Kozanoğlu: Heyecan verici gelişmeler umuyorum

– Öncelikle ÖDP’ye ikinci kez başkan olarak seçildiniz, sizi kutlarız. Yeni dönemde ÖDP’de nasıl bir özeleştiri yapıldı?
– ÖDP solun en büyük birlik projesi olarak kuruldu.  Haliyle ortak paydaları, çok fazla problemli konuları ve farklı ideolojik yönelimleri dert etmeden öne çıkarttı. Zaman bunun güçlü bir sol için yeterli olmadığını gösterdi. Aslında 2006 Program yenilemesi de bunun bir özeleştirisi anlamına geliyor. Çünkü ÖDP daha net bir şekilde sınıf eksenini temel alan ama ezilen, dışlanan, ayrımcılığa uğrayan zümrelerin haklarını da küçümsemeyen, ekolojik, feminist, savaş karşıtı yönelimler konusunda destekçi tavrını sürdüren bir anlayışı benimseyerek kendi özeleştirisini de yapmış oldu. Ama zaman içerisinde ÖDP’nin bu programatik döneminde, sosyolojik olarak çok uymayan, kendini bunun içerisinde görmeyen kesimler tarafından bu yönelim tam benimsenmedi. Bu anlamda ben,  ÖDP’nin son dönemde yaşadığı tartışmalar ve alt üst oluşta  bunun ciddi bir rolü olduğunu düşünüyorum.


– “Bir söyleşinizde ‘Kısacası ÖDP gerçekten önemli bir proje olmasına rağmen, hem solun birlik projesi olması anlamında, hem solda yeni bir anlayışı, iklim değişikliğini temsil etmesi anlamında kadrolarının ve Türkiye’deki genel solun olgunluk düzeyinin bu kadar uzun bir mücadeleyi aynı ivmede götürmede yetersiz olduğu ortaya çıktı’ diyorsunuz. Bu bir teslimiyet midir yoksa buradan mevcut kadroların yenilenmesinin, partiye genç kesimlerin kazandırılmasının bir ihtiyaç olduğu mesajının mı çıkarılması gerekiyor? Bu konuda ÖDP’nin geleceğe yönelik açılımları neler olacaktır?
– Tabii ki dünyada ve Türkiye’de geçmişte de bugün de başarılı sol, sosyalist hareketler hep gençler, işçiler, öğrenciler gibi toplumun en dinamik kesimlerinin enerjisiyle ortaya çıkmıştır. Böyle bir yenilenmeye hem ÖDP’nin hem de genel olarak solun ihtiyacı var. Bizim gibi ellisini devirmiş kuşakların, belki geçmişin deneyimlerini aktarmak anlamında ÖDP’de de yaşadığımız tecrübeleri gelecek kuşaklara yansıtmak anlamında belli bir misyonumuz olabilir ama genel başkanından başlayarak tüm yerel kadroların yöneticilerine kadar çok ciddi bir yenilenmeye ihtiyacımız var. Ben zaten ‘Olağan Kongre’ye kadar görevi üstlendim. Ben ‘Olağan Kongre’nin ÖDP’nin gençleşme, kadınlaşma, emekçileşme yolunda ciddi bir hamle yaptığı bir eşik noktası olmasını umut ediyorum.


– Bütün bu sorunlu sürece rağmen bugün gelinen noktada ÖDP’nin kazanımları neler olmuştur?
– ÖDP sol, sosyalist hareket içerisinde hem parti içi demokrasi, katılımcılığı çok önemseyen hem de ciddi bir kitlesellik iddiası olan bir parti.  Bu konuda ÖDP’nin bir bileşeni olan BSP’den ciddi bir miras aldık belki ama yine de esas olarak bu zihniyetin Türkiye’de kitlesellik kazandığı ilk örnek ÖDP’dir.  Tabii ki bunun sarsıntılarını da yaşadık. Bu bir zihniyet meselesi, kültür meselesi, bunu insanların gerçekten sindirebilmesi meselesi. O açıdan tam istediğimiz noktada olmasak da, ben ÖDP’nin bu anlamda gelecek için ciddi bir deneyim olduğunu düşünüyorum. ÖDP ‘Olağanüstü Genel Kongresinin tekrar bana böyle bir sorumluluk vermesi, benim geçtiğimiz dönemlerde kurulların, parti kitlesinin iradesini öne çıkartan, gerçekten bir parti başkanına özgü rolü ve misyonu yüklenen anlayışı geçmişte iyi temsil ettiğimi düşünmelerinden geliyor. Yoksa benim de kendime yönelik ÖDP’nin o dönemde istenen kitleler nezdinde istenilen güveni kazanamaması, siyasette yeterince ağırlığını koyamaması konularında partiye ve kendime yönelik eleştirilerim var ama yine de bu hafıza tekrar geçici bir dönemde bana sorumluluk vermeyi uygun buldu.


