Küresel kriz ve Roubini’nin kusursuz fırtınası üzerine

Küresel kriz ve Roubini’nin kusursuz fırtınası üzerine

0
PAYLAŞ

Değerli okurlar bu sefer köşemde bir değişiklik yapmak ve günümüzde çok tartışılan küresel kriz konusunda ‘Emekçi Hareket Gazetesi’ nin benimle yaptığı röportajı köşemde sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü küresel kriz öylesine önemli bir olgu ki ve ayrıca hepimizin hayatını çok yakından ilgilendiriyor. Umuyorum ki bir akademisyen olarak mesleki bilgilerimle yaptığım bu analiz sizlere içinde bulduğumuz küresel krizi anlamada farklı bir açılım sunacaktır…

Emekçi Hareket Gazetesi: Söyleşimize güncel bir tartışmayla başlayalım isterseniz; Ekonomist Nourel Roubini, potansiyel büyük ekonomik sorunların, 2013’te ”kusursuz fırtınaya” yol açabileceğini söylüyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz; Türkiye’nin de bu küresel fırtınaya yakalanabileceğini öngörür müsünüz?

Farklı ülkelerde farklı süreçlerde ve farklı zamanlamalarla ortaya çıkan irili ufaklı bir takım krizler yaşanıyor günümüzde… Örneğin Türkiye 2000’li yılların başından ortalarına kadar yaşadı bu krizi, şu an toparlanmış gibi görünüyor ama ben bunun da yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Nedenine sonra geleceğim. Bu arada Türkiye’de biraz istikrar sağlanırken Avrupa ülkelerinde kriz peş peşe patlak vermeye başladı; Yunanistan, İtalya, Portekiz şu an bu süreci yaşıyor. Bu sistemin en belirleyici gücü olarak Amerika’nın da son yıllarda sürekli ama ivmesi inişli çıkışlı bir durgunluk ve kriz içinde olduğu biliniyor. Çin’de, Japonya’da da durum pek parlak değil. Resmin bütününe baktığımızda ise, yani bütün bu ekonomileri tek bir dünya sistemi, kapitalist sistem olarak düşündüğümüzde buradaki olguyu ülke bazında küçük krizlerle atlatılabilecek bir durum olarak değil bütün olarak kapitalist sistemi bekleyen büyük bir krizin artçıları olarak yorumlamak daha doğru olur. Bu anlamda Türkiye’de doğal olarak bu büyük krizden etkilenecektir; hatta bu büyük krizi beklemeye bile gerek yoktur; şu anki cari açıkla, üretmeyen, istihdam yaratmayan, sadece özelleştirme ve borçlanma yoluyla kendini finanse ederek ayakta kalabilen bir ekonomik yapıyla Türkiye’nin krize girmemesi mümkün değildir… Bunun Roubini’nin kapitalizm için öngördüğü küresel krizden daha önce olacağını düşünüyorum ben… Roubini’nin bahsettiği ‘kusursuz fırtına’ ise küresel bir krizdir; hiçbir ülkenin bu krizden kaçınması mümkün değildir; bütün dünya birden tutulacaktır o kusursuz fırtınaya… Kusursuz olduğu için belki, kapitalizmin son krizi de olabilir bu… Sonuç olarak başa dönersek Roubini’in bütün olarak kapitalizmin son 75 yılın derin resesyonundan büyük yaralar aldığı ve tek tek ülke bazında zayıflayan ekonomilerin bir araya toplanmasından kaynaklanan global zayıflıkların ‘kusursuz bir fırtına’ ya yol açacağı yorumu bana da akla yatkın geliyor. Çünkü daha bir kriz tam atlatılamadan bir yenisi yaşanıyor; o kadar sıklıkla tekrarlanmaya başladı ki bu kriz süreçleri, sisteme soluk aldıracak, mevcut sorunların en azından bir kısmını çözecek düzenlemeler daha yapılamadan eski sorunların üstüne başka sorunlar ekleniyor. Roubini’nin dediği gibi bu sistemde gittikçe büyüyen zayıflıkların birikime yol açıyor. Bu birikimin bir gün patlamayla sonuçlanmasını öngörmek sizin için de zor olmasa gerekir. Burada önemli olan bu kusursuz fırtınanın nasıl olacağı değil bana göre, bu fırtınanın, bu büyük krizin neye mal olacağı, beni ilgilendiren kısmı bu; Böylesi büyük bir krizden sonra kapitalizmin hala ayakta kalıp kalamayacağı; kalamazsa gelecekte nasıl bir sistemin insanlığı beklediği… Bu konuda tahmin yürütebilmek için olaylara biraz da kuramsal bakmak gerekiyor. Yani kapitalizme alternatif üretmeye çalışan kuramların bu konudaki öngörülerini yeniden gözden geçirmekte fayda var. Bu şekilde ancak kapitalizm eğer bir gün dönüşecekse nasıl bir sisteme dönüşeceği konusunda sağlıklı bir fikir yürütmek mümkün olabilir. Biz Marksistlere bu konuda önemli sorumluluklar düşüyor, alternatif bir sistemi biz üretemeyeceksek kim üretecek ki; bugünün kapitalistleri mi? Olabilir neden olmasın ama bunun sosyalizm olmayacağı açıktır; Eğer gelecekteki sistem gerçekten Marks’ın öngördüğü gibi sosyalizm olacaksa bu dönüşümün öncüsü şüphesiz yıllarca bu görüşü savunmuş, bunun mücadelesini vermiş Marksistler olmalıdır…

