Klasik bir memleket hikayesi:

Katılımcılardan biri olan Cengiz Çandar isimli kişi, aynen şunları söyledi: “Ben kötümser değilim. Türkiye’de, AKP Hükümeti de dahil, hiçbir hükümet, AB sürecini durduramaz, bu süreçten geri adım atamaz. Bunu göze alamaz.  Buna gücü yetmez. Aynı şekilde, Türkiye’deki dinamik güçler de (sanırım TSK’yı kastediyordu), eğer dayak yemek istemiyorlarsa, bu süreci durdurmaya yeltenmezler.”


AB’ci ve ABD’ci siyasetin, Türkiye’deki en önemli sözcülerinden birinin, milyonların önünde sarf ettiği bu sözler, uzun zamandır ortaya koymaya çalıştığımız tezin, bir anlamda kanıtı niteliğindeydi.  


Biz de yıllardır, “AB süreci” denen bu ucube ilişki bütününün, Türk ulusunun kendi iradesi ile yürütülmeyen, emperyal güçlerin dayattığı bir süreç olduğunu söyleye geldik.


Bu süreç, Türkiye’nin zararına işlese bile, ülkeyi yok edecek olsa bile, Türk ulus devletinin vatanseverleri, hükümetleri, ordusu ve vatandaşları, bu süreci tersine çeviremezler ya da durduramazlardı. 


ABD ve AB buna izin vermezdi. Buna cüret edenlere dayak atarlardı.  Dünyayı burunlarından getirirlerdi. 


Cengiz Çandar’ın söylediği buydu.


Kimse ona, “dinamik güçlere, eğer AB sürecine engel olmaya kalkarlarsa, kim dayat atacak? Dinamik güçlere dayak atmak ne demek? Dayak atmaktan kastınız ne?” diye sorma gereği bile duymuyordu.


Herkes, ne denmek istendiğini çok iyi anlıyordu.


Emperyal güçler, Türkiye’nin, Batının dümen suyundan çıkmasına asla izin vermezlerdi.


Batının karar verme mekanizmalarının kararı buydu.


Emperyalizmin yerli sözcülerinin dile getirdiği şey, bu karardı.


Türkiye, kolay kaybedilemeyecek ve başkası ile paylaşılamayacak kadar önemli bir ülke idi.


Çünkü, Batı emperyalizmi, 60 yıldır, bu ülkeye kancalarını takmıştı. Onun, insan kaynaklarından, doğal kaynaklarına kadar, tüm değerlerini yıllarca sömürmüştü.


Yıllardır, devlet elitinin tepeden bakan ve dışlayıcı tutumunun da katkısıyla, kendi ulus-devlet değerlerine yabancılaşanların sayısı sürekli arttığı için, içerisinde, yandaş ve işbirlikçinin en kolay bulunabildiği ülkelerden birisi Türkiye olmuştu.


Bu yandaş ve işbirlikçilerin çoğu, köşe başlarını tutmuş, etkili kişilerdi. Arkalarında, uluslararası emperyalist sermaye vardı. Bunlar, kısa zamanda, devlet de dahil, toplumun tüm kesimlerinde egemen oldular. Karayı ak, yanlışı doğru gösterme konusunda mahirdiler.


Bir süre sonra, bu ülkede, söz konusu yandaşlık ve işbirlikçilik, yükselebilmenin ve bir yerlere gelebilmenin önkoşulu haline gelmişti. Artık, mutlak sömürü bile, dostluk, müttefiklik ve ortaklık kavramları altında sunulmaya başlanmıştı.


Emperyaliste emperyalist, anadan üryan krala çıplak diyenler, ağır bedeller ödüyordu.


Kendi insanına ve toprağına inançsızlık ve Batılı emperyaliste  ve onun yaşam tarzına hayranlık, bu işin öz sermayesini oluşturuyordu.


Yoksullaştırıldığı için sefilleşen halkın, bu sefilliği, ona karşı inançsızlığın gerekçesi yapılıyordu.


Aynı oyun, bu toplumun, devletinden kültürüne, dininden ekonomisine kadar tüm alanlarında yürütülüyordu.


Sonunda, kendine, kültürüne, insanına, yaşam tarzına, devletine inanmayan ve güvenmeyen, uluslaşma sürecinde aksamalar olan, ulus olma bilincini yakalayamamış bir topluluk ortaya çıktı.