– “Benim de kendime yönelik eleştirilerim var” derken, Bir parti genel başkanı olarak kendinize yaptığınız özeleştiri daha çok hangi konuda veya konularda yoğunlaşıyor?
– Bir Parti Genel Başkanı olarak kendimde şu eksikliği söyleyebilirim; Özgürlükçü ve eşitlikçi partilerde genel başkanın kurulların iradesini yansıtma, parti içi demokrasiyi işletme anlamında evet önemli bir misyonu vardır ama bunun ötesinde, gerçekçi olmaktan öte imkansızı isteyen, insanların biraz da tahayyül dünyasını genişleten bir karakterin parti lideri olarak partiye daha fazla dinamizm kazandırabileceği de düşünülebilir. Bir lideri karizmatik yapan önemli özelliklerden biri de budur belki de. Bende bu yok, ben daha gerçekçiyim, insanlara sahte ufuklar göstermekten, büyük hayaller sunmaktan çekinen bir yapım var. Bu anlamda ne kadar bu vasfa uygun olduğum konusunda bazen kendimi sorguladığım oluyor.


– Türkiye de sol ve Türk solundaki milliyetçiliğe, özellikle de ulusalcılığa vurgu, dünyadaki sol partilerde de bu kadar yaygın mıdır sizce? Bu konuda ÖDP’nin farklılığı ve ÖDP’nin milliyetçi ya da ulusal vurgu yapmayan anlayıştaki sol  kitleleyi  toparlayıcı, kapsayıcı özelliği konusunda ne düşünüyorsunuz? 
– Eğer ÖDP kolay algılanması açısından, anti-kapitalist, anti-emperyalist ve enternasyonalist bir parti olarak kendini tanımlıyor. Anti-kapitalizmin önemi şuradan geliyor. Sol yelpaze içerisinde anti-emperyalist ama kapitalizmle bir sorunu olmayan milliyetçi, ulusalcı kesimlerden kendini bu şekilde ayırıyor. Yine gerçekte anti-emperyalist kimliği olmayan, solculuğu sadece milliyetçilikle uğraşmak olarak gören, örneğin Amerikan emperyalizmi ile mücadeleyi sadece savaş karşıtı bir tutumla sınırlayan anti- emperyalist anlayışlarla da ÖDP arasına bir mesafe koyuyor.  Enternasyonalizm anlayışına gelince, Eğer perspektifinizi, bu ülkede faaliyet gösteren bir parti olarak, küreselleşme sürecinden zarar görenlerin kaderlerine sahip çıkmak şeklinde belirlerseniz, ister istemez dünyanın başka yerlerinde bu süreçlerden etkilenen diğer insanlarla; yani Meksika’daki, Güney Kore’deki, Endonezya’daki insanlarla da kaderinizin çakıştığı sonucuna varırsınız ve ulusal perspektifinizin ötesinde enternasyonal bir perspektifiniz de olur. ÖDP bu konuda evet bir ülkenin bağımsızlığını çok önemsemekle birlikte, özellikle kapitalist küreselleşme döneminde, bu süreçlerden yaşamı olumsuz etkilenen bütün kesimlerle dünya düzeyinde bir dayanışma içinde olmanın gereğine ve önemine de inanan bir partidir. Geçmişte Enternasyonalizm daha çok ya Filistinlilerin mağduriyetleri ile dayanışma ya da Küba devrimine sempatisini ifade etme anlamında kullanılırdı. Halbuki bugün gerçekten stratejik olarak dünyada aynı süreçlere, özellikle kapitalist ülkelerin uyguladığı neo-liberal politikalara ve şimdi de krizin yarattığı mağduriyete muhatap olan ülkelerin ve buralardaki sol partilerin, ezilen kesimlerin ortak bir mücadele yürütmesi anlamında daha gerçekçi, daha ayakları yere basan ve karşılıklılık içeren bir anlamda bir enternasyonalizmden söz edebilmek mümkün. Bu anlamda Küreselleşme karşıtı hareketler ya da sistem karşıtı hareketlerde enternasyonal perspektifin çok önemli olduğunu düşünüyorum ben.


