlar. Bu tür toplumların insanları üretmeden tüketmeyi alışkanlık edinmişlerdir. Üretmeden tüketmek dediğimiz ne olabilir? Üretilmemiş şeyi nasıl tüketebiliriz? Bu gerçekten bir mucizedir, toplumumuz epey zamandır böyle bir mucizeyi yaşıyor. Gökdelen adı verilen dev yapılar, herbiri bir cennet görünümü çizmeye çalışan “site”ler, pırıl pırıl otomobiller, pahalı lokantalar, pahalı eğlence “mekan”ları, her mahallede kapılarını gençlere sevgiyle açmış görünen boy boy üniversiteler gerçek anlamda bir esenliğin belirtisi değil de nedir? Ne var ki esenlik toplumsal düzeyde ancak üretimle sağlanabilecek bir iyiliktir. Üretime bakıyorsunuz pek bir şey yok. Hele kültür düzeyindeki üretimlerin adı bile anılmaya değmiyor. Gerçi çok şükür şairimiz de var yeteri kadar, adı filozofa çıkmış ya da çıkarılmış öngörülü insanlarımız da var, yani o düzeyde de dıştan bakınca bir eksiğimiz yok gerçekten. Ancak bize yapıt diye sunulan şeylerin çoğunlukla akla zarar ürünler olduğunu görüyoruz. Hepimiz biliyoruz ki özellikle kültür düzeyinde nicelik değil de nitelik önemlidir. Bir edebiyat çevresi yılda gelişigüzel otuz roman üretmekle değil üç sağlam roman üretmekle övünüyorsa bir değer ortaya koyuyor demektir.

Küçük şeylerin dünyasından sıyrılıp büyük şeylerin peşine düşmedikçe bu sefillikten kurtulamayız. Sorun iyi dileklerle ya da afra tafrayla çözülebilecek bir sorun değildir. En ciddi alanlarda bile gelişigüzel üretimler yapmak, dostlar alışverişte görsün anlamında çabalar ortaya koymak bizi şuradan şuraya götürmez. Acıya sefilliğe boşluğa sıradanlığa alışmak iş değildir, yoksulluklara ve yoksunluklara alışmak iş değildir. Gelmekte olan dev gibi tehlikeleri görmezden gelmek iş değildir. Felaketler karşısında vurdumduymaz kalmak iş değildir. Gevezelikle geçirdiğimiz zamanlara acımaya başladığımız zaman bir şeyler gerçekten değişmeye başlamış olacaktır. Biz kuşaklardan kuşaklara acılar devrederek yaşamak döngüsünden kurtulmadıkça, durmadan mutsuz gençler yetiştirme rahatlığını elden bırakmadıkça, eksiklerimizin üstünü pırıltılı sözlerle örtmekten sıkılmadıkça bizi bizden kimseler kurtaramaz. Gerçek insan olmanın temel yükümlülüğü yaşamı her an yeniden üretmek değil midir?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.