“Milli birlik ve bütünlük” kavramlarının içi boşaltıldı. Ulusal hedefler ve politikalar çarpıtıldı ya da yok edildi. Halk, idealleri ile birlikte, bir arada, birbirine saygı duyarak ve severek yaşama iradesini yitirdi. Toplumsal bağlılık ve dayanışma yok edildi.


Bu tür bir topluluk karşısında konuşuyor olmanın verdiği rahatlıktan olsa gerek, Cengiz Çandar gibileri, bahse konu sözleri, televizyonlardan rahatlıkla söyleyebiliyorlardı.


Aslında, bir gerçekliğin apaçık görülmesine katkı sağlıyorlardı.


Türkiye’de ulusal irade yok oluyordu.


***


Kafalardaki Kıbrıs Senaryosu


Aynı programda, Eser Karakaş isimli kişi de, kafasındaki Kıbrıs senaryosunu şöyle açıklıyordu: “ Aslında, Türkiye’nin, AB ile olan mevcut ilişkilerinin geleceği konusunda, ben de ümitsiz değilim. Tek sorun, Kıbrıs gibi görünüyor. O konuda da, AB, Türkiye’nin, ‘izolasyonlar kalkmaz ise, liman ve havaalanlarını Rumlara açmayız’ şeklindeki tutumu karşısında, Kıbrıs’ta, göstermelik bir-iki şey yapacak. Bunlar da, Türkiye tarafından yeterli bulunacak ve limanlarla havaalanları Rumlara açılacak. Böylece, sorun çözülmüş olacak ve kervan yürümeye devam edecek.”


Bu, AB’ci arkadaşın, Kıbrıs konusundaki yorumu da böyle.


Anlaşıldığı kadarı ile, ona göre, Kıbrıs, Türkiye’nin AB sürecinde engel oluşturabilecek önemde olmayan, kolayca çözülebilecek bir sorun. “AB, bizi kandırmaya ve göz boyamaya yönelik bir iki açılım gerçekleştirecek, bizler de bunlar önemli açılımlarmış gibi yapalım ve şu Kıbrıs, artık, yakamızdan düşsün” demeye getiriyor.


Evet, anlaşılan, kafalardaki Kıbrıs senaryosu bu. Kıbrıs’a, Kıbrıslıya, Türkiye’nin ulusal onuruna saygı duymayan, onları hiçe sayan bir senaryo.


Oysa, bırakın bu senaryoyu, AKP iktidarının, varolan, “sen bir şey ver, ben de vereyim” tavrı bile, büyük sakıncalar içermektedir.


Çünkü, K.K.T.C. üzerindeki izolasyonların kaldırılması, Rumları fiilen tanıma anlamına gelecektir. Bu ise, liman ve havaalanlarının açılması konusu ile asla denk tutulamayacak iki olgudur.


Rumları fiilen de olsa, adanın gerçek sahibi olarak tanıdıktan sonra, o an itibariyle biz de dahil herkesin, Rum toprağı olarak kabul edecek olduğu, Kuzey Kıbrıs üzerindeki izolasyonlar kaldırılsa ne olur, kaldırılmasa ne olur?


Bu uygulama, evine hacze gelmiş memura: “tamam evin tamamını alabilirsin, ama, önce şu haczi kaldır” diye diretmeye benziyor.


Senden, evin tamamını istiyorlar. Eğer, sen evi verirsen, ipotek de kalkar, izolasyon da.  Hiç sorun değil.


Mamafih, “İktidarın bu tavrı, asla kabul edilebilir bir yaklaşım değildir” demeye hazırlanırken, yukarıda bahsedilen türden, tümden ve  kolay yoldan “verici” yaklaşımları görünce iyice irkilmemek mümkün değil.


Kıbrıs’ta yaşayan insanlar, akşama kadar, “siz kimin malını, kime ve ne hak ve yetki ile veriyorsunuz, arkadaş” diye sormaya başladılar.


Anlaşılan, onlar da AKP iktidarının ve yukarıda bahsi geçen türden, radikal AB destekçilerinin, Türkiye’yi, devleti ve ulusuyla bir bütün olarak temsil etmediğini  anlamaya başladılar.


Ancak, bu sorumsuz politikanın sorumlularının kim olduklarını, yalnızca anlamakla yetinir, onların anladığı dilden konuşmak üzere tez vakitte harekete geçmez isek, çok geç kalmış olacağız. 


Hem Türkiye’de, hem de Kıbrıs’ta.


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fourteen − one =