KORONA GÜNLERİNDE OTORİTER SİYASET VE PİYASACILIK

Bir yandan Tekalif-i Milliye Emirleri tek tek okunarak ülkenin adeta bir Kurtuluş Savaşı vermekte olduğu, yani bir savaş hali içinde olduğu algısı yaratılıyor, diğer taraftan hem Korona salgınının kendi, hem de ardından gelen büyük ekonomik kriz ve yıkımla mücadele, büyük sermayenin ve piyasaların talepleri doğrultusunda (devletin de desteğiyle) “bırakınız yapsınlarcı piyasa ekonomisine” (1) terk ediliyor.

MİLİTARİST DİL 

Sadece Türkiye’de değil, Dünyadaki bazı diğer ülkelerde de siyasal iktidarlar Koronavirüs salgınıyla mücadele sırasında özellikle militarist bir dili, savaş dilini ve söylemini kullanıyorlar. 

Büyük medyada da “virüsle savaşıyoruz”, “virüs tüm dünyayı işgal etti”, “vücudumuzun virüse karşı savunma mekanizması” ve  “ekonomik istikrar kalkanı” gibi savaş dönemlerini çağrıştıran sözcükler ve ifadeler sıklıkla yer alıyor. 

Böyle bir dil ya da söylem politik alanda, militarizmi güçlendirmeyi ve toplumsal dayanışmayı etkisiz kılmayı amaçlıyor.  Çünkü bu dil hem merkeziyetçi devlet yapısını, hem de militarist hiyerarşiyi güçlendirmeye yarayan çağrışımları içeriyor. Ayrıca iktidarların hem o ana kadarki militarist tutumlarını meşrulaştırmaya,  hem de bundan sonrasında atacakları aynı yöndeki adımlar için toplumu hazırlamaya hizmet ediyor. Böylece insanların özgürlüklerinden kolayca vazgeçebilmelerini istiyorlar.(2)

OTORİTERLEŞME YÖNELİMİ ARTTI

Sorun sadece kullanılan dil ile sınırlı da değil çünkü Koronavirüs ile birlikte otoriterleşmeye yönelim de arttı. Geçtiğimiz bir ay içinde 10’dan fazla ülkedeki parlamentoların faaliyetleri geçici ya da tamamen durduruldu. Bazı rejimler insan haklarını ve özgürlüklerini baskılamak için salgını bir fırsat olarak kullanıyorlar.

Örnek olarak; Macaristan devlet başkanına, ülkeyi kanun hükmündeki kararnamelerle yönetme yetkisi verildi. Bu durum devlet başkanı eliyle yapılmış bir Koronavirüs darbesi olarak nitelendiriliyor. Yolsuzluklarla suçlanan İsrail başbakanı virüsle beraber tüm mahkemelerin faaliyetlerine ara vererek (geçici de olsa), bu suçlamalardan ötürü yargılanmaktan kurtuldu. Filipinler devlet başkanı ise sıkıyönetim dönemini aratmayacak yetkilere sahip oldu. Daha kötüsü sadece otoriter rejimler değil, demokrasi olarak nitelendirilen birçok ülkede de güvenlikçi gözetleme ve polisin sert davranışları alarm veriyor. Bu gelişmelerin sonucunda dünyada 500 milyondan fazla insan temsil edilmez bir konuma düşerken, 1,7 milyar insan çok kısıtlı olarak temsil edilebiliyor. (3)

NEO-LİBERALİZM ÇÖKÜYOR 

Artık neo-liberalizmin (başta ideolojisi olmak üzere) gözden düştüğü, hatta çöküş sürecine girdiği ileri sürülüyor. Çünkü küresel kapitalizm son ekonomik krizi olan 2008 Büyük Resesyonundan çıkamadan, çok daha derin bir ekonomi krize doğru hızla sürükleniyor. 