– Küreselleşme Karşıtı Hareketleri bir arada tutan zemin sizce güçlü bir zemin mi; yoksa sınıf temelli, emek temelli hareketlere göre bu zemin daha kaygan olabilir mi? Bu zemin sol bir siyasi parti için ne kadar uygun?
– Siyasi partiler küreselleşme karşıtı hareketlerdeki çeşitliliği, farklılığı kapsamak, uzlaştırmak, bağdaştırmak için en uygun zemindir zaten . Hatta bu çeşitliliği bir arada tutabilecek en uygun formülasyondur. Bir taraftan emeği ile geçinen veya üretim sürecine emeği ile katılan ya da katılmayı planlayan tüm kesimleri içeren; yani hem mavi yakalıları, beyaz yakalıları, tanımlara göre pembe yakalıları, kol emeğini kullananların yanında kafa emeği ile geçimini sağlayanları; diğer yandan işsizleri, emeklileri de içeren, bir şekilde emek eksenini oluşturan ama kadınlık, kadın olmaktan kaynaklanan, savaş karşıtlığından kaynaklanan, farklı cinsel eğilimlerden kaynaklanan bütün dinamikleri, neo-liberalizme karşı tek tek işte su hakkı, köylülük hakkı gibi çeşitli sosyal  hareketleri de bağdaştıran çok geniş bir yapıdır bu.  Bu kesimlerin tabii ki farklı öncelikleri olabilir; birbirleriyle çelişen talepleri olabilir; siyasi parti kurumu buna genel bir eksen bulan, bu şekilde mücadelenin dümenini oluşturan bir şeydir. Aslında Latin Amerika örnekleri – eleştiri hakkımızı saklı tutmak kaydıyla- Venezüella, Bolivya örnekleri hem etnik ve mezhepsel farklılıklardan kaynaklanan kimlik tanınma taleplerini hem de neo-liberalizmin getirdiği mağduriyetleri birbiriyle bağdaştırdığı, uzlaştırdığı ve bir şekilde kitleselleştiği için başarılı olmuş örneklerdir. Türkiye’de de böyle bir projenin başarı şansı olduğunu düşünüyorum ben.  Bu az önce tartıştığımız Solun Birlik Projesinin de gerçekleşme yoludur bana göre; yani solun değişik kesimlerinin bir araya gelmesiyle oluşturulmaktan öte değişik toplumsal mücadele zeminlerinin bir araya gelmesi ile oluşturulmuş bir mücadele biçimi.  Ben Türkiye’de de çözümün burada olduğunu düşünüyorum. 


– Sivil Toplum Kuruluşları (STK) Yeni Dünya Düzeninde toplumsal kutuplaşmalardan kaynaklanan gerginliği azaltmada, bir anlamda toplumsal muhalefetin gazını alma misyonunu üstlenmekte? Bu konuda ne düşünüyorsunuz, STK’lar sistemin meşrulaştırıcı argümanlarından birimidir yeni düzende?
– Tabii STK’lar bir Jenerik isim olarak kullanılıyor. Hani işte mağduriyetlerden kaynaklanan çiftçi hareketi, temiz suya ilişkin mücadeleler, eğitim, sağlık hakkına ilişkin toplumsal mücadeleler, bütün bunlar tabandan gelen çok anlamlı toplumsal hareketler. Demokratik kitle örgütleri dediğimiz kamu sendikaları, belli meslek örgütleri, bunlar da Türkiye’nin kendi tarihinden kaynaklanan sol eşitlikçi, özgürlükçü bir niteliğe sahipler ve sol oluşumlar içinde önemleri büyük. Ama bir taraftan da sivil Toplum Kuruluşu kategorisine sokulacak, genel olarak neo-liberalizmin piyasa toplumunun ideolojik hegemonyasını güçlendiren, neo-liberalizmin yarattığı bazı mağduriyet biçimlerini sermaye kaynaklı makyajlarla biraz törpüleyen akımlar da bulunmakta. Bunların tek tek  gerçekleştirdikleri sağlığa, eğitime yönelik birtakım düzeltmeler bireysel olarak bazı insanların hayatında iyileştirmeler yaratmış olabilir belki ama sonuçta bunlar sermaye eksenli, sermaye düzenini ve piyasa toplumunu meşrulaştıran, onu konsolide eden bir niteliğe sahipler. Günümüz medya toplumunda bu tip faaliyetlerin sürekli öne çıkartılması, yoksulluktan, dışlanmadan çıkış yolu olarak bunların insanlara empoze edilmesi, özellikle teşhir edilmesi bu tip STK’ların bir anlamda diğer STK’lara ve alternatif muhalif hareketlere karşı bilinçli olarak kullanılması anlamına gelmektedir.


