Konuşmak

PAYLAŞ

M.Ö. VI. yüzyılda Thales çok konuşmanın akıllılık belirtisi olmadığını söylüyordu. Thales’den sonra aynı sözü biraz değişik biçimlerde de olsa birçok kişi söyledi. Çok konuşanlardan yakınanların sayısı yüzyıllardır azalmadığına göre insanların çok konuşma eğilimlerinde pek bir değişiklik olmadı. Çok konuşanlardan yakınanların arasında da çok konuşma hastalığına yakalanmış birileri var, biliyorum.

Nerede konuşmak nerede susmak gerektiğini bilenlerin sayısı çok az olmalı. Sophokles bir trajedisinde çok konuşmakla yerinde konuşmanın aynı şey olmadığını söyler. Sorun elbette az konuşmak sorunu olmaktan çok yerinde konuşmak sorunudur. Kafa ipini kopardığı zaman ağız makine gibi işler ve giderek ipe sapa gelmez sözler üretmeye başlar. İnsanı davranışlarından tanırız, en başta da sözlerinden tanırız. Söz insanın içini gösterir. Tanımak istediğimiz kişiyi konuşturmalıyız. Ancak burada ince bir nokta var: insanoğlu içini göstermemeyi kafasına koyduysa ona göre konuşacaktır. Kendini gizlemeyi becerebilen insanların sayısı bana sorarsanız hiç de az değildir. Her insan az da olsa aklına güvenir, bu yüzden fırsatını buldu mu biraz da kendini göstermek hevesiyle çeneyi çalıştırmaya başlar, bu arada koşullar neyi gerektiriyorsa ona göre konuşur. Konuşurken ne kadar gizlesek kendimizi gene de açık vermekten geri kalmayız.

Cervantes “Konuşmadan düşünmek desteksiz atmaktır” der. Bu desteksiz atmak sözü bilirsiniz bizde de çok kullanılır. Birçok dilde buna benzer bir deyim vardır belki. İleri geri konuşmayı en çok neye benzetebiliriz diyene yanıtımız desteksiz atmaya benzetebiliriz olacaktır. Çok konuşmak kafa ütülemektir. Bir saat hiç durmadan konuşan birinin elinden kurtulduğunuzda kendinizi sıkılmış limon gibi duyarsınız. Pekçok insan akşam oldu mu evine dedikodu yorgunu olarak döner. Durmadan konuşmanın en verimli yolu dedikodu yapmaktır. Bir süre siyaset konuştunuz diyelim, bir süre de artan fiyatlardan sözettiniz, daha sonra bir yarım saat kadar spor üzerinde görüşler ürettiniz, evet ama burada iki saat daha oturmayı düşünüyorsunuz. Durmadan konuşulacak konu aramaktansa ve o konulara az da olsa kafa yormaktansa dedikoduya dalmak en güzelidir. Dedikodunun hoş bir yanı da başkalarının yetersizliklerini ya da kötülüklerini ortaya koyarken kendimizi üste çıkarmaktır.

Kumarda para kaybetmiş olan bir arkadaşımızı çekiştirirken şişkin cüzdanınızın bizi biraz daha ısıtmakta olduğunu sezeriz. Atalarımız “Eğri oturalım doğru konuşalım” derken sözün değerine parmak basmak istemişlerdir. Ben atalarımızın yerinde olsaydım “Doğru oturalım doğru konuşalım” derdim. Neden derseniz doğru konuşmak da doğru oturmak da bir terbiye sorunudur. Eğri oturanın doğru konuşabileceğine inanabilir misiniz? Düşünün, adam yayılmış sedire, bir ayağını altına almış bir ayağını da size doğru uzatmış ardı ardına doğrular söylüyor.

Gırtlak dokuz boğumdur derler. İnsan neyi söyleyip neyi söylememesi gerektiğini önceden iyice tasarlamalıdır. Ağızdan çıkan sözü geri getirebilecek bir güç yoktur. Öyle bir şey söyleyiveririz ki söz ağzımızdan çıkar çıkmaz pişmanlık gelip içimize çörekleniverir. Ondan sonra uğraş ki sözün açtığı yarayı onarasın. Yaydan çıkan ok geriye döner mi? Ancak sözü doğru ve yerinde söylemek adına kendimizi o kadar da sıkmak da gerekmiyor bence. Bu yazının başından beri bir görgü uzmanı gibi konuştuğuma bakmayın, ben eşeklik etmemek koşuluyla insanın biraz da rahat olmasından yanayım. Ne yapalım yani dedimse dedim rahatlığından sözediyor değilim. Ama insanlar garip bir resmilik içinde tam bir yapaylıkla konuşmaya başladıklarında deliye dönüyorum.

Bilim adamı diye bilinen kişiler zaman zaman görüşlerini eleştirdiğim için bana gücendiler. Hiç aldırmadım. Beyimiz sallabaş arıyor kendisine. Bize gitmez bu tür yakınlıklar. Gene de dostlarım insan konuşurken dikkat etmeli, konuşmanın müziğine ve şiirine kapılıp onun bunun gönlünü kırmamalı. Bedenin yaraları iz bırakarak da olsa kapanıyor ama sözün açtığı yaralar her şey unutuldu sandığımız anda bile inceden inceye kendini duyuruyor. Belki de konuşmaktan çok iş yapmaya ağırlık vermeliyiz. Dikkat edin, çok konuşanlar gerçekte eylem kaçkını kimselerdir: onlar görüş üretirler ama iş üretmezler. Yapmadıkları yapamadıkları beceremedikleri işlerde bile size bol bol yol göstereceklerdir.

Çocuklarımıza ve öğrencilerimize öğreteceğimiz kurallardan biri de çok düşünmek az konuşmak olmalıydı. Ne yaptığını ve ne yapması gerektiğini bilen yetkin insanlar yetiştirmemiz gerekiyordu. Verdiğimiz eğitim bunun için yeterli miydi? Buna evet diyebilmek kolay değil.

CEVAP VER