Konstitüsyon Değil, Enstitüsyon!

Konstitüsyon Değil, Enstitüsyon!

0
PAYLAŞ

İzninizle bu yazıda sadece üç olay üzerinden memleket ahvâline değinip, sözü, neden öykündüğümüz ülkeler gibi olamadığımızın sırrına bağlayacağım… Haziran ayının üçüncü çeyreğinde, şahsım kadar ve ülkemin düşünce dünyasını da ifade etmek üzere Almanya’da düzenlenen bir uluslararası konferansa konuşmacı olarak gitmiştim. Organizasyonu düzenleyen kurumun temsilcileri, İstanbul’a dönüşte, masrafların tarafıma ödenmesi için biletlerimi, faturalarımı, fişlerimi kendilerine hemen iletmemi rica etmişlerdi… Ardından olanları, PTT’ye göndermek zorunda kaldığım –ve hâlâ cevap alamadığım- üçüncü (!) e-postada şöyle özetlemiş bulunuyorum…

***

“İlgili Kişiye,
Kurumunuzun Taksim şubesine, 27 Haziran 2012 günü, ertesi gün muhatabıma ulaştırılacağı yönündeki sözlü teminatı aldıktan sonra, Almanya’ya ulaştırılmak üzere bir zarf teslim ettim ve karşılığında 38 TL ödedim. Ancak aradan geçen bunca zaman boyunca, defaatle internet sitenizden kontrol etmeme rağmen zarfımın personelinizce teslim alınış tarihinden başka hiçbir bilgiye ulaşamadım. İster istemez, 444’lü servisinize başvurarak, müşteri temsilcilerinizden bilgi desteği rica etme yolunu izlemeye karar kıldım. Ancak tesadüfe bakın ki, günlerdir müşteri temsilcilerinizle konuşma imkânına bile nail olamıyorum. Bir siyaset bilimci ve gazeteci olarak, hem size hizmet bedeli olarak ödediğim 38 liradan, hem zamanında ulaştırılmadığını düşünmeye başladığım zarfımın yol açacağı yaklaşık birkaç yüz euro’luk masraftan, hem de 444’lü numaranızı onlarca kez arayıp onlarca dakikamı zayi etmeniz ve ona müstenit olarak onlarca lira daha telefon masrafının zuhur etmesinden sorumlu olduğunuzu; ve en kısa süre içinde tarafıma makul bir açıklama yapmamanız durumunda, sorunu önce bir köşe yazısı kaleme alarak kamuoyuna, hemen sonrasında da adlî müesseselere taşıyacağımı bilmenizi isterim.
Saygı sunmak isterdim ama bunu hak ettiğiniz konusunda, ne yazık ki, bazı şüpheler taşıyorum.”
***
İkinci hikâye, Temmuz ayı başlarında annemin adına gelen bir mektupla başlıyor. İstanbul Vergi Dairesi Başkanlığı’ndan Aysel Işık’a ait ‘fotokopi imzalı’ yazı devlet ciddiyetinden nasibini almamış bir müsvedde hükmünde. Zira “…kayıtlarımıza göre, vadesi geçtiği hâlde ödenmeyen borçlarınızın bulunduğu tespit edilmiş olup…” diyor ama 6 paragrafta anlatılanlar içinde mükellefe ne borcunun tarihi, ne borcunun sebebi, ne borcunun miktarı ne de borcunun mahiyeti bildiriliyor! “Ya ne var?” diyeceksiniz… Noktalama işaretlerini bile kullanamayan gayrıciddi ve şizofrenik bir uslûp ile şantajvâri bir-iki cümle… Annemi -ve onun gibi on binlerce İstanbulluyu- durduk yere şu mübarek Temmuz Ramazanında huzursuzluğa gark eden sebebi öğrenmek üzere defalarca telefon ediyoruz. Sağolsunlar, Yeditepe Vergi Dairesi, bizi Beethoven ile Mozart ile karşılıyor ve operatöre bile bağlanmayan harikulade (!) bir hizmet sunuyor. Yine telefon başında giden bizim cebimizden, bizim ömrümüzden elbette… Kalkıp Cevizlibağ mahalline intikal ediyoruz. Uzun boylu sıralar içinden geçip bir memureye soru sormak üzere selam veriyorum. Kafasını kaldırmıyor. “Merhabaaa” diyorum, duyulmak için. Yine umursanmıyorum. Üçüncüden sonra biraz daha yüksek sesle, “Hellooo!???” çekiyorum. “Do you speak English or Turkish?” Birden bire aşk ile idrak yollarındaki tıkanmadan kurtulan kadın, “Ne o hello mello… İşimiz var herhalde” diyor. Ben de kendisine Türkçe anlama konusundaki sıkıntılarına ilişkin gereken ince ayar cevabı verdikten sonra, ne hikmetse “var” olan işini bir anda unutup benim işimi yapmaya başlıyor. 21 liralık bir mahkeme masrafı borcu… Taksiye verdiği paradan daha az bir meblağ tutan borcu ödemek için oraya gelip, saatlerini harcayan insanları haklı bir isyana davet etsem de kimse gık demiyor. Önümdeki üç kişinin “On beş kuruş yok” denilerek geri çevrildiği ve zoraki bir bağışta bulunmak durumunda kaldığı vezneciye, Ben “o on beş kuruş eksikken” fırıncıdan ekmek alınamadığını ve paramın üstünü bekleyeceğimi söylüyorum. Vezneci, homurdanarak, o “olmayan” bozuk paralar içinden çıkarıp yirmi beş kuruş veriyor. “Milletin rızası olmaksızın kasanızda biriken o paraların on kuruşunu bile istemem” diye mukabil bir tafra yapıp, bu lanet okunan, sinirden kasım kasım gerilen yere, on kuruşlarını bırakıp veda ediyorum.