– Arrighi son kitabı ‘Adam Smith, Beijing’de’ de öteden beri savunduğu hegemon güçlerin yükselişi ve düşüşüyle ilgili genel tezlerini Çin-ABD bağlamında yorumluyor. Onun tezine göre, gerileyen hegemon son bir hamle olarak bütün ağırlığını finansallaşmaya vermeye, finansal gelirlerle ayakta durmaya çalışır, sonra burada da tutunamaz ve yerini yükselen bir hegemona bırakır. Bu hegemon, o dönem üretimde en fazla öne çıkan ülke olur. Çin’in önünde böyle bir fırsat olduğunu, Çin’in bu fırsatı hem kendisi, hem de dünya insanlığı için olumlu kullanması halinde, daha eşitlikçi, daha adil bir dünya ortaya çıkabileceğini, ama Çin’in ulusal perspektifle, daha saldırgan bir politika izlemesi halinde, onun da diğer hegemonlardan farkı kalmayacağını söylüyor. Sizin bu konudaki görüşleriniz nelerdir? Günümüz krizinden çıkışta dünyanın hegemon güçleri açısından önemli değişiklikler olabilir mi? Yoksa Amerika hala hegemonik güç olarak varlığını sürdürecek midir?
– Böyle bir güç değişiminin olması için mevcut hegemonun gücünü yitirmesi yanında, yeni hegemon rolünü üstlenecek daha güçlü, daha donanımlı ve buna istekli bir gücün veya güçlerin olması lazım.  Dünyada henüz böyle bir durumdan, olgudan bahsedemeyiz. Çin’in yükselişi, genel olarak dünyadaki dengelerin Doğu’ya doğru kayışı, Asya’ya doğru kayışı yeni bir olgu olmakla birlikte (ki kriz döneminin bunu iyice belirgin hale getireceğini düşünüyorum) Amerika’nın dünya hegemonu rolünü üstlenmeye hem yeterince hazırlıklı olan hem de istekli olan bir güç henüz görmüyorum ben. Bu bakımdan önümüzdeki dönemde Amerika’nın hala dünyanın en büyük askeri gücü olmasıyla ekonomik gücü belirlemesi arasındaki çelişkinin şiddetlendiğine tanık olacağız. Ama bu çelişkiyi gidermek için, Amerika’nın eski ekonomik  ve stratejik gücünü yeniden kazanmak için tekrar savaşa yöneleceğini söylemek doğru olmaz. Amerika’nın Irak’ta uğradığı yenilgi ve başarısızlıktan sonra böyle bir cesarete bulabileceğini beklemiyorum ben. Ama yine de Amerika’nın askeri gücüne dayanarak ekonomik gücünün ayaklarının altından kaymasını bir şekilde engelleyeceği muhtemeldir. Amerika’da bundan böyle, Avrupalı ve Batılı güçlerin yine etrafında yer aldığı, kötü ve başarısız uygulamalarıyla iyice teşhir olan ve artık dünya halkları nezdinde hiçbir inandırıcılığı kalmayan Bush yönetimi ve cumhuriyetçilerin yerine daha ılımlı, yumuşak ama gerektiğinde dişini de gösterebilecek, sermaye enternasyonalizmine daha sıcak bakacak Obama yönetimin hakim olduğu bir süreç yaşanacak gibi görünmektedir. Ben şahsen bunun kısa vadede dünya sermayesinin sorunlarını çözeceği kanaatinde değilim ama en azından bu seçeneğin deneneceğini düşünüyorum.


– Tekrar Kriz konusuna dönersek, günümüz Krizine Keynesyen çözümler aranması konusunda ne düşünüyorsunuz? Keynes bir kez daha kapitalizmi dünya krizinden kurtarabilir mi?
– Öncelikle Keynes’in kim olduğunu hatırlamakta yarar var. Keynes liberal parti üyesi ve o sırada Sovyet devrimi sonrasında komünizmin güçlenmesinden de endişe duyan ve kapitalist sistemin içinden çözüm arayan biriydi. Ama bu çözüm reçetesini o dönem için gerekli reçeteyi yazabilmiş olduğu için de bugün hala önemseniyor, hatırlanıyor. Zaten dünyadaki uygulamalar da, Türkiye’de en son hükümetin harcama çekleri dağıtma planlaması da artık çıkışın burada olduğunu gösteriyor. Bunun nihai bir çıkış olacağı, kapitalizmi krizden kurtaracağını söylemek mümkün değil ama geçici bir rahatlama yaratabilir ki bu da olumlu bir adımdır. Sonuçta insanların kendilerini güvensiz hissettikleri, geleceklerini göremedikleri, iş bulmakta zorlandıkları, işi olanların yarın işlerini koruyabilme konusunda endişe duydukları bir toplumda en yoksullardan başka sistemin kendi sıkıntılarından geçici de olsa sıyrılmasına yol açacak başka bir kesim bulunmamaktadır. Çünkü yoksulların bir özelliği ellerine geçen parayı bazen yüzde seksen, doksan, hatta çok düşük yoksulluk oranlarında yüzde yüz harcamaya dönüştürmeleridir.