Öyle ki uluslar arası raporlara göre, başta Merkez Ekonomiler olmak üzere dünyanın birçok ekonomisinde faaliyetler en az üç ay boyunca yarı yarıya azalacak.  Üretim, tüketim, ticaret ve yatırım faaliyetleri belirgin bir biçimde düşerken ulusal hâsıla ortalama yüzde 20 oranında küçülecek. 

Virüse karşı aşının bulunmasıyla ilgili henüz bir olumlu gelişmenin olmadığı bir süreçte, bu gelişmeler özel yatırım ve tüketim harcamalarının ciddi olarak azalmasıyla sonuçlanırken, devletler açısından vergi gelirleri düşecek, bütçe açıkları ve borçlanmalar artacak. Bunların topluma yansıması ise kemer sıkma politikaları biçiminde olacak. 

Korona virüsün ekonomik etkileri kontrol altına alınsa dahi, borç stoklarıyla ilgili sorunlar devam edecek. Özellikle de Asya’nın Yükselen Ekonomilerinde olmak üzere azgelişmiş ülkelerde bu sorunlar ciddi boyutlarda olacak. Borç stoklarının milli hasılaya oranının ortalama yüzde 200’e eriştiği ve bu borçların üçte ikisinin finans dışı özel şirketlere ait olduğu gerçeği dikkate alındığında, bu ülkeleri uzak olmayan bir zamanda bu borçlardan kaynaklanan bir finansal kriz bekliyor. (4)

Koronavirüsün etkileri özellikle gelir bölüşümü adaletsizliğinin çok yüksek olduğu ülkelerde çok daha sert yaşanacak. Çünkü buralarda sosyal koruma ve sağlık alt yapısı son derece yetersiz. Bu da en zayıf durumdaki kesimleri en riske açık hale getiriyor. Yetersiz hijyen, içme suyu imkanları, sağlık alt yapısı ve sistemleri hepsi bir araya gelince, salgınla birlikte mevcut eşitsizlikler daha da artacak.

İlave olarak, iklim ve gıda krizi-açlık riski  insanlığın başında “Demokles’in kılıcı” gibi sallanırken, Koronavirüsle ortaya çıkan biyolojik kriz karşısında kapitalist devletler tam bir çaresizlik örneği sergiliyorlar. Bu devletler insanlara, bir yandan doğayı kâr ve rant için tahrip etmenin, diğer yandan sağlık hizmetlerini kâr için özelleştirmenin bedelini hayatlarıyla ödettiriyorlar.

“ESKİ ÖLÜYOR, YENİ HENÜZ DOĞABİLMİŞ DEĞİL”

 Gramsci’nin dediği gibi: “Eski ölüyor ama yenisi de henüz doğabilmiş değil.  Bu ara dönemde bu ölümün çok değişik semptomları kendini gösterir”. (5)

Bu sözü bugüne uyarlarsak, bu semptomlar arasında, hepimizin birlikte yaşadığı bazılarını görebiliriz: Sosyal izolasyonlarla-karantinalarla, sokağa çıkma yasaklarıyla neredeyse tüm dünya bir açık cezaevine dönüşmeye başladı. İtalya, ABD ve İngiltere’de görüldüğü gibi günlük binleri aşan ölümlerle kentler adeta birer ölüm kampına dönüşüyor. Başta sağlık emekçileri olmak üzere, işçiler üretime devam ettirilerek birer kurbanlık koyun gibi salgınla mücadelenin en ön saflarında (yeterli koruma önlemi de alınmaksızın) istihdam ediliyorlar. 

Süreci yönetemeyen otoriter, neo-liberal yönetimlerse, salgınla ilgili olarak beceriksizliklerini gizleyebilmek için bir yandan başka ülkeleri hedef gösterme şeklinde sahte düşmanlar yaratıyorlar, diğer yandan topluma yalan söylemeyi sürdürüyorlar. Aynı zamanda da fırsatçı davranarak hem kamu kaynaklarını temsil ettikleri sınıfların yararına kullanmayı sürdürüyorlar, hem de emek sömürüsünü daha da artırmayı hedefleyen yeni kararlar almaktan çekinmiyorlar.

