Köln Garı’ndan, geçen elli yıla bakış

Elli yıl öncesine dönüyorum. 60’lı yılların başları, yurt dışına işçi göndermeğe başlıyoruz. Yeni bir toplumsal hareketlilik. Köyünden çıkıp, kazasını dahi görmeyen, dil bilmeden, bilmediği bir ülkeye ve bilmediği insanların arasına, bimediği bir iş için,”ekmek parası için” gidenler. Bir göç hikayesi mi ?

Elli yıl oldu. Bu gün, Avrupa’nın neresine giderseniz gidin, Türkçe konuşan iansanlarla karşılaşırsınız. Almanya’ya çalışmaya gittiler. Para kazanıp, geleceklerdi. Onları yaz aylarında, fötr şapkalarıyla ve Mercedes arabalarıyla izledik. Gıpta da ettik. Döneceklerdi. Ev, arsa, tarla alıyorlardı. İşyerleri açacak, fabrikalar kuracaklardı. Döviz getiriyorlardı. Döneceklerdi, ancak dönmediler, önce Türkiye’ye geliş ziyaretlerini azalttılar, sonra da dönmediler, kaldılar.

O yıllarda, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesi Dr. Nermin Abadan, bu göç olgusunu incelemişti. Sonradan, Bekir Yuıldız’ın hikayelerin de, oradaki yaşamlarını okuduk. Adalet Ağaoğlu, Fakir Baykurt, Fürüzan onları yazdılar. Vasıf Öngören’in, “Almanya Defteri” sahnelendi. Tuna Caddesi girişinde, Sanat Sevenler Derneği’n de, ayda bir oyun eleştirisi olurdu. Bu oyunun tartışılmasında da konuktum.

Tophane’de, gelen Alman doktorun önünde, muayene kuyruğundaki işçilerin fotografı hala gözümün önünde. Orhan Taylan’ın tablosu, trenin kompartıman camında gidenler, buruk ama mutlu gözüküyor. Kalanların, yolcu edenlerin cama yansıyan akislerinde ise, yüzlerde endişeli bakışlar.

1970’lere yaklaşıyoruz. SBF’den gelen sosyoloji hocamız, Prof.Dr. İbrahim Yasa. Aynı zamanda araştırma hocamız. Sosyal Hizmetkler Akademisi’n de, Mezuniyet için 10 a yakın arkadaş konumuzu belirliyoruz. Yurt dışına giden işçilerin,Türkiye’de kalan ailelerinin sorunları üzerine, alan araştırması yapmak. Ankara ölçeğinde, İİBK kayıtlarına göre, 500 ün üzerinde adres saptıyoruz. 100’e yakın kişiye ulaşıp anket uyguluyoruz.

Verileri değerlendiriyoruz. Tez yazılma aşamasında. Çıkardığımız sonuç. Gidenlere aileleri katılmazsa, aileler bölünecek. Çocuklar dönmeyecek. Gidenlerden dönenlerde, çok az olacak. 1971 en hareketli günleri. Çıkardığımız sonuç bu. Mezun olacağız. Sokak da olaylar bitmiyor. 12 mart muhturası verilmiş.

Çalışma Bakanlığı’na Atila Sav getiriliyor. Müsteşar, hocamız Doç.Dr.Rüçhan Işık. Fransa’dan OECD’den, Üstün Üstündağ adında görevli olarak, bir uzmanın geldiğini öğreniyoruz. Bakanlık da, yurt dışında çalışan işçilerle ilgili birim oluşturma çalışmaları yapılacakmış. Üstün Üstündağ ile tanışıyoruz. Tezimizi, düşüncelerimi anlatıyorum. Sekreteri, Nermin hanım ve sonra üçüncü kişi olarak çalışmaya başlıyorum. Daha diplomamı almamışım. Burslu olarak okudum. Ve dört aya yaklaşan süre büyük bir heyecanla, geceli gündüzlü zevkle çalışıyoruz. Hocam, Müşteşarımızla tanıştırılıyoruz. “Öğrencim o biliyorum ” diyor. Benim tayin yok, maaş yok, o günkü tanımlamalarımızla, boğaz tokluğu bile yok. Ama, çalışma yaşamına atılışda, çok değerli bir insan, alçakgönüllü bir yönetici Üstün Üstündağ ile çalışmak, bir onur. Bürokrasinin kalıplarıa uymuyor ve bizde uymuyoruz. Çalışıyoruz, araştırıyoruz, toplantılar yapıyoruz. Halka yavaş yavaş genişliyor. 10 kişi kadar oluyoruz. “Yurt Dışı İşçi Sorunları Bölüm Başkanlığı” kuruluyor.