Emekçi Hareket Gazetesi: Kuramsal yaklaşım dediniz de , ‘Kapitalizm ve Yoksulluk’ adlı kitabınızda bu konuda Fransız Düzenleme Kuramı üzerinde çok duruyorsunuz. Bu kuramın incelediği önemli kategorilerden birisinin de Kriz olduğunu söylüyorsunuz. Hatta kitabınızda düzenleme kuramı çerçevesinde kapitalizmin dönemsel krizlerini tek tek inceliyorsunuz? Peki Düzenleme Kuramına göre bugünkü krizi nasıl açıklarsınız?

Düzenleme Kuramı diğer Marksist kuramlar gibi kapitalist krizlerin kar haddindeki düşme eğiliminden kaynaklanabileceği gerçeğini kabul ediyor ama kar haddindeki düşme eğiliminin krizi yaratan neden mi yoksa kriz sonucu ortaya çıkan bir etken mi olduğu konusundaki belirsizliğin de farkında olduğu için daha net, daha somut, uygulanabilirliği kolay bir kriz analizine başvuruyor. Üstelik bu Marksist olmayan kuramcıların da zaman zaman kavramsal argümanlarını kullanabilecekleri kadar da pratik bir kriz tahlilini içeriyor. Yöntem çok basit; materyalist felsefenin ‘alt yapı üst yapıyı belirler’ ön kabulüyle iki temel kavram kullanılıyor; ‘Birikim Rejimi’ ve ‘Düzenleme Tarzı’. Burada Birikim rejimi üretim ilişkilerini, yani alt yapıyı, Düzenleme Tarzı ise birikimin istikrarlı bir şekilde sürmesini sağlayan her türlü kurumsal düzenlemeleri, ilişkileri, sosyokültürel yapıları, yani bütün olarak üst yapıyı temsil ediyor. Birikim Rejimi ve Düzenleme tarzının birbiriyle uyum içinde olduğu dönemler istikrar dönemleri; uyumun bozulduğu süreç de kriz olarak ele alınıyor. Yani üretim ilişkileri ve sermaye birikim rejiminin koşullarına uygun düzenlemeler yapıldığı sürece ki bu düzenlemeler her türlü kurumsal değişiklikleri, hukuk sisteminin, eğitim sisteminin değişimini, yeni koşullar ve yeni ilişkilere adaptasyonu sağlayacak her türlü düzenlemeyi içerebiliyor; işte bu düzenlemeler birikim rejiminin değişen koşullarına uyum sağladığı sürece sermaye birikimi sorunsuz devam edebiliyor ve sistem istikrar içinde işleyebiliyor; ama ne zaman ki birikimin koşulları değişir eski düzenleme tarzıyla yeni birikim rejiminin koşulları uyumsuz hale gelir sermaye birikimi kesintiye uğrar ve sistem krize girer. Kriz dönemleri bu anlamda geçiş dönemleridir; kapitalizmin bir safhasından diğerine geçişindeki ara dönemlerdir; Birikim rejiminin değişen koşullarına uygun yeni düzenlemeler gerçekleşene kadar da kriz devam edecektir. Birikim Rejimi ve Düzenleme Tarzı tekrar birbirine uyumlu hale geldiğinde ise kriz atlatılacak ve yeni bir istikrar dönemi başlayacaktır. Burada sorun alt yapıdaki yani üretim ilişkilerindeki değişimin çok hızlı olması, buna karşın birikim rejiminin gereklerini karşılayacak düzenlemelerin ise çok daha yavaş gerçekleşmesidir. Çünkü insanların