NEO-LİBERAL SALDIRGANLIK TAM GAZ SÜRÜYOR

“Sürü bağışıklığı” adı altında insanların sokaklara çıkmasının adeta teşvik edilmesi, “üretime ara verilmemesi”,  evlerde, işyerlerinde yeterli önlem alınmamışken “herkesin kendi OHAL’ini yaratmasının” istenmesi, yarıya düşürülmüş ücretlerle “ücretli izin” adı altında işçilerin sefalete itilmesi, bazı fuar mekanlarının hızlıca ve düşük maliyetlerle hastanelerine dönüştürülme imkanı varken, yeni kamu hastanelerinin özel yüklenici firmalara yaptırılmak istenmesi, köprü ve oto yollar için yapılmakta olan ödemelerin ertelenmemesi  ve bunun gibi bir çok karar Korona günlerinde de büyük sermaye gruplarının ve piyasaların çıkarlarının açıktan kollandığını gösteriyor.

Çelişkili gibi görünen bu durum aslında çelişkili değil. Çünkü özellikle de neo-liberal çağda artık devlet ile piyasaları birbirinden kalın çizgilerle ayırabilmek mümkün değil. Uygulamada devletçi (hatta halk yararına) gibi gözüken birçok politika ve bu yönde alınan önlem piyasaların, büyük ve yandaş sermaye gruplarının ve onların adına hareket eden siyasal iktidarların işine yarıyor.

SERVET VERGİSİ YERİNE BAĞIŞ 

Örnek verelim: Korona ile mücadelede kamu harcamalarının belirgin olarak artması bekleniyor. Bu artışı karşılayacak geliri temin edebilmek için, şu ana kadar bu topraklarda ve bu ülke emekçilerinin sırtından elde ettikleri servetlerle dünyadaki dolar milyarderleri arasına giren büyük sermayedarlardan ve servet zenginlerinden bir kereliğine de olsa bir servet vergisi almak yerine, halktan (adeta bir tür zorunlu) bağış toplanmaya çalışılıyor. Böylece salgın ile mücadele halkın sırtına yüklenmiş oluyor.

Ya da 4857 sayılı İş Kanununa eklenen Geçici Madde 10 ile (sözüm ona) işten çıkartmalar üç ay süre ile yasaklanırken,  gerçekte 4447 sayılı İşsizlik Sigortası Kanunu’na eklenen Geçici Madde 24 ile ücretsiz izin uygulaması yasallaştırılıyor, ücretsiz izne çıkartılan işçiler günde 39,24 lira gibi (asgari ücretin yarısı) komik bir ücretle açlığa mahkûm ediliyor.

Bu ücret düzeyinin Korona salgını bitip normal üretime geçildiğinde işverenler tarafından ücret görüşmelerinde baz alınacağına kuşku yok. İşin diğer bir adaletsiz yanı ise, bu düşürülmüş ücretlerin işçilerden toplanan primlerden oluşturulan İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödenecek olması. 

Böylece işverenler bir taşla iki kuş vururken, hükümet de kısa çalışma desteği gibi göreli olarak daha maliyetli bir işten kendini kurtarmış oluyor. Bu durum işverenlerin becerikliliği mi, sarı sendikaların marifeti mi, muhalefetin beceriksizliği mi ya da devlet-sermaye simbiyotik işbirliğinin bir sonucu mu, kararı siz verin.

NEO-LİBERAL PİYASACILIĞIN FATURASI AĞIR

Neo-liberalizmin onlarca yıldır topluma ödettiği fatura çok ağır. Bunlara şimdi hem Koronavirüsün neden olduğu sağlık faturası, hem de çok yakında ekonomik alanda ve nihayetinde toplumsal alanda ortaya çıkacak olan faturalar da eklenecek.

