Koylar, dağlar ve taş evler

Tatilimi, eşim ve kızımla, Tito’nun Yugoslavya’sından kalma bir otelde gecirdik. Küçük odalı, ama devası bir oteldi. Bir yarımada üzerine kurulmuş, mümkün olduğunca daha çok insanın tatil yapması düşünülerek planlanmıştı Tito’nun Yuguslavya’sında inşa edilen oteller, alışveriş merkezleri eklenerek hizmete devam ediyor. Tito’dan sonra, taş üstüne taş konulmadığını fark etmiştim. Sadece, üzerinde yol aldığımız 8 kilometrelik yeni bir otoyol yapılmıştı. Tatil merkezinden geri dönerken bu otoyoldan geçmek zorundaydık ve 8 kilometrelik yolu iki saatte almıştık. İşte o zamandan beri, pek de hoşlanmadığım Hırvatistan ile ilgili bir yazı yazmayı düşünüyordum.

İşyerimin düzenlediği bir turla, 4 günlüğüne Dubrovnik yakınlarında şirin mi şirin Cavtat kasabasını ve çevresini gördükten sonra bu yazıyı yazmak zorunlu oldu. Otelimiz, yine Tito Yuguslavya’sından kalma devası bir oteldi. Bölgenin mimarisine pek de uymamış otel, ağaçlar arasında saklanmış gibiydi. Rehberimizin verdiği bilgiye göre, Avrupa’nın en güzel koyu olan burada küçük bir tepenin yamacına kurulmuştu. Otelden göz alabildiğince bir tarafta denizin maviliği, diğer tarafta ise 400 ile 600 metre yükseklikte dağlar sıralanıyordu. Dağların denize sarkan yamaçları ise sarı çiçeklerle bezenmişti.

Koy boyunca küçük küçük yerleşim yerleri göze çarpyordu. Bu yerleşim yerlerinde binaların yapımında kullanılan krem renkli taşlar ve kiremit renginin her tonunun görüldüğü çatıların güzelliği dikkat çekiyordu. Viyana gibi oldukça büyük bir kentten gelen bizleri yarım ada üzerinde kurulmuş Cavtat‘ın güzelliği büyüledi. Şehirde trafik az, insan seli görülmüyordu. Denizin ferahlığı, biraz da hiç de beklemediğimiz sıcaklıkla deniz kenarındakı lokaller bize gel diyordu.

Akşama kadar o güzellikleri yudumladık. Ertesi gün Montenegroya gideceğiz erken kalkmamız gerekiyor. Sabah kahvaltısı, hazırlıklar derken otobüslerde buluyoruz kendimizi. Hırvatistan Montenegro yolu üzerinde inşaat çalışmaları olduğu için ara yollardan gidiyoruz. Yol boyunca dikkat çeken doğanın uyumluluğu, ağaçların canlılığı ve yeşillik. Yol sadece bir otobüsün geçeceği genişlikte, karşıdan başka bir taşıt geldiğinde birisinin beklemesi gerekiyor. Ufak tepelerden, köylerden bir vadiye doğru iniyoruz. Bir tabak kadar düz bu alan tarım alanı olarak kullanılırmış. Şimdi ise sadece çayır. Göz alabildiğine geniş ve düz bu alan, Yugoslavya’nın önemli tarım merkezlerinden biriymiş, ancak şimdi hiçbir gerekçesi olmadan boş yatıyor. “İnsanlar turizmden gelir bekliyor” diyor rehberimiz.

Hırvatistan’dan Montenegro’ya geçerken otobüste bulunanlardan birisi pasaportuma bir mühür istiyorum diyor. Aslında alışılagelmiş bir şey değil, kimsenin pasaportuna damga vurulmamış. Arkadaşımızın bu isteğini yerine getirmek için polis elinde kaşesi ile otobüse biniyor, tek tek pasaportları damgalıyor. Aramızda olan bir Alman Hanım, küçümseyici tavrıyla “Bu berbat mührü pasaportumuza vurmak zorunda mısınız?” diye soruyor, pasaportunu vermek istemiyor, polis söylediğini anlamıyor. Ama hanımın negatif duruşunu anlıyor ve boyun boğaz büküyor.