– Son Yıllarda tüketim kredisi, kredi kartları gibi olanaklar sunularak borçlanma yoluyla tüketimin çok ciddi bir şekilde pompalandığını görüyoruz? Bu tip piyasayı canlandırıcı önlemler krizden çıkmak için yapısal bir çözüm olabilir mi yoksa sorunu ertelemekten başka bir işe yaramaz mı, ne dersiniz?  
– Evet, borçlanma mekanizmaları sistemin krizini ertelemeyi sağladı. Ama daha şiddetli bir şekilde bugün hissedilmesine de neden oldu. Halbuki borçlanarak değil de insanlara doğrudan gelir sağlayarak, onlara doğrudan istihdam sağlayarak veya sağlık, eğitim, alt yapı, konut gibi hizmetleri devlet harcaması yoluyla doğrudan vererek yapılacak hamleler çarpan etkisiyle de harcanan bir liranın bazen iki lira, üç lira talebe dönüşmesine neden olabilir. Çocuğuna bakamayan, karnını doyuramayan insanlar veya evini ısıtamayan insanlar gelecek kışı korkuyla bekler, ikinci çocuğu nasıl doyururuz kaygısını yaşarlar. Halbuki orta sınıflar, yurt içi yurt dışı tatillere giden, plazma televizyonu olan, iki yıl arayla arabasını değiştiren insanlar bütün ellerine geçen geliri tasarrufa yöneltebilir, geleceği için, gelecekteki kötü günler için saklayabilir. Bunun için bütün dünyada ve Türkiye’de aslında sorunun, krizin çözümünün anahtarı yoksullardır. Bu yüzden bu kesimlerin güçlendirilmesinin talep edilmesi hem sosyal açıdan hem insani açıdan önemli. Bunun yanında ekonomik sistemin şartlarını görebilmek açısından da önemli. Ama şu ana kadar dünyadaki yapılanmayla ilgili olarak daha çok sıkışan sermayeyi, özellikle bankacılık, finans kesimini ayağa kaldırmaya yönelik  yanlış bir tedavinin uygulanmakta olduğunu görüyoruz. 1929 bunalımından sonra İkinci Dünya Savaşı ekonomilerin içine kapandığı, korumacılık konusunda her kesimin faturasını ödemesi karşısında sermaye ortak bir insiyatif almayı, aynı deneyimi bir daha yaşamamayı planlıyor ama bu kriz o kadar şiddetli vuruyor ki henüz bu krizi kontrol altına alabildiklerini, çözüm reçetelerini yazmaya başlayabildiklerini söylemek için bile çok erken.  Henüz ağrı kesiciler, pansumanlarla idare edilmeye çalışılıyor.  En önemlisi az önce de belirttiğim gibi yanlış bir tedavi uygulanıyor. Ben asıl çözümün insani ihtiyaçlardan yola çıkarak bulunabileceğine inanıyorum. Örneğin Amerika’da eşik altı borçluların borçlarını ödeyememesi ile konut sektöründe çıkan krize çözüm arıyorsanız öncelikle ‘insanlar bu konutları almışlar, oturuyorlar, konut hakkı insani bir ihtiyaçtır ve insanlar kendi konutlarında kalarak, konutlarında yaşamaya devam ederek buna pratik çözüm bulunabilir’ noktasından yola çıkmak gerekmektedir. Yoksa o insanların konutlarını ellerinden alarak onları iflasa sürükleyerek değil. İdeolojik bir şekilde ifade edersek değişim değerinin öne çıktığı bir toplum düzeninden kullanım değerinin, ihtiyaçların öne çıktığı toplum düzenine doğru bir geçiş yapılabilirse, çözüm hem bu süreçlerden ekonomik açıdan zarar görenler lehine hem de ülkelerin kendilerini bu kaos ortamından kurtarabilmesi anlamında daha kolay gerçekleşebilir.