Salgınla ilgili uluslar arası veriler incelendiğinde, hangi ülkelerin göreli olarak daha başarılı ya da başarısız olduğu da ortaya çıkıyor. Öyle ki toplumun sağlığını piyasalara ve piyasacı neo-liberal ve neo-muhafazakâr otoriter yönetimlere bırakmış İngiltere ve ABD gibi ülkelerde salgının hızlı tırmanışı sürerken, salgına karşı daha hızlı, planlı ve devletçi önemler alan Çin ve Güney Kore gibi ülkelerde vaka ve ölüm sayısı hızla inişe geçti. Bu iki ülke salgını piyasalara bırakmadı ve bunu bir devlet sorumluluğu olarak görüp önlemler aldı. Çin, salgını deyim yerindeyse hapsederken, Güney Kore daha büyümeden önledi.

Türkiye ise ilk tanının konulduğu günden itibaren geçen dört hafta sonunda toplam 30,217 vaka ve son bir günde yaşanan 3,000’den fazla vaka sayısı ile (resmi) dünyada tanı koyulmuş vaka sayısının artış hızında ilk sıraya oturdu.(6) 

Skandal sokağa çıkma yasağı kararının sonucu olarak vaka ve ölüm sayısının ne kadar artacağı ise en geç 14 gün sonra görülecek. Bu skandalın ardından gelen istifa kararının kabul edilmemesi ise, ülkede güvenlikçi politikaların halk sağlığı da dahil, her şeyin üstünde tutulduğunu bir kez daha gösterdi.

Diğer yandan Türkiye’deki sağlık örgütlerinin yöneticileri tarafından resmi verilerin gerçek vaka ve insani kayıp sayısının çok altında olduğu ileri sürülüyor. Buna göre: “Türkiye’de açıklanan hasta sayısı pozitif test sonuçları üzerinden açıklanmaktadır. Oysaki alanda Covid-19 hastalığı tedavisi alan ancak ya test sonucu belli olmayan ya da test sonucu negatif geldiği halde tedavi edilen hastaların çok fazla olduğunu biliyoruz. Örneğin test yapılmamış veya test sonucu negatif gelmiş, ancak yüksek ateş, öksürük ve radyolojik olarak bilgisayar tomografisinde hastalık lehine bulguları olan birçok hastanın var olduğunu biliyoruz.” (7)

Dünya Sağlık Örgütü tarafından, “salgın ile mücadelede en başarılı ülkeler arasında sayıldığımız” bilgisinin nesnelliği ise, başta ABD olmak üzere bazı ülkelerin bu örgüte yönelttiği ve yanlış bilgi verdiği, pandemiyi zamanında ilan etmediği yönündeki sert eleştiriler ve ABD’nin bu örgüte mali yardımı kesme tehdidi ile tartışmalı bir hale dönüşüyor. (8) 

Bu ülkelerin hepsi (Türkiye dâhil) Korona virüsü sonrasında dahi neo-liberalizme sadık bir biçimde “bırakınız yapsınlarcı” piyasacılığı sürdürdüler. ABD ve İngiltere,  “sürü bağışıklığı” teorisine sığınarak önlem almadı ve bugün bu ülkelerde (resmi verilere göre) günde sırasıyla: 2,000 ve 1,000 insan salgın yüzünden hayatını kaybediyor. 

MİLİTARİST DİL- PİYASACI YÖNTEM BİRLİKTELİĞİ

ABD İkinci Dünya Savaşı sırasında yaptığı gibi (otomobil fabrikaları tank ve askeri uçak fabrikalarına dönüştürülmüştü) pandemi sonrasında özel şirketlere talimat verip, mevcut üretim çizgilerini değiştirerek medikal malzemeleri üretmesini sağlayabilirdi. Bunu yapmadı (salgınla mücadelede militarist bir dil kullanmayı seçerken),  özel sektörün, piyasaların gönüllü olarak bunları üretmesini bekledi.