Gümrüğü geçtikten kısa bir süre sonra Kotor koyuna ulaşıyoruz. Koyun sağlı sollu her bir noktası ayrı güzellikte. Adına şarkıların ve şiirlerin yazıldığı koya “Adriya’nın gelini” ismi verilmiş. Bir tarafta 600 metreye varan yükseklikteki dik dağlar ve o dağların eteklerinde kurulmuş küçük köy ve kasabalar, diğer tarafta ise “Avrupa’nın en güzel koylarına” sahip olduğu söylenen denizin maviliği büyülüyor bizleri. Koy boyunca yeni açmış nar çiçekleri, mimozalar, akasyalar, oleyendalar, çam ağaçları ve palmiyeler olanca güzellikleriyle bizleri selamlarken, martılar da bu selamlamaya kanatlarıyla eşlik ediyorlar. Adriya Denizi boyunca Kotor Körfezi’nde Budva şehri yolu üzerinde dağın yeşile, yeşilin onlarca çiçeğin renk cümbüşüne ve denizin maviliği ve berraklığına uyumu “Seneye yıllık iznimi ben burada yaparım” dedirtti otobüste bulunanlara.

Kotor Körfezi boyunca dikkat çeken güzelliklerden birisi hiç şüphesiz evlerin iki katı aşmamış ve o yapıların ana malzemesinin beyaz ve bej renkli taşlar olmasıydı. Düzgün işlenmiş taş evlerin dış cephesinde taş ustalarının becersis dikkat çekiciydi.

Montenegro, Yugoslavya’dan en son ayrılan en küçük cumhuriyet. Uzun süre Sırplarla birlikte yaşamışlar, ayrılmadan sonra da, Montenegro ticari ilişkilerini Sırbistan ile devam ettirmektedir. 600 bin nüfuslu ve 30 bin kilometrekare yüzölçümü olan dağlık bir ülke. Onun için de, Partizanların bölgede vermiş oldukları savaşlarda yenilmemesinin nedenin bu yüksek dağlar olduğu belirtildi. Ülkenin para birimi Avro, Avrupa Birliği ülkesi üyesi olmayıp da, Avro’yu para birimi olarak kabul eden tek ülke Montenegro. Paraları Almanya’da basılıyormuş. Avrupa Birliği ülkelerinin birinde edinilen Avro ile birebir aynı olan parayla Montenegro’da alış veriş yapılmakta.

Montenegro’da ücret ortalaması 300 Avro, emekli maaşı ise 200 Avro civarında. Bu parayla nasıl geçinilir, dememize gerek kalmadan rehberimiz kara paraya dikkat çekiyor. Daha sonra kentnüfusunun yüzde 45’inin Montenegrolu, yüzde 15’inin ise Sırp olduğunu belirten rehberimiz, “İnsanların burada pek de çalışmak istemediklerini, onun yerine gölgede yatmayı tercih ettiklerini” belirtti. Bunun nedeninin rehberimizin Hırvat olması mıdır, bilmiyoruz. Ancak, gerçekte Yugoslayya’dan kalma fabrika binalarını görüyoruz yol boyunca. Hepsi bomboş ve harabeye dönmüşler çoktan. Ülkede çalışanların genellikle Bosnalı ve Sırplar olduğu belirtiliyor.
Montenegroluların turizm alanında kısa yoldan zengin olmak istedikleri belirtilirken, kara para aklanan ülkelerden birisi olduğu dile getiriliyor. Rehber hanım,“Ülkeye gelen paranın kökeni hiç sorulmamaktadır, önemli olan paranın ülkeye girmesidir” diyor.

Yugoslavya’nın dağılması sürecinde ülke topraklarında hiç savaş yaşamayan Montenegro’nun yüzde 17’sini Ruslar satın almış.

