Kılıçdaroğlu Kürt sorununu nasıl çözer?

Kılıçdaroğlu Kürt sorununu nasıl çözer?

0
PAYLAŞ

Cevap 15 Temmuz 2010 günü saat 13.00 dolaylarında ortaya çıktı: Et ve Balık Kurumu’yla…

Kürt sorunu ile PKK terörünü birbirinden ayırmanın mantıksızlığını sıfır noktası olarak kabul ederek başlamak gerek. İkisinin birbirini emzirerek besleyip büyüttüğü ve giderek toplumsal genişlik kazanan Kürt milliyetçiliğinin, yalnızca kültürel haklar bağlamında değerlendirilemeyeceği ve örneğin Alanya’da yaşayan Almanların talepleri ya da Türk vatandaşlığına geçmiş Rusların gündelik yaşamlarına ilişkin beklentileriyle bir tutulamayacağı apaçık ortada. Hele ki “dostça ayrılma”nın tartışıldığı bugünkü noktada, taleplerin ayrılıkçılığa yönelik olduğu daha da belirginleşiyor…

Suriye, Rusya, İtalya ve Kenya’da aradığı huzuru bulamayıp Marmara’da bir adada sakin ve huzurlu bir yaşam sürdürerek, bugün ülkede en az 50 milyon insanın sahip olmadığı konforun tadını çıkaran bir “kıymetli” olarak(!) Abdullah Öcalan’ın yeme içme yellenme aralarındaki sevk ve idaresiyle giderek genişleyen “terörlü siyaset” ya da “siyaset destekli terör” hareketi, bu yılı öncekinden daha kanlı bir noktaya şimdiden getirmiş bulunuyor. Hükümetin başarısız “açılım” söylemi ve PKK yandaşlarının sokak gösterilerine karşı geliştirdiği “tutarsız hoşgörü”sü ile sekiz yıllık karnesinin en kötü notunu almış durumda. AKP, bu tıkanıklığı aşabilmek adına şairlerden türkücülere, akademisyenlerden kadın örgütlerine değin çeşitli seslere kulak vermeyi denediyse de, muhalefet partileriyle ortak bir zemin tesis etmeyi bir türlü gerçekleştiremedi. Bunda Erdoğan’ın egosu kadar, Baykal ve Bahçeli’nin Halaskâr Zabitan zihniyeti ile “Enver Paşa yenilsin de, varsın Bulgar eline giden Edirne olsun.” demelerinin de payı büyüktü…

Kılıçdaroğlu’nun bir garip hikâye sonunda CHP başkanı olmasının ardından, kendini solcu sanan birçok (Ecevit çizgisindeki) popülist-milliyetçi ve (Baykal çizgisindeki) devletçi aydın efradı, tâbir yerindeyse “şahlandı” ve işsizliği de, başörtüsü konusunu da, Alevi ve Kürt sorununu da, terör belasını da Gandhi Kemal’in çözeceğine dair hummalı bir telkin propagandası başlattı. Sonra ne mi oldu? Kapalı toplumsal mekânlarda sigara içme yasağını dahi Anayasa Mahkemesi’ne götürmekten geri durmayan bir partinin başkanı olarak, başörtüsü sorununu merdiven altında kayıtdışı çalışan başörtülü kadınları sigortalayarak ülkenin sorunlarından birini halleden pasifist devrimci, Kürt meselesini ve PKK terörünü bitirmek üzere önerilerini, başbakanı ağırlamasının ardından yaptığı basın toplantısında başlıklar hâlinde açıkladı. Kılıçdaroğlu, içinde “Kürt” kelimesi geçmeyen Kürt meselesi çözümünde, daha önce TBMM’de seçim barajının düşürülmesi yönündeki önerileri görmezden gelmişken, birden mal bulmuş Mağribî misali %7 diye tutturarak, niyetinin Kürtlerin temsil hakkını mümkün kılmak değil, iktidar partisinin gelecek seçimlerde sandalye sayısını azaltmak olduğunu zaten üç hafta öncesinden belli etmişti. Mayınlı arazilerin temizlenip topraksız köylülere dağıtılması yönündeki öneri ise başlı başına bir makale konusu. 1858’den beri Türk idare tarihinin temel meselelerinden biri olan bu konu, vaktiyle CHP’yi bölmüş ve DP’yi kurdurmuştu. Yıllar boyu ağalarla işbirliği yapan Tek Parti yönetiminin takipçileri, gün gelip de köylüyü topraklandırmayı savunuyorsa, CHP belki sahiden değişebilir diyebiliriz; ama o kadar çabuk değil! Zira Kemal Bey’in diğer bir önerisi, bölgeye devletin yatırım yapması ve işsizliğin giderilmesi adına Kamu İktisadî Teşekküllerinin yeniden etkin bir faaliyet göstermesi. Tabii, CHP temsilcilerinin uzun yıllar bölgeye yolu düşmediği için yapılan yolların, kullanıma giren sulama projelerinin, sürdürülen petrol arama faaliyetlerinin ya da verilen teşviklerin ne noktada olduğunu bilmemesini anlayışla karşılamak gerek.

…Ve geliyoruz Önder Sav’ın Kılıçdaroğlu’nu “Öyle bir yere çiviledim ki, yerinden kıpırdayamaz.” sözlerini açıklığa kavuşturan gerçeğe. CHP lideri, hâlâ kendi kendine yeten yedi ülkeden biri olma ezberine dayanan, hâlâ Köy Enstitülerinin felsefî arka planını teşkil eden “Orda bir köy var uzakta”cı yarı-oryantalist yaklaşımı savunuyor ve “Bölge, ilkimi ve coğrafyasıyla tarım ve hayvancılığa çok müsait.” diyor. Bunu derken, 250 kişilik terörist grubunu koyun sürüsü, silahsız köylüleri de terörist grubu sanan askerî sorunları hesaba katmıyor. Devlet hayvancılıkla birlikte Sümerbank kursun, şekerpancarı toplatsın, tütün biçtirsin diyor. Durup durup Et ve Balık Kurumu’nu lafa söze katıyor. Kısacası maalesef Gandhi, 1929 Buhranının özel koşullarının ürünü olan Keynesyen politikaların, 2010’larda bölgesel işsizlikle birlikte eli silahlı uluslararası bir terör örgütünü yeneceğini zannediyor. Üstelik işsizliği çözemeyen Almanya’yı, ABD’yi, İspanya’yı geçelim; Karadeniz’deki, İç Anadolu’daki daha yüksek oranlı işsizliği ve sefaleti gözardı etme pahasına, bir ayrımcılık yapıyor… Acı olan şu ki, Türk “muhafazakâr sol”unun yükselen yıldızı, “CHP’nin genç lideri”, bölge insanı olmasına rağmen, terörü ekonomik temelli bir sorun sanıyor. Öcalan’ın tenis masalı, özel doktorlu, tam korunaklı mâlikhanesinin birkaç santimetre küçültüldüğü iddiasıyla 40 bin kişinin caddelere, sokaklara çıkıp ortalığı yıktığı; saçları asker tıraşı yapıldı diye insanların kendini yaktığı gerçeğini kavrayamıyor.

Muhabirlere, “…bu görüşme sayesinde terörle mücadelede yeni bir yol haritasının çizileceği…” gibi şeyler de söylüyordu Kılıçdaroğlu. Bu vizyoner yaklaşım ve haritacılığı ile Kürt meselesi de, Et ve Balık Kurumu sayesinde çözüldü işte. Evet, sıradaki mesele gelsin…

BİR CEVAP BIRAK