Koyu kalabalık

PAYLAŞ

Her yer insan dolu. İğne atsanız yere düşmeyecek. Türkiye büyük bir hızla çoğalıyor. Öte yandan nüfus büyük kentlerde yoğunlaşıyor. Çay bahçeleri tıklım tıklım dolu, oraları dolduranların çoğu genç insanlar. Kentler kalabalıklaştıkça yaşamın niteliği iyiden iyiye değişiyor. Değişim en çok İstanbul’da kendini gösteriyor. Hem genişleyen hem yukarıya doğru uzayan, genişledikçe ve yukarıya doğru uzadıkça çirkinleşen bir İstanbul… Bir yandan yapılar gökleri deliyor öbür yandan yetkililer İstanbul’un görünümünün bozulmadığını ve asla bozulmayacağını söylüyorlar. Nerede o gençliğimizin güzel İstanbul’u. Birkaç ay önce bir pazar sabahı bir arkadaşımla Boğaz’da yürümeye çıkınca insan yoğunluğunun göz korkutacak boyutlara ulaştığını gördüm. Ahir zamanı eskiler zinanın ve binanın çoğaldığı dönem diye anlatırlardı. Benim gibi ömrünün son demlerini dinginlik içinde geçirmek isteyenler için gerçekten ürkütücü bir görünüm: Emirgan’da koca çay bahçesi tıklım tıklım dolu, insanlar kahvaltıya gelmişler. Afiyet şeker olsun, yedikleri yarasın. Yaramış da. Oturanlar ağır ağır kahvaltılarını sürdüredursun, büyük bir topluluk onlar kalksa da biz otursak diye kuyrukta bekliyor. Kuyruk sokağın başına kadar uzamış. Ağız şapırtıları tabak çatal seslerine karışıyor. Ne güzel insanın denize karşı kahvaltı etmesi!

Benim işim kolay. Lezzet açısından çok şey sözvermeyen o küçük pastaneden bir açma bir de çatal aldım mı, onları arkalarda bir yerlerde bir orta halli çaycıda demsiz çayla yedim mi dünyalar benim olur. Ben basit adamım. Ne büyük kahvaltılarda ne tantanalı yemeklerde gözüm var. Şu koca kentte sanırım benden başka suşi yemeyen kalmadı, bense onun ne olduğunu bile doğru dürüst bilmiyorum. Benim işim yemekle değil, ben yürümeyi severim. Ben yürürüm. Saatlerce yürürüm. Bir dostla bazen, bazen tek başıma deli gibi yürür dururum. Yürüme olanağı bulamadığım zamanlar gergin olurum. Onlar çok iyi kahvaltı etmiş olmanın doygunluğuyla mutluluk içinde evlerine dönerlerken ben Kireçburnu’nu tutturmak üzereyimdir.

Kalabalıktan oldum bittim rahatsız olurum. Açık yerler de kapalı yerler de büyük kalabalıkları barındırıyor. Kent genişliyor, insanla şiştikçe şişiyor. Bakıyorsunuz kocaman bir çay bahçesinde yüzlerce kişi toplanmış: durmadan çay ve sigara içiyorlar, durmadan konuşuyorlar. “Arşa çıkan tütünümdür” gibilerden bir görünüm. Hiçbirinin elinde kitap yok. Kimse kitap okumak istemiyor. Bu toplumun insanı kitap okumayı sevmiyor, gereksiz görüyor. Bu bir toplumsal mucizedir. Hangisi? Hangisi olacak, insanların okumadan her şeyi biliyor olması. Gerçekten bu gizi gençliğimden beri çözememişimdir. İnsanlar doğruları birbirlerinden mi öğreniyorlar? Yoksa onca bilgiyi onlara el altından taşıyan gizil bir güç mü var? Demek ki felsefeyi de siyaseti de bilimi de sanatı da bu yolla elde ettiler yani kulaktan kaptılar? Eğer öyleyse aferin! O durumda bizler kitap okuyarak boşa vakit harcamış ve hala harcamakta olan kimseler diye değerlendirilebiliriz ki buna kendini bilen kimse hayır diyemez. Ben gene de kitaptan yanayım.

Geçenlerde Ankara’daydım. Ankara da bir çeşit İstanbul’dur. Görüntü üç aşağı beş yukarı aynıdır. İki günlüğüne bir felsefe toplantısı için gitmiştim Ankara’ya. Ankara Türkiye’nin merkezi ve Kızılay da Ankara’nın orta noktası diye bilinir. Ben Ankara diye Kızılay’ı bilirim. Gerçekten bilir miyim? Bilmem, nereden bilecekmişim. Kızılay’da bile yolumu şaşırabilirim ben. Orada bir Kızılay var işte. Sever miyim Kızılay’ı? Tövbe sevmem. Küçük yaşlarımda yazları bazen bir süre Ankara’da teyzemlere konuk olduğumuzda Maltepe’den Kızılay’a kadar gider, Kızılay’da bir maden suyu içip dönerdim. O zamanlar maden suyu ve maden sodası ayrımı vardı. Bu defa otele girerken çıkarken hep alıcı gözle baktım, her yer tıklım tıklım dolu… Genç insanlar çay ve sigara eşliğinde görüş üretiyorlar. Duman göğe doğru yükseliyor. Orada da kimselerin elinde kitap yok. Uğultulu bir kalabalık işte… O uğultu arasında kimin ne konuştuğu belli midir bilemem. Konuşsun genç insanlar. Konuşsunlar ki bir güzel bilinçlerini geliştirsinler. Keşke durmadan okuyan ve durmadan birbirlerine bilgiler ulaştıran kimseler olsalardı. Belki de öyledirler.

Ben İstanbul’un dışında yapamıyorum. Evimim dışında rahat olamıyorum. Tozlu kirli pis dağınık da olsa evimden rahat bir yer yok benim için. Artık bir yerlere çağırmasınlar beni. Birkaç gün evimden uzaklaştım mı düzenim dağılıyor. Gittiğim yerden dönerken sevinçli oluyorum. Ver elini İstanbul, benim en eski sevgilim. Ne kadar çirkinleşmiş olsan da gene güzelsin.

CEVAP VER