– Günümüzde Finans Sermayesinin Krizine tanık oluyoruz bir ölçüde? Aşırı Finansallaşma olgusu ve krizdeki işlevini nasıl açıklayabilirsiniz?       
– Aslında reel ekonomi ile finans ekonomisini tamamen birbirinden kopuk diye düşünmek doğru bir yaklaşım olmaz. Aslında finansallaşma reel ekonominin eksik talepten, aşırı birikimden kaynaklanan sorunlarını aşmasına katkıda bulundu bir dönem. Ama bir yandan da kredi kartları, tüketim kredileri yoluyla harcamaları pompalayarak krizi ertelemiş oldu. Özellikle de konut kredileriyle insanlara gelirlerinin ötesinde bir harcama imkanı sunularak kriz ertelenmiş oldu. Bununla bir şekilde bağlantılı olan bir olgu da finansallaşma olgusu. Öncelikle piyasalaşma, özelleştirme ile birlikte neo-liberal anlayış tek tek ekonomilerde hakim kılındı. İkinci olarak bunun bütün dünyada yaygınlaşması, sermaye akışları, serbest ticaret ve kapitalist küreselleşme aşaması yaşandı. Üçüncü aşamada ise gelirin büyük ölçüde finans kesiminde toplanması, birikmesi sonucu gerçekleşti. Eskiden finans büyük ölçüde, sermaye fazlası olan sermayedarlardan,  tasarruflar ise yatırım yapmak isteyen iş çevrelerine para aktarması şeklinde ortaya çıkarken şimdi insanların genel tüketim talepleri, konut edinme talepleri, hatta eğitim, sağlık gibi temel insani ihtiyaçları da finansal piyasaların karar vericisi durumuna geldi.


– Peki genellikle Krizlerde ortaya çıkan ‘Değersizleşme’ olgusunu bu sürece ilişkin olarak nasıl açıklıyorsunuz? 
– Değersizleşme dediğin olgu şurada ortaya çıkacak. Kriz ortamında ister istemez ne kadar hükümetler sermayeyi kurtarmak için girişimlerde bulunsalar da, değersizleşen, bu sistem içerisinde barınamayan unsurlar ortaya çıkacak muhakkak ki. Ama bunun yanında şu anda biriken, atılıma geçmek için aportta bekleyen bir sermaye kesimi de var. Özellikle krizden çok etkilenmeyen veya son on yılı iyi geçiren bilgisayar gibi, iletişim gibi sektörler veya tek tek bu süreçlerde çok yara almayan yatırımcılar ve yatırım fonları, elinde on milyarla yirmi milyar dolar arasında nakit biriktiren ve en uygun anı bekleyen sermayedarlar; bunlar harekete geçmek için önümüzdeki dönemi bekliyorlar.  Bu belirsiz koşullarda kimse bir hamle yapmak istemiyor ama bir sonraki aşamada sermayenin el değiştirdiğini, yeni yükselen kişiler, sektörler, şirketler olduğunu göreceğiz. Yani kapitalizmin kendini yenilediğini, yeni bir döneme girdiğini göreceğiz. Ama bu diğer yandan, yine demin söylediğim nedenden dolayı, yani gelirin ve servetin toplumun az bir kesiminde toplanıp diğer insanların bunun uzağında olması, dünya çapında gelirin ve servetin çok eşitsiz değişmesi ve paylaşılması yüzünden sorunların yeniden başlamasının nedeni olacak. Yani dünya çapında bir şekilde daha adil, daha eşitlikçi bir düzenleme yapılmadığı taktirde aslında krizin bir süre sonra yeniden kendini hissettirdiği görülecek. Belli regülasyonlar yapılırsa bu hissetme belki bu kadar şiddetli olmayacaktır ama yine de dünya ekonomisinin hızlı ve sağlıklı bir büyüme temposu yakalaması yakın bir gelecekte mümkün görünmemektedir. Bu bakımdan ben dünya çapında bu geçici önlemlerdense daha ciddi düzenlemelere gidilmesi gerektiğine inanıyorum ki şu an gücü elinde tutanların bu işine gelmemektedir; sınıfsal çıkarları bunu gerektirmemektedir.  Öyleyse bu görev daha radikal akımlara, krizden dolayı yaşamı, çıkarları doğrudan zarar gören sınıflar ve ülkelere, özellikle üçüncü dünya ülkelerine düşüyor. Eğer bunlar kriz sürecinde daha belirleyici olup ta dünya dengelerine ağırlıklarını koyarlarsa hem bulundukları yerden krizden daha az zarar görecekler hem de dünyanın krizden sıyrılmasının koşullarının oluşmasına katkıda bulunmuş olacaklardır.


