Kötünün iyisi

Bilindiği üzere, siyaset bilimi alanında burjuva demokrasisi kötünün iyisi olarak nitelenir. Antik Yunan’da, her ne kadar sistemin adı demokrasi olarak biliniyor idi ise de, hatta Atina demokrasinin beşiği olarak anılırsa da, yönetimde kölelerin hiçbir hakkı yoktu. Buna karşın, yöneticilerin faziletli bilge kişilerden oluşması koşulu sisteme ruh katmış olmalı. Günümüze geldiğimizde açık ya da gizli burjuvazinin despotça sürdürdüğü demokrasi uygulamasında ne bilgelik kalmış ne de fazilet. Kapitalizmin ve varsıllığın böylesine arsızca öne çıktığı günümüz koşullarında artık tevazua da yer yok, fazilete de! Hal böyle olunca, siyasilerden hal, dil ve tavır olarak ne bekleyebiliriz ki!

Öyle iddia edilir ki, günümüz koşullarında geçmişin fazilet ve bilgeliği hukuka saygı ve tarafsızlık ilkeleri ile ikame edilmiştir. Ulus devlet halkları kapitalizm sürecinde sınıfsal olarak ayrışırken hukuka saygı ve yöneticilerin uymaları gereken tarafsızlık ilkesi durumu biraz olsun kurtarabiliyordu. Kapitalist toplumların sosyolojik sınıfsal farklılığı bilim çevrelerince yadsınamamakla birlikte, biri siyaset bilimci diğeri iktisatçı olan Marshall soyadlı iki düşünür “yurttaşlık” dokusunda toplumların çimentolandığını ileri sürerek, kapitalizmin ürünü sınıfsal ayrışmayı yurttaşlık potasında eritmeye çalışmışlardır. Zaten bunun aksi sistem değişikliği olacağından, akademiye düşen görev, ehveni şer olarak, ayrışmanın eritilmesi olmuştur. Doğaldır ki, burjuvazi kendi bilim insanını da oluşturur. Burjuvazi çevrelerinin sistemleştirdiği yapay çözüm İkinci Paylaşım sonrasında oluşan uygun ortam üzerinde yükselebildi. Sosyal demokrasi ya da kapitalizmin pembe dönemi olarak anılan bu dönemde sosyal ayrışmalar çatlak oluşturmadan sürdürülebildi, zira ekonomik çöküntü döneminde yaşanan soğuk savaş ortamında sistemin böyle bir döneme gereksinimi vardı.

Bu süreç gerçek çözüm olamayacağı gibi, kalıcı da olamadı. Olamazdı da! Bunun bir sebebi, ekonomik ilerleme yaşanırken sermaye birikimi sürecinde emeğin dışlanması, diğer sebebi ise üretim faaliyeti kârlarının eski düzeyini koruyamaması idi. Her ne kadar üretim güçleri arasındaki ayrışma ve çatışma sosyal devlet politikaları ile çimentolanmaya çalışıldı ise de, sistemin besleme kapasitesi de tedricen geriliyordu. Reel sosyalizm sahneden çekilince, komünizmle mücadeleye ayırdığı kaynaklardan tasarruf ediyor olmasına rağmen sistem artık kendi dinamiğinde sosyal politikaları sürdüremez hale geliyordu. Yaşadığımız finanslaşma, küreselleşme ve son kriz Marshall soyadlı bilim insanlarının göz ardı etmeye çalıştığı sosyal ayrışmanın ekonomi alanında yükselen semptomlarıdır.

Kapitalizmin krizlerinin çözümü daima siyasette sertleşmeyi ve çevre sömürüsünün yoğunlaşmasını gündeme getirir. Kapitalizm dünyasında Türkiye çevresel bir ekonomidir. Enerji, tasarruf ve teknoloji bağımlılığı yanında, bütçe açığı ve yükselen cari açıkla baş etmeye çalışan Türkiye, dış borçlarındaki anormal yükselişin işaret ettiği üzere Batılı çevrelerin hegemonya alanı içinde seyretmektedir. Kapitalist merkezler ekonomik sıkışıklıklarını çevreyi baskılayarak hafifletmeye çalışırlar. Böyle bir yol ayırımındaki Türkiye, hamasetle değil, akılcı ve çok kademeli yönetim yapısı ile asgari zararla yoluna devam edebilir. Ancak, bu rota ülkeyi temel çözüme götürecek şekilde çizilmelidir.

