Korkuyu ve acıyı yenmek

Korkuyu ve acıyı yenmek

0
PAYLAŞ

Dostoyevski’nin Cinler ya da Ecinniler romanının bir kahramanı Stoa’cı bir anlayışla korkuyu, özellikle ölüm korkusunu tartışır. Ona göre bizim ölüm ve acılar karşısındaki tedirginliklerimiz yaşamın anlamını değiştiriyor. İnsanoğlu ancak yaşamakla ölmek arasında bir ayrım görmemeyi başarabileceği zaman özgür olabilecektir. Öyleyse herkes bu olgunluğa erişmeyi amaç edinmelidir. Pekiyi, insan bu olgunluğa varmadı mı? Ne gezer! Bugünün insanı geleceğin mutlu ve onurlu insanına hiç benzemiyor. Yeni insan ya da geleceğin insanı ölümle yaşamı aynı şey saymayı bilecektir. Bunun bir anlamı da acıyı ve korkuyu yenmiş olmaktır. Bu da bir çeşit tanrı olmak anlamına gelir. O zaman insan yepyeni bir insan olacaktır, insan için her şey yepyeni olacaktır. O zaman tarihi iki ayrı evrede ele almak gerekecektir, eski insanın tarihini yeni insanın tarihinden ayırmak gerekecektir. Her şey değişecek, dünya baştan sona değişecek, düşünceler ve duygular kökten değişecektir.

Benzer duygulara Çehov’un yapıtlarında da raslarız. Biri, Dostoyevski, adı gericiye çıkmış bir yazardır; öbürü, Çehov, devrimcilikle ilişkisi olmayan bir ilericidir, kimilerine göre de gericidir. Geleceğin mutlu insanını özleyenler yalnız onlar olmadılar, birçok yazarın ya da yazar adına yaraşır tüm yazarların gelecekteki yetkin ve dolayısıyla mutlu insanı özlediğini, bu özlemi yapıtlarında ve hatta yaşamlarında açık ya da örtülü bir biçimde dile getirdiğini biliyoruz. Gelecek insana ya da daha ölçülü anlamda gelecek kuşaklara adanma fikri Kant’ın gelişim fikrini duyuran usçu felsefesinde de kendini gösterir. Çünkü filozof gelişimin bireylerin yaşamında değil de türün yaşamında belirginleştiğini söyler. O, insanın canavarlıklarını açık açık gerçekleştirebildiği uluslar alanına bir engel koyabilmek için bir uluslar topluluğu tasarısı geliştirdi. Biraz sonra Auguste Comte da bir “insanlık dini” çerçevesinde kendini insana adamış özgeci insanın gelişini pek açık bir biçimde bildirdi bize. O sıra Nietzsche birçok yazarın yapıtlarında dile getirilmiş olan yetkinleşmiş insan fikrini “Üstinsan” kavramında somutlaştırdı. Bu “Üstinsan”a ulaşmak için bugünkü “üstün insan”ın olanaklarından yararlanmamız gerekiyordu.

Yeni toplumsal ve kişilikli birey ülküsünün kökü Stoa’dadır. Stoa filozofları kendi için yaşayan ama düzgün bir yaşam süren insandan bir başka insana, bütün bir insanlıktan sorumlu olan insana geçiş yolunu açtılar. Fransız Devrimi’nin amaçları ve dilekleri onların çizdiği bu şimdisiyle ve geleceğiyle bütün dünyaya yönelen adanmış insan taslağının üzerine temellenmiştir. Bir başka deyişle, çağımızın insanı başkaları için yaşayan birey düşüncesinin özünü Eskiçağ’ın bu yerine göre savaşmayı yerine göre katlanmayı bilen bilgelerinin görüşlerinden türetmiştir. Stoa’nın insana doğaya uygun yaşamayı öneren usçu, heptanrıcı ve belirlenimci felsefesi bu çerçevede tam anlamında katışıklarından arınmış insanı önerirken elbet ister istemez bir “yeni dünya” tasarısı geliştirmiş oluyordu. Tam anlamında ussal bir düzen içinde bulunan evren fizik dünyanın ta kendisidir, ondan başka bir şey değildir. Fizik dünyada raslantısallığa, insan dünyasında gelişigüzelliğe yer yoktur. Usunun kaynağını doğada bulan insan doğanın buyruklarını izlediği sürece bilge olmak koşullarını gerçekleştirmiş olacaktır. Stoa’nın ünlü imparator filozofu Marcus Aurelius şöyle diyordu: “Ey dünya, sana uygun düşen bana da uygun düşüyor.”

Dostoyevski’nin kahramanı ilginç bir soru sorar karşısındaki kişiye. Büyük bir ev kadar bir taş başınızın üstünde asılı duruyor. Bu taş birden düşüp sizi ezse acı duyar mısınız? Ama biz o taşın altında kaldığımız sürece tedirginizdir. Acı çekme korkusu bütün ruhumuza yayılmış durumdadır. Herkes yaşar bu korkuyu. Herkes acı çekmeyeceğini bile bile acı çekmekten korkar. Marcus Aurelius şöyle diyordu: “Dış bir nesne sana acı verdiğinde gerçekte sana acı veren o dış nesne değildir, senin onunla ilgili yargındır.” İnsanın daha da insanlaşması ya da en yetkin biçimde insanlaşması fikri elbet bir gün gerçek olacak. Bugünün insanı yarının insanını acılarından doğuracak. Evet, daha çok acı çekeceğiz. Yetkin varlıkla biyolojik ya da içgüdüsel varlık arasında bir yerde bulunan bugünün insanı acı çekme ve acı çektirme yolunda yaşamını sürdürüp gidiyor. Yarım akılla dünyaya yerleşmiş olan bugünün insanı bol bol yiyip içmek, bol bol cinsel ilişkide bulunmak, bol bol mal mülk edinmek, ünler ve unvanlarla birlikte zenginlikler elde etmek için canını dişine takmış görünüyor. Mutsuzluğu zorunlu bir yaşam koşulu gibi sürdürecek bireyler getiriyor dünyaya. Bu böyle sürüp gidecek, geleceğin yetkin insanına ulaşıncaya kadar.

BİR CEVAP BIRAK