inançlarını, gelenek ve alışkanlıklarını değiştirmek, hukuk sistemini, eğitim kurumlarını, sosyokültürel yapıyı yeniden şekillendirmek, altyapıdaki teknik bir değişiklik kadar basit değildir; bazen yıllarca sürebilen çok sancılı bir süreçtir. Kriz dönemleri aynı zamanda insanlığın en zor dönemlerine denk gelir bu yüzden. Hele günümüzde alt yapı ve üretim ilişkilerindeki değişim hızı öyle bir hal aldı ki, daha bir değişimin düzenlemesi yapılamadan ardından bir yenisi, bir yenisi gerçekleşiyor. Bütün dünyada üretimin, ticaretin, pazarlamanın koşulları, biçimi her an farklılaşıyor, yeni bir icat çıkıyor; yeni tüketim kalıpları, yeni teknikler, yeni ürünler hızla gelişiyor, üretim ilişkileri üretimin örgütlenme biçimi sürekli değişiyor. Bu değişime uygun düzenlemeler, gelenek, görenek, sosyokültürel yapı, eğitim, hukuk bir anda yapılandırılamıyor, ancak zaman içinde gerçekleşebiliyor. O güne kadar öğrenilen her şeyi sil baştan yapan bir alt yapıya karşın yeni düzenlemelere adaptasyon eski düzenlemelerin tamamı yok olmadan ama yeni düzenlemelerin hakim olması halinde ancak başarılı olabiliyor. Düzenlemeler doğru zamanda ve iyi yapılamadığında ise önce küçük krizler sonra da sistemde biriken sorunlardan dolayı büyük krizler ortaya çıkıyor. İnternetin hayatımıza girmesini ele alalım örneğin; İnternetin günlük yaşamımıza girmesi, bütün kurumların sistemin buna adaptasyonu, toplumun buna uyumu öyle şıp diye gerçekleşmemiş zaman almıştır; hala internetten haberi olmayan ülkeler, interneti kullanamayan insanlar vardır. Bugün sanal ortamı denetleyecek yasal düzenlemeler hala tam olarak gerçekleştirilememiştir. Bu arada internetin hayatımızdaki önemi her geçen gün artmış, üniversitelerde, bütün eğitim sistemi ve diğer kurumlarda bilgisayarlı sisteme geçme gerekliliği doğmuş, bütün kurumsal yapı ve oluşumların internet gerçeğine göre yeniden yapılandırılması zorunlu olmuştur. Üretim ilişkileri ve sermaye birikim rejiminde bu şekilde hızlı bir değişim gerçekleşirken ve küreselleşme sayesinde bu değişim bütün dünyaya aynı anda yayılırken her ülkenin bu sürece uyum sağlaması farklı olmaktadır. Her ülke kendi gelişmişlik düzeyi ve toplumsal yapısına göre farklı bir uyum süreci yaşamaktadır. En gelişmiş ülkelerde bile bu uyum süreci çok zor, çok sancılı geçmektedir. Bu yüzden yerel krizler kadar küresel bir kriz de kapitalizm için kaçınılmazdır. Düzenlemeleri yapılamadıkça mevcut sorunlara sürekli yenileri eklenmekte, ekonomideki zayıflıklar Roubini’nin açıkladığı şekilde sistemde birikim yapmaktadır. Bu birikimi azaltacak önlemler bir an önce alınmaz gerekli düzenlemeler yapılamazsa yine Roubini’nin ifade ettiği‘kusursuz fırtına’ bizden çok uzakta değildir…