Üstelik (OECD verilerine göre), toplam (kamu ve özel) sağlık harcamalarının GSYH içindeki payı açısından ABD’deki sağlık harcamaları Güney Kore’nin iki katından fazla. Bu pay ilkinde yüzde 17, ikincisinde yüzde 8. İngiltere yüzde 10, İtalya ve İspanya yüzde 8. (9)

Böyle bir farka rağmen ABD’nin çok vahim durumda olmasının nedeni sağlık sektörünün tam anlamıyla metalaştırılmış ve özelleştirilmiş ve halk sağlığının büyük ilaç, özel medikal ve sigorta şirketlerine teslim edilmiş olması. Bunca kaynağın çok büyük bir kısmı (ABD sağlık sisteminin yapılanması gereği) kâr olarak bu kesimlere gidiyor, geriye halk sağlığına çok az kaynak kalıyor. Bu da bu dünya devinin sağlık alt yapısının (yapılan bunca harcamaya rağmen) bu denli çürük kalmasıyla sonuçlanıyor.

İngiltere’nin başarısızlığı ise Thatcher’ın 40 yıl önce “toplum diye bir şey yoktur” sözünün içi boş bir söz ve Ulusal Sağlık Sisteminin (NHS) bu doğrultuda çökertilmesinin tarihsel bir hata olduğunu gösteriyor. 

KAYIPLAR AZALTILABİLİRDİ

Oysa eğer Koronavirüs ortaya çıktığında sağlık sistemleri açısından bu ülkeler hazır olsalardı,  bu çapta bir insani kayıp yaşanmaz, büyük çapta karantinalara ve zorunlu evde kalmalara da gerek kalmazdı. Dolayısıyla da 1930 Büyük Depresyonu sırasında görülen hâsıla ve istihdam kayıpları gibi kayıplar yaşanmazdı.

Üstelik Koronavirüs bilinmeyen bir şey değildi. 2018 yılının başlarında Dünya Sağlık Örgütü’nün bir toplantısında bir grup uzman “Virüs X” adını verdikleri bir virüsün varlığından söz etmişler ve bunun hayvanlardan kaynaklandığını, ancak henüz insanlara geçmediğini ileri sürerek uyarılarda bulunmuşlardı. Ayrıca geçen yıl Eylül ayında yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporu gezegende 80 milyonu öldürebilecek güçte bir pandemi riskinden söz ediyor ve liderlere önlem almaları için uyarılarda bulunuyordu. (10)

Neo-liberal iktidarlar hem bu iddiaları ciddiye almadılar, hem de bu salgından korunmak için alınması gerekli (ilaç, tıbbi malzeme, test araçları, yatak, solunum cihazı gibi maddelerin üretimi ve stoklanması gibi) önlemlerin çok pahalı ve gereksiz olduğunu düşündüler. Dahası, salgınlar konusunda yapılmakta olan bilimsel araştırmalara ayrılan fonları da kıstılar.

Oysa hükümetler herkese virüs testi uygulayabilecek durumda olsalardı,  koruyucu ekipman tedarik etselerdi, testler yapmak için büyük bir sağlıkçı kitlesi oluştursalardı, izlemeleri yapsalardı, enfekte olanları izole etselerdi karantinaya gerek kalmazdı. Hastalar ve yaşlılar evde kalır,  kalanlarınsa işlerine gitmeleri kolaylaşırdı. İzlanda, Güney Kore ve Tayvan gibi sağlam bir sağlık alt yapısı olan ülkeler bunu başardılar. Özelleştirilmiş sağlık sistemlerine sahip olanlarsa bu konuda başarısız oldular. (11)

Kısaca kapitalist sistemde kaderimiz sağlık, ekonomi, ekoloji, gıda temini anlamında da, piyasaların kâr yaratma gayretine ve sermayedarların insafına bırakılmış durumda. 

Böyle bir bakış açısı altında insanlara ya Teksas Valisinin tanımladığı gibi  “ekonominin ayakta kalabilmesi için kendilerini feda etmeye hazır yurttaşlar” (12)  olmak ya da bizdeki gibi “Korona Şehitleri” olarak anılmak düşüyor.