Bu durumda, hedeflenen temel çözüm ve buna yönelecek rotanın özellikleri sakince ortaya koyulmalıdır. Önümüzdeki yaşamsal seçimde bu rotanın belirleyici ve ön açıcı olması olmazsa olmaz koşuldur. Tek adam ısrarı salt kişisel talep olmanın ötesinde, uluslararası örtülü sömürgeleştirme talebi olarak da değerlendirilmelidir. Olağanüstü boyutta cari açık veren ve orta dönemde çözümü görülemeyen borçlu bir ülke kesinlikle ekonomik ambargo altındadır. Özellikle 2000 IMF-Derviş politikalarının sadakatle uygulanması sonucunda sürüklendiğimiz acı tablo hiç de iç açıcı değildir. 2000 IMF-Derviş planı başlangıçta kur-riski, ikinci dönemde ise kur maliyeti yaratacak süreç olarak programlanmıştı. Burjuvazi ve borçlandırılan halkımız kur baskılamasını istikrar olarak yorumlayıp, sahte istikrarın korunabilmesi adına anlamsızca iktidara oy verdi ve bugün buraya geldik. Kurgulanan planın böyle tecelli etmesi tabiatıyla şart değildi, eğer akılcı ekonomi politikası uygulanabilse idi! Akılcı ekonomi politika, bol ve görece ucuz dış kaynağın akılcı yatırımlara yönlendirilip ihraç edilebilir iç üretimin desteklenip, faizin üzerinde kaynak yaratabilecek alanlara tahsis edilmesi şeklinde olabilirdi. Oysa biz canım paraları kısa sürede bol sömürü istihdamı yanında, yandaşı zenginleştirici göz boyayıcı bina ve yol inşaatına gömdük. Kentsel rant sömürüsüne yol açan verimsiz yatırımlar bir yandan nüfusu belirli kentlere yığarak kanserojen obez kentler oluştururken, diğer yandan da sanayi yapımız üretimden montaja savruldu. Plansızca yükselen binaları bir yandan Ortadoğu’nun görgüsüz zenginlerine pazarlayarak kültürümüzü yozlaştırdık, diğer yandan da finans destekleri ile “hem borçlu hem de ev sahibi” sözde yerli kentliler yarattık. Aslında bankaların evlerinde oturduklarının farkına varamayan insanlar sanal zenginliğin coşkusuyla iktidarı desteklerken, iktidarın hesapsızlığı sonucunda yaşanan kur ve faiz yükselişleri ile tatlı rüyalarından uyandılar. Her hesapsız zevküsefa bir gün hüsrana dönüşecekti!

İşte, sıkışan merkez ekonomilerin çevre ekonomilerdeki yansımaları!  Türkiye’nin coğrafi konumunu ve ekonomisinin şimdiki durumunu aniden değiştiremeyeceğimize göre, ülkemizi bu olumsuzluklara sürüklemiş olan iktidarı ve politikaları değiştirmek şart olmuştur. O zaman hesabımız iktidarın ne yönde değiştirilmesi gereği üzerinde şekillenmelidir. Yaşanan sıkıntılar geçici değil, sistem gereği kalıcı ve giderek yoğunlaşma eğilimindedir. Bu durumda rotamızı sorunları görece hafifletici ve toplumu nihai hedefe ulaştırıcı olarak saptamak durumundayız. Nihai hedef rotayı da belirleyeceğine göre, nihai hedefi saptamak kaçınılmazdır. Nihai hedef, insana ve emek haklarına saygılı, birlikte ve ayrışmadan yaşam olanağı sağlayan, doğayı sömürmeden mutlu yaşam koşulu oluşturacak sistemdir. Hedefe giden yolun hedefi geciktirici değil, tam tersi, kolaylaştırıcı ve hızlandırıcı olması orta vadeli amaç olmalıdır. Meseleyi böyle koyarsak, her şeyden önce, burjuva niteliğiyle de olsa, bugünkünden farklı şekilde hukukun önü açılmalıdır. Hem anlamsız politikalarla ülkeyi açmaza sokan, hem de hesabı yüklü olan politikacılar iktidarda kalmak için dış güçlere mecbur olabileceklerinden, yaşamsal seçimde halkın uyanışı ve siyasal tercihini böyle bir bilinçle kullanması ülke kaderi açısından yaşamsal önemi haizdir. Ancak böylece sosyal dinamikler diyalektik sürece uygun çalışarak ülkenin geleceği üzerinde söz sahibi olacak ve rotayı hedefine yönlendirebilecektir.  Bu seçim, son seçim olmamalı, rotayı belirleyici çok yaşamsal geçiş aşaması seçimi olmalıdır. Sürecin düğümlendiği nokta tek adam karşısında parlamenter sistem ve güçlü kuvvetler ayırımı ilkesinin uygulanma koşullarının sağlanmasıdır. Yürüyüşte daha da geriye düşmeden böylesi geçiş aşaması oluşturmadan sistem tartışması faydadan uzaktır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

seven + nineteen =