Emekçi Hareket Gazetesi: Bu konuda gerekli düzenlemeler neden gerçekleşememekte ‘Kusursuz Fırtına’ya doğru giden bu süreç neden kontrol altına alınamamaktadır?

Bunun yanıtı yine yukarda anlattığım sebeplerdir, yani alt yapıdaki baş döndürücü değişim hızına karşılık gelen düzenlemelerin uygun zamanda yapılamaması, hatta birçok sorunun tam çözümlenemeden bırakılması, sistemde kronikleşen, derinleşen zayıflıklar yaratıyor. Örneğin işsizlik, gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluğun, eşitsizliğin önlenemez şekilde artması ve küresel ölçekte yaygınlaşması bütün bunlar bugünkü kapitalist sistemin kronikleşen sorunlardır. Üretim ilişkileri yani birikimin koşulları öyle hızlı değişmektedir ki sadece son 20 yıl içindeki değişim ve bilgi birikimi dünyanın kuruluşundan bu yana gerçekleşen bütün bilgi birikiminden daha fazladır… Ve bu hız her geçen gün de artmaktadır. Birikim rejiminin yeni koşulları ile düzenleme tarzları arasındaki mesafe her geçen gün açılmaktadır. Bu hızlı değişime uygun düzenlemelerin yapılabilmesi gittikçe imkansız hale gelmektedir. İşte bu düzenlemelerin yapılamaz hale gelişi ve sorunların sürekli birikmesi dünyanın her yerinde ülkesel ya da bölgesel olarak irili ufaklı krizlere yol açmaktadır; sistemin zayıflıkları ve zaafları arttıkça krizlerin boyutu ve tahribat gücü de artmaktadır. Sonuçta bütün olarak düşünüldüğünde kapitalizmin kendisi sorunlu bir sistemdir ve büyük bir hızla Roubini’nin Kusursuz Fırtınasına doğru sürüklenmektedir.

Emekçi Hareket Gazetesi: Bütün bu anlattıklarınızı somutlaştırabilir misiniz? Yani günümüzde yaşanan krizlerden yola çıkarak, krizlerin daha çok hangi sebeplere dayandığı, hangi sorunlar için hangi düzenlemelerin yapılamadığı; biriken sorunların neler olduğu konularını biraz daha açabilir misiniz? Mesela Avrupa’daki krizden yola çıkarsak, AB ülkeleri son zamanlarda borç krizinden çıkış yolu olarak kemer sıkma yöntemlerine başvuruyor. Yunanistan’dan sonra İtalya’da da benzer bir durum yaşanıyor; kısacası krizden çıkış için baş vurulan yöntemler bütçe ve maaş kesintilerinin ötesine geçmiyor. Bu tür önlemler sizce işe yarar çözümler midir?