***
Gelelim üçüncüsüne… Açık Gazete’nin kıdemli yazarı Mahmut Şenol –ve 6 yaşındaki oğlu- ile hissedilen sıcaklığın 40 dereceye dayandığı bir Cuma günü İstanbul Üniversitesi’nin gölgelik kampusünde buluşuyor, hasbihâl ediyoruz. Muhabbetle vakit geçiyor. Onları, Beyoğlu istikametine uğurlamak üzere taksi çeviriyor ve vedalaşıyoruz. Saat iftardan hayli önce… Ben otobüse, onlar taksiye bindi derken 45 dakika sonra telefon geliyor. Mahmut Ağabey gülerek, hâlâ okula birkaç yüz metre mesafede –dolayısıyla benim otobüsümün de yakınlarında- olduklarını bildiriyor. Sebebi söylüyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İstanbul’un birçok sorunuyla birlikte trafik sorununu da çözmekle mükellef olan kurum) İstanbul’un bu tarafında trafiğin başlıca müsebbibidir, diyorum. İki şeritlik Şehzadebaşı yolunun bir şeridini, milletin vergileriyle devletin yaptığı bu yolu, milletten para toplamak için belediyenin sahiplendiğini ve adını İSPARK koyup, o yolu otopark olarak kullandırmasının trafiği felç ettiğini söylüyorum. İstanbul’un en kalabalık güzergâhı olan Fatih-Gaziosmanpaşa-Sultançiftliği hattı boyunca bu çileyi/eziyeti her gün yaşayan milyonlarca insanın buna sessiz kalmasına şaşmıyoruz… Üstelik bu eziyetle/zulümle toplanan paranın sırf Başbakan Erdoğan’ın mahallelisi mutlu olsun, Erdoğan mahallesine sahip çıkıyor denilsin diye Kasımpaşaspor’un futbolcularına yüz binlerce dolar olarak aktarıldığını, diğer bir kısmının da İBB’nin futbolcu transferlerine kaynak oluşturduğunu birçok kimse gibi ben de, biz de bilmekteyken, yollarda kalan insanların tahammül katsayısı giderek azalıyor… Bu da yetmezmiş gibi, yaya veya değil tüm diğer yolcuların –binlerce kişinin- hakkını yol, yol kenarı ve kaldırımda gasp etmesine rağmen hiçbir trafik polisinin müdahale etmediği Büyükşehir Belediyesi’nin Albayrak hanedanına ait onlarca servis aracının yarattığı “kaos” bizleri bekliyor. Uzatmayayım… Neticede, yürüyerek 1 saatte gidebildiğim evime, belediye otobüsüyle 55 dakikada varmam mümkün olurken, çok değil bir buçuk ay öncesinde Almanya’da toplu taşıma ile 55 dakikada Frankfurt’tan Mannheim’a gidebildiğim günü hatırlıyorum. Mahmut Şenol ise, Beyoğlu’ndaki muhataplarına verdiği sözü tutamıyor ve gideceği yere zamanında yetişemiyor…
***
Sadede geleyim efendim. Memleketimiz, seçmen oylarının temsil oranı %95’e dayanmış bir Meclis’ten, bir yılı aşkın bir süredir yeni anayasa yapmalarını bekliyor. Ancak bunu bugünden yüz kırk yıla yakın bir zaman evvel büyük büyük dedelerimizin de Osmanlı Sarayı ve Midhat Paşa’nın etrafındaki devletlûlardan istediğini unutmayalım. O demler, anayasa komisyonu (Heyet-i Mahsusa) tıpkı bugünküler gibi, toplantılarda hararetle ve çoğu zaman boşa tartışırken, İbrahim Edhem Paşa, denilmesi gerekeni çok güzel ifade etmiştir: “Efendiler, bize konstitüsyon (anayasa) değil, enstitüsyon (yasalara uyan kurumlar) lâzımdır!” Biliyorum ki, hemen her gün, yukarıda anlattığım asap bozucu şeyleri milyonlarca vatandaşımız yaşıyor. Bu yüzden yeri gelmişken derdimi umuma açmak vasıtasıyla, “normal insanlar diyarı” olabilmek için bize asıl lâzım olanın konstitüsyon değil enstitüsyon –ve elbette ona uygun ölçüde insan kaynağı- olduğunu söylemek isterim…

BİR CEVAP BIRAK

four × one =