Bir arkadaşımız, Ankara Radyosu’na gidiyor. Oraya gelen işçi mektuplarını, tek tek okuyor. Sorunları neler, döküm yapılıyor. 110 sorun saptıyoruz. 110 sorunun, hangi Bakanlık ve kuruluşla ilgili olduğunu belirliyoruz. Bunları bir tablo haline getiriyoruz. Sorunlar nasıl çözümlenir adeta bir forum oluşturararak tartışıyoruz. Fikir ve çözüm önerileri üretiyoruz.

İşçi dövizlerini hesap ediyoruz. Turizm gelirler ekside ve Bakanlık var. İhracat, ithalatı karşılamıyor. Ekside. Tüm bu eksileri, yurt dışından işçilerimizin gönderdiği dövizlerle karşılıyoruz. Ve döviz rezervimiz artıyor. Bunları tablolara döküyoruz. Arkadaşlarıımızı çağırıyoruz, akşamları bu tabloları renkli kalemlerle boyayarak çoğaltıyoruz.

Şimdi, yıkılan Kızılay’da köşede ki, iki katlı, güzel taş bina Kızılay Merkezî’nde, bir basın toplantısı yapıyoruz. Bakan Atila Sav açıklıyor. İşçi dövizlerinin ekonomimize katkısı büyük. Bu katkıya karşılık biz onlara doğru dürüst hizmet götüremiyoruz. Bu işçilerimizin oradaki sorunlarına çözüm sağlamada yardımcı olmalıyız, ülkemiz içindeki sorunlarını çözmeliyiz. Ülke ile bağlarının kopmaması ve kültürel gereksinimlerini karşılayacak programlar yapmalıyız diyor. Ekliyor, dönmeyebilirler. Avrupa’da ileride bizleri temsil edecekler, bunu iyi değerlendirmeliyiz diyor. Ve bir çok somut gerçeklikleri sıralıyor.

İstadiği ne. Bu işçilere hizmet götürmeliyiz. Onların danışacakları, yanlarında hissedecekleri elemanları istihdam etmek ve yeni bir örgütlenme ile, politika geliştirip uygulamak için, Maliye Bakanı’na sesleniiyor. Bu işçi dövizlerinden, sembolik bir oranın, bu hizmet birimi için ayrılmasınını istiyor. Turzmin eksi giderlerinin karşılanmasından, daha az bir oran. Bunu kamu oyu önünde paylaşıyor.

Dışarıda, 12 mart’ın bütün sert uygulamaları devam ediyor. Ortam karışık. Biz bu çalışmaya dalmışız, dışarıda ki gelişmelerden, adeta kaçarcasına, kendimizi bu işlere vererek, üretmenin mutluluğunu, paylaşmaya çalışıyoruz.

Hava da biraz bulutlar var. Bir şeyler oluyor, seziyoruz, ama tam ne olacak bilemiyoruz. Ve bir öğle saatinde radyo haberlerinden öğreniyoruz. 11’lerin istifasını. 11 Bakan istifa ediyor. Bu bakanlar arasında Atila Sav da var. İstifa gerekçeleri arasında, yurt dışındaki işçilerle ilgili hizmet götürülmesine ilşkin istemleri, Maliye’nin yanıtsız bırakması da var.

Şevkimiz kırılıyor biraz. Heyecanımız azalıyor. Ama devam diyoruz ve çalışmayı arkadaşlarımızla sürdürüyoruz. Üstün Üstündağ, bizi yeniden heyecanlandırmak için elinden geleni yapıyor. Kendi kırgınlığını bize yansıtmıyor.

1970’in ilk yıllarında, Çalışma Bakanlı’nda çalışmalar böyle başlamıştı. Günlük yazının boyutlarını da aşmamak için, burada bir nokta koyalım. İleride, beki yine devam ederiz. Şimdi, KÖLN Gar’ında, 50 yıl önce, hemşehrilerimizin işten çıkınca, bir birlerini görmeye geldikleri, tatil günleri buluşma noktaları, gelenleri karşılayıp, gidenlerle selam gönderdikleri yerdeyim.

Gelip geçiyorlar, Türk olduklarını anlıyorsunuz, konuşmasa dahi. Ama kimseyle buluşmuyorlar şimdi burada, yolcu da etmiyorlar, yolcu da karşılamıyorlar. Onlar oranın yaşamı içindeler.

Baba, oğul, Almanya ‘da işçi. Baba emekli olmuş, Berlin Duvarı’nın yıklılmasından sonra, oğul çalışmaya Berlin’e gitmiş. Epey bir zaman geçtikden sonra, babasını biraz da zorlayarak Berlin’e getirmiş. Dönerken de, babasına sormuş, baba Berlin’i nasıl buldun diye. İlk gelenlerden babanın, oğluna cevabı. “Berlin güzel oğlum. Ama, burada Almanlar çok”

________________________

KÖLN Almanya. 24 Mart 2013. ismail.bayer1@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.