– Dünyada Sistem Karşıtı Hareketlerin veya Kapitalizm karşıtı ülkelerin kriz dönemini fırsat bilerek dünyayı değiştirme potansiyeline sahip olması hakkında ne düşünüyorsunuz? Böyle bir potansiyel bugünün dünyasında mevcut mu?
– Dünya düzeyinde günümüzde bölgesel dayanışma ilişkileri gelişiyor.  Mesela Latin Amerika 20 yüzyılda görülmedik bir tarzda birbirine yaklaştı. Amerikancı ekseni oluşturan Kolombiya gibi, Peru gibi, El Salvador gibi,üç ülke dışındaki ülkeler,  yine daha muhafazakar yönetimlerin olduğu Meksika gibi ülkeler kendi içlerinde daha kararlı dayanışma ilişkisi kurmaya, ticareti yaygınlaştırmaya, krizin faturasının ödenmesinde birbirleriyle dayanışma içinde bulunmaya karar verdiler.  Dünyanın başka yerlerinde de bu eğilimler sürüyor. Örneğin Türkiye şu anda en fazla ekonomik olarak Doğu Avrupa ile benzerlikler gösteriyor ve aynı sıkıntıları yaşıyor.  Doğu Avrupa’da Ukrayna’da, Macaristan’da İMF paketleri uygulanıyor; Romanya, Beyaz Rusya, Polonya gibi ülkelerde de benzer sıkıntılar yaşanıyor. Türkiye ile bu ülkeler arasında İMF ile aynı şekilde sıkı para politikaları, sıkı bütçe politikaları temelinde uzlaşmak yerine gerçekten ortak irade ile ekonomiyi geliştirici, geniş kitlelerin satın alma gücünü arttıran, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel sosyal hizmetlerle veya kamunun alt yapı, istihdam yaratmasıyla krizden çıkmayı deneyen ortak bir dayanışma ekseni oluşturulabilir. Daha önemlisi tabandan daha dinamik toplumsal hareketler de bu süreci hızlandırabilir. Bu konuda Yunanistan’da yaşandığı gibi, şimdi Fransa’da mayalanmaya başladığı gibi, biraz daha tepkisel milliyetçi temelde de olsa İngiltere’de gözlemlendiği gibi bu iç dalga tüm dünyaya yayılabilir. Hatırlanırsa toplumsal hareketlerin hem ülkeler içerisinde yaygınlaşma özelliği vardır hem de aynı zamanda ülkeden ülkeye sıçrayıp yayılma özelliği, bu açıdan önümüzdeki dönemin oldukça heyecan verici gelişmelere sahne olacağını bekliyor ve umut ediyorum ben. 