Kapitalist sistemi kendi argümanları ile ele aldığımızda, neo-liberalist bakış açısıyla üretilen çözümler tabii ki sermaye yanlısı olacaktır. Böyle olduğu için de sistemin çelişkileri gerçekten hiçbir zaman giderilemeyecek aksine her geçen gün büyüyecektir. Sermaye mecbur kalmadıkça elde edeceği artı değerden taviz vermek istemeyecektir: krizin bütün maliyetini üretici kesime yani emekçilere ödetmek isteyecektir. Neo-liberalizm her şeyi pazarlanabilir, mübadeleye konu olabilir hale getirmiştir. Üretmek yerine mevcut olanı satmak, kamuya ait olanı sermayeye aktarmak bugünün kapitalizminin kendini yeniden üretme biçimidir. Bilinçsizce tüketilen, yok edilen doğa, insan, yaşam aslında kapitalizmin kendi bindiği dalı kesmesi demektir. Üretimden vazgeçmek, spekülatif kazançlara yönelmek, istihdamı önemsememek, emeğin gelirden aldığı payı sürekli azaltmak, yoksulluğu ve işsizliği küresel ölçekte yaygınlaşan olgular haline getirecek şekilde kronikleştirmek, bütün bunlar geri dönüşü olmayan ve belki de bu yüzden kapitalizmi kendi intiharına sürükleyen sorunlardır. Kapitalizmin en önemli çelişkisi üretimi gerçekleştiren emeğin üretim araçlarının sahibi olmamasından kaynaklanmaktadır. Emeğin kendi ürettiği zenginlikle kendisini sermayenin boyunduruğu altına sokmasıdır. Bu arada kapitalizmin kendini yeniden üretmesinin olmazsa olmaz koşulu olan üretimin gerçekleşmesi sorununun tek çözümü de yine sömürü oranı arttıkça alım gücü azaltılan, tüketim olanakları kısıtlanan emek kesimidir. Bu noktada yine kapitalistler emeğin alım gücünü sürekli azaltarak kendi bindikleri dalı kesmektedirler. Kredi sistemi ve borçlandırma yolu ile bir süreliğine sistemde üretilen mal ve hizmetlerin satış sorunu yani gerçekleşme sorunu ertelenebilmektedir belki ama bu hiçbir zaman büyüyen sorunları kökten çözememekte aksine derinleştirmektedir. Borçlanma, borçlanarak harcama kapasitesini arttırma, istikrar ve sağlıklı bir gelişme için sürdürülebilir bir çözüm yolu değildir. Kalıcı bir çözüm için üretim ve istihdamın mutlaka arttırılması gerekir; sanal olarak sürekli büyüyen ekonominin bir karşılığının olması gerekir. Aksi taktirde Amerika’daki mortgage krizinde olduğu gibi kapitalizmin kendisi sistem olarak bir balona dönüşecek ve balonun patlaması halinde toparlanılması mümkün olmayacak bir çöküş gerçekleşecektir. Borçlanmayla sürdürülen büyümede borçların artık ötelenemeyen noktaya gelmesi durumda sonuç iflastır. Bu kişiler için geçerli olduğu gibi ülkeler için de geçerlidir. Para bulma kaynakları kesilen borçlu kişilerin hele bir de başka gelirleri de yoksa iflas etmeleri kaçınılmazdır. Yunanistan’ın çöküşü ve iflası bunun bir örneğidir; herkesin AB gibi bir kurtarıcısı yoktur arkasında. AB kendisi çöküşe gittiğinde onu kim kurtaracaktır; ya ABD’yi, bu senaryoların bir gün gerçekleştiğini belki biz göremeyeceğiz ama sistemin Kusursuz bir fırtınaya mı sürüklendiği yoksa mucizevi bir kurtuluşla yeniden küllerinden mi doğacağını bir gün tarih kaydedecektir. Krizden çıkmak için kemer sıkma politikaları bir işe yarayacak mıdır diye sormuştunuz sanırım; tabi ki yaramayacaktır; bunlar geçici çözümlerdir ve gelişme ve refah sağlamanın aksine insanları daha da yoksullaştırarak alım güçlerini azaltacak, ekonomiyi daha da daraltacaktır. Toplumda gelir dağılımındaki uçurumlar derinleştikçe ve krizin bütün maliyeti emek kesimine yüklendikçe, emek talep yaratama özelliğini de kaybedecektir. Bunun sonucunda kapitalizm bir kez daha belki 1929 krizine benzer şekilde çok ciddi bir yetersiz talep krizine, yani‘gerçekleşme sorunu’ ve ‘sermayenin değersizleşmesi’ sürecine girecektir…