Oysa piyasaların böyle salgınlar karşısında yapabilecekleri bir şey yok zira bu yapılar salgınların olmadığı bir dünyaya göre tasarlanmış yapılar. Salgınları popüler deyimle “fiyatlamak”, ya da vergiler koyarak içselleştirmek mümkün değil. Çünkü bunlar her hangi bir dışsallıktan çok farklı. (13)

GELECEĞE OLAN UMUDUMUZU YİTİRMEMELİYİZ

Bu salgın yiten, yitip gidecek olanlar hayatlara, çok ciddi ekonomik zorluklara, devasa işsizliğe, kısaca hayatımızın büsbütün alt üst olmasına neden olabilir. Bu anlamda da tarihte görülmüş en büyük trajedilerden biri olarak da nitelendiriliyor.

Ancak aynı zamanda bu salgın, kapitalizmin, serbest piyasaların kâr ve rant hırsının ne tür felaketlere neden olabileceğini de bizlere gösterdi. Öyle ki sağlık ve eğitim gibi ortaklaşa kullandığımız hizmetlerin piyasalaştırılıp ortadan kaldırılmasının, işçileri sendikasızlaştırmanın ve güvencesizleştirmenin, sermaye ve serveti büyütürken toplumu nasıl çökerttiğini, böylece uzun dönemde ekonomik büyümeyi de riske attığını gözler önüne serdi. 

Böylece bu salgın bizim için bu sistemi sorgulamak ve her alanda radikal reformlar yapmaktan başlayarak, sonuçta kapitalist sistemi bütünüyle değiştirmek için haklı gerekçeler oluşturuyor, bu bağlamda çok önemli tarihsel bir fırsatı da önümüze koyuyor. 

Bu bağlamda, salgınla beraber eleştirilerimiz hükümetlerle, sağlık sistemleriyle sınırlı kalmamalı, doğrudan kapitalizme yönelik olmalı. Çünkü virüsler doğanın bir gerçeği ve gelecekte de görülecekler. Bizim yapmamız gereken şey onlara karşı hazırlıklı olmak, bunun için de sağlam bir sağlık alt yapısı olan bir üretim ve bölüşüm sistemi kurmak. (14)

Umalım ki 20. yüzyılın başlarında yaşanan Birinci Dünya Savaşı aynı zamanda nasıl sosyal devrimler çağının da önünü açtıysa, yüzyıl sonrasında ortaya çıkan bu salgın ve ardından gelen tarihi ekonomik ve sosyal kriz de yeni bir sosyal devrimler çağının gelişini müjdelesin.

İnsanlık var olduğu sürece umut da var olacaktır. 19. Yüzyılda Marx’ın dediği gibi: “Tarihte insanlık hiçbir zaman çözemeyeceği sorunları gündemine almadı. Bir sorun ortaya çıktığında, eş anlı olarak çözümleri de tomurcuklanmaya başlar”. (15)

Bu sefer de çözümün adresi öznenin özünü (üretimde kalmaları ısrar edilen bu anlamda da patronsuz olur ama işçisiz olmaz denilen) işçi sınıfı ve ezilen dünya halkları olacaktır. 

Üstelik bu kez sadece dünyada nüfusu üç milyarı bulan işçi sınıfından değil,  kadınlardan gençlere, ezilen kimlik ve inançlardan ezilen uluslara, ekolojistlerden hayvan severlere, kısaca salgının da, ekonomik krizin de en sert vurmakta olduğu büyük çoğunluk sahneye çıkacaktır.

________________

DİP NOTLAR:

 

  • “laissez-faire, laissez-passer” (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler),  18.Yüzyılda ortaya atılmış ve günümüzde de sermaye çevreleri tarafından savunulan, devletin özel mülkiyeti korumak dışında piyasalara müdahale etmemesi gerektiğine bir burjuva ideolojinin ana sloganı. 

 

Alexandre Christoyannopoulos, “Stop calling coronavirus pandemic a ‘war’, https://theconversation.com (8 April 2020).

 

 

 

  • Michael Roberts, “Lives or livelihoods?”, https://thenextrecession.wordpress.com (6 April 2020).
  • Agm.

 

 

 

 

 

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.