Montenegro’nun Budva şehri oldukça tarihi bir şehir, kuruluşu Ortaçağ’a dek uzanıyor. Çok saldırılarla karşı karşıya kaldığı için bir dağ yamacında kurulmuş olan şehri kalın surlarla çevirmişler. Bu surlar hala bütün görkemiyle eski şehri çepeçevre sarıyor. Bir ana kapıdan girilen eski şehir tümüyle turistlere yönelik hizmet veriyor. Küçük alış veriş dükkânları, lokantalar ve kahvehaneler herhangi bir batı Avrupa ülkesindeki fiyatları aratmıyor.

Surlarla çevrili şehirlerden biri olan Hırvatistan’ın başkenti Dubrovnik’e (Zagreb) çok benzeyen Budva’da şiddetli bir deprem olmuş. O depremde özellikle eski şehir çok hasar almış. Yugoslavya sınırları içinde bulunan Budva şehri, Unesco’nun yardımıyla yeniden inşa edilmiş. Dubrovnik ile Budva’nın ortak bir özellikleri de, Dubrovnilk şehrinin de yakılıp yıkılmış olmasıdır. Sırp askerleri, Dubrovnik kentini terk ederken yukarıdan şehri bombalamışlar. Yerle bir edildiği anlatılan Dubrovnik’ten günümüzde bu yaralardan izler kalmamış. Kentte bir eski şehir, bir de onun dışında kalan modern şehir var. Modern şehir arabaların gürültüsünden ve kokusundan geçilmeyen bir yer iken, eski şehir, bir ressamın fırçasından çıkmış güzellikte. Eski şehri saran surların üzerine çıkıp da kiremitin renginin tonlarının birbirlerini bütünleyen güzelliğini görünce ister istemez çanak antenlerle kaplanmış çatı kültüründeki zevksizliği anımsıyorsunuz.

Her iki tarihi şehrin güzelliklerini içimize sindirdikten sonra iki saatlik otobüs yolculuğu sonrası otelimize dönüyoruz. 1000 yatak kapasiteli otelde, iki yüzme havuzu, saunalar, masaj bölümleri, spor salonları var. Kum bol olmayan plajlarda denize girmek pek de kolay olmadığından havuzu ve saunayı tercih ediyoruz. Deniz manzaralı bir saunayı daha önce hiç görmemiştim. Deniz manzaralı saunadan deniz suyu ile doldurulmuş yüzme havuzuna giriyoruz. Daha sonra da yorgun argın odalarımıza çekiliyoruz. Uyumadan önce Hırvat televizyonunda ne var diyerek kumandaya basıyoruz. Karşımızda bir Türk televizyon dizisini buluyoruz. Türkçe olarak gösterilen dizinin alt yazısı Hırvatça…

Ertesi gün kahvaltıda, otele yeni gelen konuklara arkadaşlarımız anlatıyorlar. Uzak bir ülkeden kırk elli kadar genç kadın getirilmiş. ”Biri diğerinden güzel kızlar” diye anlatılıyor. Onların otobüsten inerkenki halleri, kadınlı erkekli bizim grupta şaşkınlığa yol açıyor. Bu şaşkınlık, daha sonra haftalatca anlatıldı. Genç güzellerin, ertesi gün petrol zengini ve Suriye’yi yeterince demokrat bulmayıp Davutoğlu ve Amerika ile birlikte Suriye düşmanlığı yapan Arap ülkelerinden gelmişlerin yatına limuzinlerle taşındıklarına şahit olduk.

Portakal, nar ve incir gibi onlarca ağacın salmış olduğu kokuların arasından geçerek, denizin serinletici sularına ulaşılan sakinliği ve güzelliğiyle yılın yorgunluğunu attığım Çıralı’da ki Lagina Pansiyon’da yıllık tatilimi geçirdikten sonra Hırvatistan ve Montenegro’nun bütün güzelliklerine rağmen meslektaşlarım gibi seneye izini bu ülkelerde geçirmeye hiç de niyetim yok…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here