Emekçi Hareket Gazetesi: Son olarak günümüzde tüm ekonomik, sosyolojik sorunların çözümünün anahtarı, tüm finansal dertlerin devası olarak sunulan, çok elzem görülen ekonomik büyümeyi nasıl tanımlıyorsunuz? Ekonomik büyüme zenginleşmenin, zenginleşme de sorunların çözümünün, kalkınmanın anahtarı sayılıyor ve Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) ile ölçülüyor. bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir? Ekonominin büyümesi yani GSYH’nın artması ekonomik kalkınmayı ölçmek için doğru bir araç mıdır? Yine aynı bağlamda devam edersek ekonomik büyüme gerçekten tüm insani ve toplumsal sorunların çözümünü içerebilir mi? Örneğin insanca yaşam için ve refahın toplumda adil dağılımının önündeki en önemli engellerden biri olan işsizlik sorununun giderilmesinde ‘ekonomik büyüme’ bir çözüm olabilir mi? Ya da tam tersi mi geçerlidir; yani büyüme ve işsizlik hatta yoksulluk birlikte olabilir mi? Çünkü görüyoruz ki onca büyümeye, onca “zenginleşmeye” rağmen yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan insanların sayısı çığ gibi artıyor günümüzde. Büyüme sadece yoksulluk ve eşitsizlikle birlikte olmuyor aynı zamanda doğanın ve çevrenin tahribatı pahasına da gerçekleşiyor? Böyle bir büyüme sizce insani ve sürdürülebilir bir büyüme olabilir mi?