DİĞER AYAKÜSTÜ SOHBETLER


Kitap konusunda oynanan oyunlar…
‘Ukrayna-Rusya krizi bölgeyi de etkiler’
Seçim kazanmanın ‘püf’ noktası: DELTA Planı
Bu kez Kıbrıslı Türkler AİHM’de hesaplaşacak
Akın, Venezüella’dan ‘iyi’ haberler getirdi…
Alevilerin sol kanadından 4 talep
Saçları ağarsa da gözleri hala kara…
Taşların sihirli gücü
Cherbourg’da bir avuç Türk…
‘Sığınmacı’ ve ‘mülteci’ terimleri karıştırılmamalı
Al babaanneni gel
‘2010 bitiş değil, başlangıç noktası olacak’
‘Tuzla dünyanın da vicdanı oldu…’
‘Stratejik maden borda geç kalındı’
İzzettin Önder: On soruda kriz
‘Çanakkale geçilseydi, Lenin devrim yapamazdı’
‘Sendikal haklarda dışa başka resim veriliyor’
‘Bir Fethullah Gülen devleti tasarlanıyor…’
‘Her midye yenilmez’
İsmail Çoban ile Aşık Veysel üzerine
Bozcaadalı bir Rum’un gözünde ‘Anayurt’
İstanbul’un en önemli sorunu yönetimidir’
‘Karadeniz’deki yokoluşa karşı çıkalım’
Dişli’ uyarı
‘Fotoğrafta görsel kirlilik oluştu’
Türkiye’ye 45 kez turist olarak geldi
‘Bir karşı devrim olmaktadır’
‘Turizm sektörü iyi başladı ama…’
‘Yerli turiste pahalı değiliz…’
‘Türkü giren eve kötülük girmez…’
Boris’in babası, dedesi Ali Kemal’i anlattı
‘KKTC turizminin sorunu ulaşım’
Antalya ormanlarına ‘turistik’ kıyım!
‘AKP’nin Alevi açılımı; evlilik içi tecavüz’
`Bugün ezilenlerin rüyası yok!`
‘Denizlerin talepleri hala Türkiye’nin temel ihtiyacı’
‘Antalya’yı kolay yağmaladılar’
‘Biz devrimciler büyük bir ailenin üyeleriyiz’
‘Abidin’in büyük sanatçılığı yeterince bilinmiyor’
‘Devrim artık şart olmuştur…’
‘AKEL’in zaferi, tüm ilericiler adınadır’
‘Türban MHP’nin taktiğiydi…’
‘AKP gecikmiş bir baroktur!’
‘Figuran değil müdahil olmalı’
İranlı yazar Erad: Aşk, Türk’ü, Kürt’ü sevmektir
AKP’nin Alevi sınavı…
“Çerkes Adil Paşa’nın tahsildarlık günleri”
Sıra şeytanda…
Selek: Feminist kitabevi Amargi bir okul…
İstanbul’un turizmi bu atölyede şekilleniyor
Neden Patara ve neden şimdi?
‘Terörün panzehiri ekonomik gelişmedir’
‘Türkmenlerin hakları, bizim Kürtlere de tanınmalı’
‘Mahalle baskısı değil, ideolojik baskı’
‘Meclis’teki partilerin kadın politikası yok’
‘Merkezde bir yeniden yapılanma olmalı… ‘
Fotoğrafın büyücüsü: Aykan Özener
Savaş karşıtı eylemlerin fotoğrafçısı: Hüsnü Atasoy
Uras: Desteği için Baykal’a teşekkür ediyorum!
‘AKP’yi sola karşı yaratanlar yok edecek’
Muhabirlerin telifle çalıştırılması yasalara aykırı’
Yeşiller bağımsızları destekleyecek
Türkiye sağlık turizminde atakta
‘Hayallere tanık olmak istedik’
‘İngiltere’de işkence yaptılar…’
Akın Birdal: CHP Kürt sorununu unuttu
‘Düşünceye militarizm de engel…’
Boyalı bank nöbetini terkeden ‘sosyalist’ asker
‘Kategorizesiz bir dünya hayalim’
‘Toplumsal varlıklar elimizden kayıp gidiyor’
Ermeni tarihçi: Asıl sorumlu emperyalizm
Hırant Dink: Ruh halimin güvercin tedirginliği
‘Vicdansızlığın İslamcısı, solcusu olmuyor…’
‘İsrail bir devlet değil, bir projedir’
Orhan Suda: Yaşasın edebiyat
Türkiye’nin Papa’ya sormayı unuttukları!
‘Sol hareketin çoğu kapitalizmin versiyonu’ VIII
‘Yurtseverlik karşılıksız ve zararlı bir taktik’VII
‘İslamcılar’la flörtü kaygıyla izliyoruz!’ VI
‘Türkiye’de antiemperyalist islami hareket hayal’ V
Liberal ve milliyetci savrulma yaygınlaştı IV
‘Siyasal İslam’la isbirliğine gitmeliyiz’ III
Dünya solu karamsarlığı attı II
‘Emperyalizme kurşun sıkanlar müttefikimdir’ I
Hayalet yazar Hüdai Nabit
Çitlembik ağacıyla söyleşi
‘Çocuğa şiddet, çok yaygın’
İran PKK’yi neden bombalıyor?
Serdar Denktaş: Mal mülk davaları en zor sorun
‘Kıbrıs’ta kısa dönemde çözüm olmaz’
Tayvanlı yazardan ‘Sıcak bir öpücük’
Merve Kavakçı: Dini bir mesele
Perinçek: MHP tabanını dışlayarak solculuk yapılmaz!
‘Tek dileğim iki dengeli bir dünya…’
‘Beni en çok korkutan: Google’
‘Sorunumuz Yahudiler’le değil, siyonizmle’
O bir ‘peynir avcısı’
‘Çernobil’den ders çıkarmadık’
Bir kültür taşıyıcısı: Aydın Çukurova
Afşar Timuçin ile insana dair ne varsa…
12 Eylül iddianamesine ne oldu?
Akın Birdal: Evren yargılanmalı
Hitler ile söyleşi…
‘Baş örtüsünü ilk kez Sumerliler taktı’
Türk solu titreyip kendine gelmeli’
‘Hepten pusulasız olmadığımız kanaatindeyim…’
‘Siyasi güç, her zaman kendi hukukunu yaratır’
ABD işdünyasında çöküş…
‘ABD Anayasası Patara’dan’
Çocuklar öldürülmesin!
‘Bir Gün Mutlaka’
‘Derin devlet sorunları çözmek istemiyor’
Kaş’taki gözyaşı
‘Son 15 yılda bilinçte sıçradık’
Piref. H. Ökkeş ile ‘dörtköşe’ sohbet…
Sorgun Ormanı’nı kurtaralım
Devrim Bize Yakışırdı!
G-8 protestosundan gözlemler…
Başkalarının hayalleri…
Hurafeler gölgesinde Gelibolu…
Çokuluslu tekellere karşı ‘Adil Ticaret’
Kuzey çikolata, Güney ekmek derdinde
Fokları, katliamdan kurtaralım!
Nükleer denemelerin faturası: Doğal felaketler
İsrail dünyanın 6’ncı büyük nükleer silahına sahip!
Çocuk İşçiler
Türkiye’de de nükleer silah istemiyoruz!
Faşizm neden Almanya’da kök saldı?
Demirel davasında tekelci medya da suçludur


        

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

19 − seventeen =