Ekonomik büyüme en genel tanımıyla üretimde ve kişi başına düşen milli gelirde gerçekleşen artışla beraber ekonominin üretme ve harcama kapasitesinin genişlemesidir. Önemli olan üretim ve tüketim hacmindeki bu genişlemenin birlikte ve dengeli bir şekilde olmasıdır. Ama bu şekilde dengeli büyüme genellikle gelişmiş ekonomilerde mümkün olabilmektedir. Türkiye gibi aşırı borçlanan ve cari açığı sürekli artan ülkelerde ise bu genişleme daha çok harcama kapasitesinde tek yönlü artış şeklinde gerçekleşmektedir. Türkiye’de milli gelir hesaplamalarında elde edilen oranlar esas olarak harcamalar yöntemiyle elde edilen oranlardır; yani veriler üretim üzerinden değil tüketim üzerinden hesaplanarak elde edilmektedir. Aynı oranlar üretim üzerinden hesaplandığında ortaya bambaşka veriler çıkmaktadır. Bu durum üretim ve tüketim oranları arasındaki uçurumu arttırmaktadır. Bu arada tüketimin niteliğine bakarsak tüketim daha çok ithalata yöneliktir ve buna izlenen yanlış politikalar da eşlik ettiğinde böyle bir büyüme ekonominin üretim kapasitesini daraltan, istihdamı olanaklarını azaltan dolaysıyla işsizlik ve yoksulluk sorununu da beraber getiren bir büyüme olmaktadır. Sorunuza dönersek hayır büyüme her zaman kalkınma ve refah artışı anlamına gelmemektedir; aksine eğer bu yukarda bahsettiğim gibi dengesiz bir büyümeyse yarattığı zenginlik tek yönlü olacak, yoksulluk ve işsizlik sorunu ise daha da artacaktır. Türkiye böyle büyüyen bir ülkedir. Kişi başına milli gelir artışının yüksek görünmesi bu durumda hiçbir şey ifade etmemektedir; Kişilerin yaşam standardında bir gelişme olmadığı sürece, gelir dağılımındaki adaletsizlikler giderilmediği sürece büyüme kısa vadede sermayeye hizmet eden ama uzun vadede sermaye de dahil bütün ekonomiye zarar veren bir olgu haline gelecektir. Ekonominin büyümesi yani kişi başına milli gelirin artması ekonomik kalkınmayı ölçmek için doğru bir araç mıdır, buna da cevabım değildir olacaktır. Bu aslında kalkınma olgusuna nasıl baktığınızla ilgilidir bir şeydir. Kalkınmanın geçmişteki algılanma şekliyle bugünkü algılanma şekli çok farklıdır. Bu konuda; ‘ekonomik verilerin büyüdüğü bir kalkınma mı yoksa insani bir kalkınma mı’ sorusu, bugünkü kalkınma anlayışının eski anlayıştan farklılığını ortaya koymak için başvurulması gereken temel sorudur; ama dikkatinizi çekerim uygulamada olan, günümüzde geçerli olan insani bir kalkınma değildir; insani kalkınma idealize edilen, insanlığın geleceği açısından sürdürülebilir kabul edilen kalkınma anlayışıdır. Eğer kalkınmaya ekonomik verilerle ölçülen bir olgu olarak bakarsanız evet büyüme ve kalkınma günümüzde birbirini tamamlayan iki kavram gibi kullanılmaktadır; ama burada insani ve sürdürülebilir bir kalkınmadan bahsediyorsak, böyle bir kalkınmayı ekonomik verilerle ölçmeniz mümkün değildir; işin içine çok sayıda farklı kriterler girer bunun için. Sosyolojik özellikler; sosyokültürel olgular; yaşam tarzları; eğitimde ve kendini geliştirmede fırsat eşitliği; düşünceyi açıklama ve kendini ifade etme özgürlüğü; ırkçılığın, ayrımcılığın olmadığı bir dünya; sosyal haklarımızın korunduğu, sağlıklı bir şekilde kendimizi yeniden üretmemizi güvence altına alan çağdaş bir hukuk sisteminin varlığı; doğayı ve çevreyi tahrip etmeden, bugünkü yaşamla birlikte gelecekteki yaşam da düşünülerek yapılan bir üretim biçimi ve üretim ilişkilerine bütünlükçü bir bakış açısının olması; insanlığın, insana verilen değerin tüketilen metalarla, sahip olunan maddi değerlerle değil düşünce yapısı ve insani duruşlarla ölçüldüğü farklı bir kalkınma anlayışıdır insani kalkınma anlayışı. Yani insanlık için ideal olan, evrensel kabul edilen ama kapitalizm için sürdürülmesi mümkün olmayan bir anlayıştır bu. Bugün pratikte geçerli olan hala ekonomik verilerle ölçülebilirliği iddia edilen eski anlayıştır. Çünkü kapitalizm kendisi eşitsizlik ve adaletsizlik üreten ve bununla beslenen bir sistem olduğu için insani ve sürdürebilir olması mümkün değildir. İnsanı tüketen, doğayı tüketen, bütün olarak yaşama zarar vererek var olabilen bir sistem zaten nasıl sürdürülebilir olabilir ki… Sonuçta dünyada hiçbir sistem sonsuza kadar sürmemiştir, sürmeyecektir de… Feodalizm 900 yıl yaşadıktan sonra çökmüştür; oysa kapitalizm daha 200’lü yaşlarındadır ve son bulmak için daha genç bile sayılabilir. Ama kendi sonunu getirecek azrailini içinde taşıdığı sürece, yani onda o doymak bilmeyen kazanma hırsı ve durmak bilmeyen rekabet güdüsü olduğu sürece, bu iki etken bir zamanlar nasıl onu güçlendiren, büyüten etkenler olmuşsa, sonunda onu yok eden ve çöküşünü hazırlayan da yine o iki etken yani KAR HIRSI VE REKABET GÜDÜSÜ olacaktır…

Yrod.Doç.Dr. Çiğdem Şahin
İ.Ü. İktisat Fakültesi

BİR CEVAP BIRAK